"Kokunu özledim."

3445 Kelimeler
Otelin lobisinden içeri adım attığında, bakışlarını hızlıca etrafında gezdirdi Selman. Dila’nın Ekrem denilen o sevimsiz zibidiyle ne işi olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama burnuna hiç iyi kokular gelmiyordu. Ekrem’i hiçbiri sevmezdi ama şimdiye kadar karşı karşıya gelmelerine neden olacak bir şey de yaşamamışlardı. Yine de Kemal’in bu kadar endişelendiği başka bir anı, en son ne zaman yaşadıklarını hatırlamıyordu. Dila’nın Ekrem’in yanına geldiğini öğrendiğinden beri telaştan kendini kaybetmiş gibi davranıyordu. Kemal’in neyden bu kadar korktuğunu bile bilmediğini fark ederek sıkıntıyla iç çekti. Gerçi Kemal hep böyleydi, tüm yükü bir başına sırtlanır, kimseye şikâyet etmez, kendi kendine sessizce dertlenirdi. Onun doğruca asansörlere yöneldiğini fark ederek şaşkınca kaşlarını çatarken, köşedeki koltuklardan birinde oturan kadını görünce adımlarını durdurdu. Dila’nın Fransa’dan gelen arkadaşını, geçen gün kadın Kemal’i ziyarete geldiğinden uzaktan şöyle bir görmüştü. Şimdi burada olduğunu görünce, nedense içi biraz olsun ferahlamıştı. Dila’nın, Ekrem’le buluşmaya tek başına gelmemekle akıllılık ettiğini düşünerek gülümserken Kemal’e seslendi. Adamın, merakla kendisine çevirdiği bakışlarına cevaben kaşlarıyla Blanca’yı işaret etmekle yetindi. Kemal, kadının oturup tasasızca caddeden gelip geçenleri izlediğini fark ederek gözlerini devirmemek için kendini zor tutarken elini cebine attı. Ekrem Taşkın’ın şehirdeki tüm otellerinde daimi bir süitinin bulunması galiba ilk kez işine yarayacaktı. Otelin daimi müşterilerine verdiği gümüş maskotu parmaklarının arasında çevirirken “Ben yukarı çıkıyorum,” dedi hızlıca. Ardından, odasının bulunduğu katı ve oda numarasını söyledikten sonra “Blanca’yı sen getirirsin.” Selman, vereceği cevabı beklemeden hızlı adımlarla asansöre yürüyen adamın arkasından bakakalırken, kaşlarının şaşkınca çatılmasına engel olamadı. Kemal böyle tasasızca yukarı çıkabildiğine göre anlaşılan bu otelin devamlı müşterileri arasındaydı. Adam hakkında bilmediği daha kim bilir nelerin olduğunu düşünürken, sıkıntıyla iç çekti. Tüm bunların ne anlama geldiğiyle ilgili herhangi bir fikir yürütemiyordu. Sanki ortada yalnız Dila ile Kemal’in bildiği bir sır vardı ve geriye kalan herkes, olan bitenden habersiz bir şekilde onların peşinden savrulup duruyordu. Bu düşünce canının sıkılmasına neden olurken, derin bir nefesle omuzlarını geriye iterek duruşunu dikleştirdi. Ali Kemal Barut, onun için kardeşten öteydi ve can dostu için her türlü tehlikeye gözünü bile kırpmadan atılırdı. Blanca’nın olduğu tarafa doğru hızlı adımlarla yürüyerek sesini duyurabileceği kadar yaklaştığına kanaat getirdiğinde “Bonjour,” diye seslendi. *Merhaba. Şaşkınca kendisine dönen kadının, kim olduğunu anladığında kaşlarını kibirle havalandırarak “Merhaba,” diye karşılık vermesi üzerine usulca gülümsedi. Blanca’nın gayet düzdün bir Türkçe ile verdiği karşılık, dudaklarının beğeniyle bükülmesine neden olurken, neredeyse kusursuz bir aksanla “Donc tu connais le Turc,” diye cevap verdi. *Demek Türkçe biliyorsun. Blanca, yüzünün güzelliğini vurgulayan kibar bir gülümsemeyle ayağa kalkarak “Babam Türk,” diye cevap verdikten sonra Selman’a elini uzatıp kendini tanıttı. “Blanca.” Selman, kadının tokalaşmak için uzattığı eli kavrarken yakışıklı bir gülümsemeyle cevap verdi. “Biliyorum.” Blanca, tokalaşmaları sona erdiğinde elini çekerek kısa bir an, karşısındaki adamı alıcı gözle tepeden tırnağa süzdü. Kemal’i ziyaret ettiği gün, bu adamı da gördüğünü hatırlıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, böylesine yakışıklı bir adamı unutması mümkün değildi. Güzide’nin yanındaki adamın Nasuh olduğunu da o gün öğrenmişti. Dolayısıyla bu yakışıklı adamın Selman olduğunu tahmin ediyordu, Dila hepsini o kadar çok anlatmıştı ki görür görmez her birini tanımasına şaşırmıyordu. Adamın yakışıklılığı düşüncelerinin yeniden odak noktası olurken gülümseyerek göz göze gelmelerini sağladı. “Sen de Selman olmalısın.” Selman şaşkınca gülümserken durduğu yerde heyecanla yaylandı. “Nerden anladın?” Blanca, Selman’a çapkın bir gülümseme gönderirken, ona doğru hafifçe eğilerek gizemli bir tavırla göz kırptı. “O da benim sırrım olsun.” Selman, hızlıca etrafı kolaçan ederken “Öyle olsun,” diye mırıldanmakla yetindi. Ardından bakışlarını yeniden Blanca’ya çevirdiğinde, kaşlarını durumun ciddiyetini anlatmak istercesine havalandırarak nazikçe kadının kolundan kavradı. “Ama şimdi benimle gelmen gerekiyor.” Blanca, kolunu kavrayan elden hiç rahatsız olmamış gibi tamamen adama döndü. “Neden?” “Kemal, Dila’nın Ekrem’le konuşmaya gelmesinden dolayı biraz endişeli.” “Neden?” Selman, kadının sabırsızca göz devirerek yeniden aynı soruyu tekrarlandığını işitince, elinde olmadan tatlı bir gülümsemeyle Blanca’ya yaklaştı. Sesini sır verir gibi alçaltırken, başını kadının kulağına iyice yaklaştırarak fısıldadı. “Söz konusu Dila olduğunda, Kemal’in mantıklı kararlar vermesini beklemiyoruz.” Blanca, teninde gezinen nefesin ürpertici etkisinden son derece hoşnut olmasına rağmen, kendini geri çekerek gözlerini Selman’ın gözlerine kaldırdı. “Dila tehlikede olabilir mi?” Selman bakışlarını yere indirirken sıkıntıyla dişlerini sıktı. “Bilmiyorum.” “Gidelim o halde.” Adamın, aniden kendisine çevirdiği şaşkın bakışlarına karşılık kaşlarını meydan okurcasına kaldırdı. “Arkadaşımın tehlikede olma ihtimali kayıtsız kalamam.” Adam, kadının söylediklerinden sonra rahatlayarak gülümserken onu asansörlerin olduğu tarafa doğru yönlendirdi. “Beni uğraştırmadığın için teşekkürler.” Blanca sessiz bir gülümsemeyle adımlarını Selman’ın hızlı adımlarını uydurmaya çalışarak sonunda asansörden içeri girdiğinde, bakışlarını adama çevirdi. Gidecekleri katın düğmesine bastıktan sonra kendisine döndüğünde onunla göz göze gelerek “Bilmen gereken bir şey var,” diye cevap verdi. Yüzünde beliren gizemli gülümseme, Selman’ın heyecanlandığını hissederek dudaklarını sıkıca birbirine bastırmasına neden olurken, adama doğru büyük bir adım atarak saçlarını itinayla kulağının arkasına sıkıştırdı. Bu hareketi, kokusunun yoğun bir biçimde asansörün içine dağılmasını sağlarken, adamın belirgin bir şekilde yutkunduğunu fark ederek gülüşünü dişlerinin arasında usulca çevirdi. “Kuru kuruya teşekkür edilmesinden pek hazzetmem.” Selman bir kez daha yutkunduktan sonra hafifçe kısılan tarazlı bir sesle cevap verdi. “Teşekkür etmek için daha iyi bir yol bulmaya çalışırım.” “Memnun olurum.” İnecekleri kata geldiklerinde hızlıca asansörden çıkarak Kemal’in söylediği odayı bulmak için koridor boyunca yürümeye başladılar. Sonunda doğru odanın önüne geldiklerinde, kapıyı hafifçe tıklatarak, beklerken hızlıca Blanca’ya kaçamak bir bakış attı Selman. Gerçekten Kemal’in ne için bu kadar telaş yaptığını bilmiyordu ve geçip giden her saniye ihtimaller hem çoğalıyor hem de giderek kötüleşiyordu. Saim Kırcalı’nın düşündüğünün aksine, Sinan Kırcalı’nın Kemal’in sebep olmadığını düşünüyordu. Eğer Saim Kırcalı’nın düşünceleri doğruysa da Kemal’in bunu yapmak için esaslı bir sebebi olduğunu ama dürüst olmak gerekirse, adamın ölümünden sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Üstelik Kemal için daha zor olduğunu da biliyordu. Şimdi Dila’nın gelmesi ile her şey, kelimenin tam anlamıyla kördüğüm olmuştu. Kemal, Saim Kırcalı’yla hasım olmanın ne anlama geldiğini zaman içinde öğrenmişti. Neredeyse ömrünün tamamı boyunca babası gibi sevip saydığı, minnet duyduğu, örnek aldığı adamın ona, üzerine basıp geçmek istediği bir böcek kadar bile değer vermediğini görmenin ne kadar zor olabileceğini tahmin bile edemezdi. Oysa Kemal bunu bire bir yaşamıştı; her anı, her dakikası, kare kare zihnine kazınmıştı. Saim Kırcalı varlığına tahammül edemiyor olmasına rağmen onu asla görmezden gelmiyordu. Aksine, görüyordu. Her zaman... Her yerde… Her karşılaşmalarında, bakışlarında öyle derin bir öfke, nefret ve hayal kırıklığı oluyordu ki sanki tüm bu duygular çoğalıp bilenerek en nihayetinde keskin bir bıçak oluyor, sonra da acımasızca Kemal’in etini kemiğinden sıyırmaya başlıyorlardı. Selman, Saim Kırcalı ile Ali Kemal Barut’un karşı karşıya geldiği her seferinde bunu neredeyse çıplak gözle izleyebildiğine tereddütsüz yemin edebilirdi. Kafasında giderek kalabalıklaşan sesleri susturmak istercesine derin bir nefes alarak Blanca’yı, süitin diğer odasına yönlendirdi. Uzun dakikalar, sessizce geçip gitti. Dila, sonunda Kemal’in ona bir şey anlatmayacağına karar verdiğinde Blanca’ya seslenerek sert adımlarını kapıya doğru yönlendirdi. Kadın saniyeler içinde uzaklaşıp gözden kaybolurken Kemal’in tek düşünebildiği, kadının gidişini izlemekten ölesiye nefret ettiğiydi. Melike’nin onun yanından çekip gitmesine neden olan her şeyden nefret ediyordu. Dur diyemediği, uzanıp kadını tutamadığı, gidişine engel olamadığı için kendine de çok kızıyordu. Melike, onu öyle derin, sonsuz ve hesapsız seviyordu ki bazı zamanlar sırf bu sebeple bile her şeyin kolaylıkla hallolacağını düşünmeden edemiyordu. Keşke mümkün olsaydı. Keşke bu da, kadının onu sevgisiyle iyileştirip yaralarını merhametle sarabileceği o eski, uzak ve artık imkânsız anlarsan biri olabilseydi. Kemal’in tüm kimsesizliği, hüznü ve yaralarıyla Melike’nin ellerine sığındığı günler, artık belirsiz birer anıdan ibaretti. Göğsünde şiddetli bir ağrıyla uykusunun ortasında kâbusla uyandığı geceler gibi, tam olarak ne gördüğünü hatırlayamadığı ama kâbus gördüğünden hep emin olduğu o dipsiz geceler gibi Melike’yle geçirdiği zamanların hatırası da bazı geceler, kalbinin altında ince bir sızıya sebep oluyordu. Ve işin kötüsü, kâbuslar bile bitiyordu ama o ince sızı bir türlü geçmiyordu. Sonunda ruhunu, düşüncelerinin sebep olduğu karabasandan kurtarmayı başarabildiğinde, derin bir nefes alarak öfkeyle saçlarını çekiştirdi. Melike’nin neden Ekrem’le görüşmeye geldiğini elbette ki öğrenememişti çünkü kadın, onu bunu öylece anlatmayacak kadar öfkeliydi ama bu işten hiç hoşlanmamıştı. Ekrem’in işlerinin hepsi fazlasıyla tehlikeliydi ve Kemal, Melike’nin bu nedenle zarar görmesinden deli gibi korkuyordu. Saçlarını çekiştirerek hırsını yenemeyeceğini anlayarak öfkeyle yeniden nefes aldı. Her nefesi, içinde yanan ateşi harlayarak öfkesinin daha da şiddetlenmesine neden olurken, öfkesini çıkarabileceği bir şeyler bulamazsa bunun onu içten içe yitip bitireceğini fark ederek hızlıca etrafına baktı. Hızla bir tekme savurarak orta sehpanın devrilmesine neden olurken, eline geçirdiği ne varsa duvarlara fırlatmaya başladı. Bir şeyleri yıkıp dökmenin sinirlerine bu kadar iyi geleceğini tahmin etmezdi. İşin aslı, öfkesini bu şekilde dışa vurmaktan, kendini bu şekilde ele vermekten hoşlanan bir adam da değildi ama Melike için duyduğu korku, içinde varlığından dahi haberdar olmadığı başka bir adamın ortaya çıkmasına neden olmuştu. Kırıp dökmeye daha da devam edebilirdi ama birden, Selman’ın kolundan yakalayarak ona engel olduğunu fark etti. Kurtulmaya çalışarak hamle yaptı ama adam, ondan atik davranarak “Yeter,” diye soludu. “Gidelim artık. Yoksa seslere biri gelecek.” Kemal bir an, sanki süitin altını üstüne getiren kendisi değilmiş gibi etrafına şaşkınca bakakaldı. Etkisini yitiren bir uyuşturucu gibi bedenini hızla terk eden öfke, yerini derin bir çaresizliğe bırakıvermişti. Durduğu yerde devrilecekmiş gibi güçsüzce sallanan gövdesini zorlukla tutmaya başararak bakışlarını Selman’a çevirdi. Eğer tutmazsa… Onu tutup ayağa kaldıran elleri çoktan kaybetmiş olduğunu hatırlayarak kaşlarını çattı. Bir kuyunun derin karanlığında sürünüp duruyordu. Şu koca dünyada aydınlık sabahlara en çok benzetebileceği tek şey Melike’ydi ve adam, onu bir şekilde kaybetmişti. Bunu düşündükçe canı öyle çok yanıyordu ki kalbini yerinden söküp bu acıya bir son vermek istiyordu. Acının bile bittiği bir yer olmalıydı; oysa Melike, adamın kadına olan sevdası, kıyamet gününe kadar da yürüse sonuna ulaşamayacağı uçsuz bucaksız bir çöl deryası gibiydi. Kemal, ruhunu un ufak ederek o çöl deryasının derinliklerine karışmaya dünden razıydı. Öyle çaresizdi ki hafif bir esintinin, öylesine bir ikindi vaktinde toz zerresi kadar dahi olsa, onun çöldeki kum tanelerine karışmış varlığından bir parçayı alıp kadına ulaştıracağına dair küçücük bir umuda bile tutunmak istiyordu. Zaten tutunacak başka bir ihtimal de kalmamıştı. Yalan değil, tutunduğu biricik ihtimalin Melike olmasından başka bir şey istememişti, bir zamanlar buna inanmıştı da. Çocukluğu, yaraları, yanlışları, kimsesizliği, annesizliği; onda yarım bıraktıkları ne varsa hepsini, kadında tamamlamayı her şeyden çok istemişti. Oysa dünya üzerinde, onlar kadar yarım kalmış başka kimse yoktu. Selman, Kemal’in uzun saniyeler boyu öylece kalakalması üzerine, ondan bir cevap gelmeyeceğine karar vererek adamı hızla kapıya yönlendirdi. “Ben buraları temizlemesi için birilerini gönderirim.” Kemal, öylesine bir baş hareketiyle Selman’ı onaylayarak, sessizce adamın onu otelin dışına çıkarmasına izin verdi. Melike’ye kötü bir şey olmasından duyduğu korkunun, her seferinde onu böyle elleri, ayakları kesilmiş gibi çaresiz bırakmasına bir türlü alışamamıştı. Alışabileceğini de sanmıyordu. Kalbi kendi gövdesindeydi ama Melike için atmaya devam ediyordu. Arabanın ön koltuğuna yerleştiğinde, ses çıkarmadan Selman’ın onu istediği yere götürmesine izin verdi. Yıllar var ki olmak istediği yere gidemiyordu. Bu nedenle nereye gittiklerinin çok da önemli olmadığını düşünüyordu. Yine de adamın onu alıp meyhaneye götürmesini de beklemiyordu. Arabanın, hep geldikleri meyhanenin önünde durduğunu fark ettiğinde, başını çevirip Selman’a baktı. Selman, Kemal’in bakışlarındaki imayı görmezden gelmeye karar vererek “Ne var aga?” diye karşılık verdi. “Felekten gün çalmayalım mı yani?” Kemal, karşısındaki adamın yüzündeki gülüşe ters bir bakış atarak “Avşar, git işine,” diye homurdandı. “Kafa bulma oğlum benimle.” Selman, kendi tarafındaki kapıyı açmadan önce arkadaşına kaçamak bir bakış atarak dudağının ucunda beliren gülümsemeyi muzipçe dişlerinin arasında çiğnedi. “Aga ne kafası? Efkâr dağıtırız hiç olmazsa, in haydi sen.” Kemal, sıkıntıyla iç çektikten sonra arabadan inerek Selman’ın peşine takıldı. Meyhaneden içeri girdiğinde, bakışlarını bir süre etrafında gezdirdi. Boştaki masalardan birine yöneldiklerinde, meyhanenin sahibi geldiklerini fark ederek onlara doğru yürümeye başladı. Yaşlı adam, İshak Reis’in kadim dostlarından biriydi. Ayaküstü hoş beş ettikten sonra, boş masalardan birine oturdular. Mezeleri birazdan yollayacağını söyleyen adamın arkasından gülümseyerek bakarken Selman’ın, yüzünde ışıltılı bir gülümsemeyle kendisine baktığını fark ederek gözlerini devirdi. Kafa dağıtmak için meyhaneye gelmelerinin iyi değilse bile kötü bir fikir olmadığını düşünüyordu ama bunu yüksek sesle dile getirip Selman’ın şımarmasına izin vermeye niyeti yoktu. Mezeler birer birer masaya yerleştirilirken, meyhanenin içini dolduran müziğe kulak kabarttı. Sen bir aysın, ben kara gece; gel derim, gel derim, gel derim. Türkünün sözleri, nedense garip bir hüzne kapılmasına neden olmuştu. Sessizce türkünün sözlerini ayırt etmeye çalışırken, kadehini dolduran rakının içine iki de buz atıldığını fark ederek usulca gülümsedi. Sinan da dâhil dördü birlikte, bu rakı masalarında az zaman geçirmemişlerdi. O nedenle herkes, birbirinin rakıyı nasıl içtiğini bilirdi. Kemal ve Sinan da Saim Kırcalı gibi sek ama buzlu içerlerdi. Nasuh sek, Selman su katarak içerdi; ikisi de rakılarına buz koymayı sevmezdi. Muhtemel ki Kemal, şu anda hayatında olan herkesten önce ölüp gidecekti ve insanların, o öldükten sonra bile onunla ilgili bu tarz küçük ayrıntıları hatırlayacak olmaları nedense kendini daha iyi hissetmesini sağlıyordu. Melike döndüğünden beri, kendi ölümünün nasıl olacağını daha sık düşünür olmuştu. Kadın döndüğünden beri, yaşamak için daha derin bir istek duyması nedeniyle olsa gerekti. Selman’ın uzanıp kadehlerini tokuşturduğunu fark ederek sessizce toparlanmaya çalıştı. Adamın, yüzündeki buruk gülümsemeyle “Şerefine, aga,” dediğini işittiğinde, kendi kadehini kavrayarak hafif bir gülümsemeyle başını öne eğmekle yetindi. “Şifa olsun paşama.” Tam kadehi dudaklarına yaslayıp büyük bir yudum almıştı ki Selman’ın son cümlesi nedeniyle neredeyse ağzındaki rakıyı püskürtecekken kendini zorlukla tutmuştu. Güç bela yutkunduktan sonra peş peşe birkaç kez öksürerek boğazına kaçan rakıyı temizlemeye çalıştı. Çatalın ucuyla aldığı haydariyi hızla ağzına atarak Selman’a ters bir bakış göndermekle yetindi. Gülüşü dudaklarından hala silinmemişti. “Ulan bir şeyi de sulandırma be!” Selman, yaramaz bir gülümsemeyle Kemal’e bakmaya devam ederken, göstermek istercesine kadehini havaya kaldırdı. “Aga ben rakıyı bile sulu içiyorum, farkında mısın?” Kemal, başını hızlıca iki yana sallarken gülümseyerek kendi kadehini kavradı. Rakı bardağını tutuşunun, kelimelerle tarifi zor bir zarafeti vardı. Kadehin dibini hafifçe masaya vurduktan sonra “Haydi, haydi,” diyerek büyükçe bir yudum aldı. “Diple. Yoksa gece böyle bitmez.” Selman da Kemal’e ayak uydururken rakısından büyük birkaç yudum alırken, ağzındaki tadı geçirmek istercesine yüzünü buruşturarak “Aga bari Nasuh’u çağıralım,” diye cevap verdi. “Gelip bize mukayyet olsun.” Kemal, kaşlarını kayıtsızca kaldırarak itiraz etti. “Gündüz gözü içmeye başladık diye ensemizde boza pişirir şimdi.” “Başladık ama yalan mı?” “Çiçeğim, sen getirdin ya bizi buraya.” Selman, arkadaşının hitabına karşılık ondan tarafa ters bir bakış göndererek hızlıca gözlerini devirdi. Gülmemek için kendini zor tutarken, mümkün olduğunca ciddi çıkarmaya gayret ettiği ses tonuyla “Barut, ağzını topla,” diye uyardı. Kemal, rakı bardağını masaya bıraktıktan sonra gözlerini kapatarak adamın söylediklerini sessizce onayladıktan sonra elini göğsüne bastırdı. “Başımla beraber, Avşarcığım.” Selman dişlerinin arasından hızlı bir küfür savuracakken kendini tutmayı başararak “Ulan,” diye tısladı. Bir süre ikisi de bir şey söylemeden usul usul rakı içtiler. Selman, birbirlerine sessizce yarenlik edecekleri günlerden birinde olduklarını düşünmeye başlamıştı. Çok geceler, böyle sessiz ama derin bir dostluk ve sevgiyle, birbirlerinin acılarının, aşklarının, yalnızlıklarının ve yaralarının başında nöbet beklemişlerdi. Birbirlerine sokulmuşlardı ama kimse kimseye ilişmemişti. Çünkü üçü de, bazı yaralara merhem işlemeyeceğini bir şekilde öğrenmişti. Kemal rakısından yeni bir yudum alarak sıkıntıyla kol askısını çekiştirdi. Otel odasını döküp dağıtırken, omzunu zorladığını yeni yeni fark ediyordu. Yüzünü acıyla buruştururken, çevresinde gezinen bakışlarını sonunda masaya çevirdi. Nerden aklına geldiğini bile bilmiyordu ama anlık bir istekle “Keşke can eriği olsaydı,” diyerek bakışlarını kaldırdı. Selman, yüzünde eski anıları kadar güzel ama hüzünlü bir gülümsemeyle dudaklarının kıvrılmasına izin verdiği bir an, Kemal’le göz göze gelerek “Dila sever öyle,” diye cevap verdi. “Rakıyla can eriği.” Kemal, bir an, tam olarak Selman kadının adını söylediğinde yani, burnunun direğini sızlatan şiddetli bir ağlama isteğiyle kaşlarını çattı. Melike’den kaçması mümkün değildi, Melike’den kurtulması mümkün değildi, Melike’ye kavuşması da mümkün değildi. Bunca olmazın içinde nasıl olup da hala kadına ilk günkü gibi âşık olduğunu aklı almıyordu. Kendi bedenine sığamıyordu bazen. İçten içe sızlayan derin bir yara gibi kendi içine gömülürken, başını öğe eğerek belirsiz bir sesle fısıldadı. “Doğru. Sever.” “Seni de sever.” Selman’ın sakin sesi, rakısını iki büyük yudumda bitirip kadehi hızla masaya bırakmasına neden olurken, göğsündeki yanma hissinin onu uzun birkaç saniye meşgul etmesine memnun olmuştu. Keşke hissettiği tüm acıların ömrü bu kadar olsaydı. Keşke ne kadar kızgın olursa olsun halen Sinan’ın yasını tutmuyor olsaydı. Keşke ne kadar kırgın olursa olsun Saim Kırcalı’ya duyduğu sevgi ve minnet biraz olsun eksilmiş olsaydı ve keşke… Bunu düşünmek bile çaresizliğini sert bir tokat gibi yüzüne vuruyordu ama keşke hala, tüm bu olup bitenlere rağmen adamın onu bir gün affedeceğine dair ufacık bir umut kırıntısına bile muhtaç hissetmeseydi. Keşke Melike... Kadının ismi, keskin bir bıçak gibi içinin oyulmasına neden olurken, bir an için nefesini tutup beklemek zorunda kaldı. Ardından, hızlıca dibine rakı koyduğu bardağından büyük bir yudum alarak sesli bir nefes aldı. “Babasını da sever.” Adam, Kemal’e bakarken kaşlarını çatarak acı dolu bir sesle “Kemal, yapma,” diye araya girdi. Kemal, bakışlarını daldığı rakı şişesinden çekmeden düşünceli bir sesle mırıldandı. “Bazen ne düşünüyorum, biliyor musun Avşar?” Selman, duyacaklarının ağırlığından rahatsız olarak oturduğu yerde tedirgince kıpırdanırken Kemal devam etti. “Çekip kendimi vursam her şey daha kolay olur mu diye çok düşünüyorum bazen. Hatta bazı geceler bunu düşünmekten uyuyamıyorum. Bazı geceler de babası beni öldürürse Melike ne yapar diye düşünmekten uyuyamıyorum.” “Barut…” Kemal, arkadaşının araya girmek için verdiği çabayı görmezden gelerek devam etti. “Ama en çok, Saim Kırcalı’nın ona ihanet ettiğimi düşünmesi koyuyor.” Gözlerinden akacak yaşlara engel olmak istercesine dişlerini sıkarken, dudaklarının ucundaki gülüş derin bir acıyla tuzla buz oldu. “Kendi canımdan öteydi benim için, hala öyle.” Gecenin sonunda, meyhaneden ayrılırken Selman’ın tüm ısrarlarına rağmen yoldan bir taksi çevirdi Kemal. Taksinin arka koltuğuna yerleştikten sonra başını geriye atarak gözlerini yorgunca kapattı. Epey içmişlerdi ama sarhoş değildi. Aklı hala başındaydı ve bu içten içe, anlam vermekte zorlandığı bir şeylere kızmasına neden oluyordu. Şoförden kendi tarafındaki camı açmasını istedi. Yüzüne vuran serin hava kendini daha iyi hissetmesini sağlarken bir sigara yaktı. Sigarasından derin bir nefes çekerek dumanı usulca dışarı üflerken, gözlerini kapatarak bir an, sadece kısacık bir an, aklındaki düşünceleri susturabilmeyi denedi. Oysa beyninin içindeki kalabalık bir türlü yatışmıyordu. Yaptığının son derece saçma olduğunun farkındaydı ama yine de kendini alıkoyamadan şoföre gitmek istediği yeri söyledi; bu gece bunu mazur gösterecek kadar çok içmişti. Şoför, gecenin karanlığında ilerlemeye devam ettiği daracık yolda durduğunda, şoföre onu beklemesini söyleyerek indi. Daha önce defalarca kez geçtiği toprak yolu hızlı adımlarla tamamladıktan sonra, cebinden telefonu çıkarıp hızlıca Melike’ye evin bahçesinin gözlerden uzak bir köşesinde olduğunu bildiren kısa bir mesaj attı. Bahçenin bu noktasını eskiden, kimseye görünmeden buluşmak istediklerinde kullanırlardı. Şimdi yeniden burada olmak, Kemal’e kendini tuhaf bir biçimde iyi, aynı zamanda da hüzünlü hissettirmişti. Melike’yle eski hallerini hatırladıkça, o zamanlarda duyduğu özlem içini yakıp kavuruyordu. Zaten bütün ömrü Melike’yi özlemekle geçmişti. Ona bakarken, kadının gözlerine mavinin en derin tonu yerleşirdi. Hatta öyle ki Kemal, kadının gözlerindeki derinliğe kapılıp gitmekten korkarak bakışlarını kaçırırdı. Eskiden, Melike Kemal’e bakarken yüzü mucizevî bir biçimde aydınlanır, gülüşü sedefli bir ışıltıyla harelenirdi. Eskiden, Melike Kemal’e yürek titreten derin bir sevgiyle, gerçekten bakardı; şimdi öyle bakmıyordu. Şimdi, adama bakarken kadının gözlerine öyle büyük bir hüzün çöküyordu ki Kemal, bu hüznün onu öldürmesinden korkarak bakmaya çekiniyordu. O hüznü, kadının gözlerine yerleştirenin kendisi olduğunu bilmek, göğsünün acıyla sıkışmasına neden oluyordu. Melike’nin geldiğini görünce derin bir nefes alarak düşüncelerini ötelemeye çalıştı. Ne yapacağına bir türlü karar veremediği ellerin hızlıca ceplerine yerleştirirken, heyecanını gizlemeye çalışarak durduğu yerde, kadının aradaki mesafeyi kapatmasını bekledi. Melike son bir adım attığında telaşla “Ne işin var senin burada?” diye sordu. Ardından bakışlarını, birinin onları görmesinden korkarak kısa bir süre bahçenin içinde gezdirdi. “Delirdin mi, Ali Kemal? Ya biri görürse?” Kemal, Melike’ye bakarken nefes almaya ihtiyacı olduğunu hissederek kuruyan dudaklarını araladı. Ardından kayıtsızca omuz silkerek cevap verdi. “Delirdim, Melike.” Kadın, yeniden etrafı kolaçan ettikten sonra Kemal’i kolundan tutup bahçenin sonuna doğru çekiştirdi. Onlarını saklayacağını umut ettiği büyük bir ağacın arkasına geçmelerini sağladıktan sonra Kemal’i tepeden tırnağa çabucak süzdü. Aralarındaki mesafenin azalması nedeniyle daha net bir biçimde aldığı alkol kokusu kaşlarını çatmasına neden olurken “İçtin mi sen?” diye fısıldadı. “Sarhoş musun?” Ali Kemal, kaşlarını çaresizce havalandırırken, bunu ne kadar istediğini belli eden bir sesle cevap verdi. “Keşke olabilsem.” Melike, bir an ne diyeceğini bilemedi. Fazlasıyla yorgun görünen adama sarılmak için duyduğu istek, kelimeleri toparlamasına engel olurken “A-Ali Kemal,” diye kekeledi. “Niye geldin?” Ali Kemal, bir şey söylemeden uzun uzun Melike’nin gözlerine baktı. Gecenin içinde, kadının gözlerinin mavi rengi can yakıcı bir biçimde belirginleşmişti. Gürültüyle yutkunurken başını iyice kadına doğru eğdi. Bahçenin bu ışıksız noktasında Melike’nin teni, içinden ışık almış bir inci tanesi gibi yaldızlı bir ışıltıya sahipti. Kemal, kadına dokunmak için duyduğu isteğin içinde şiddetli bir ateş gibi yanmaya başladığını hissederken, elini uzatıp Melike’nin saçlarından bir tutamı itinayla kavradı. Aslında, Melike’nin boynuna sokulmak için ölüyordu ama yapmaktan çekiniyordu. Başını, Melike’nin yüzüne tehlikeli bir şekilde yakınlaşıyor olmasını umursamadan biraz daha öne eğdi. Parmaklarının arasında tuttuğu saçı derin bir nefesle koklarken, çatallanan sesini umursamadan usulca mırıldandı. “Kokunu özledim."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE