Yedi yıl sonra ilk kez, odasındaydı. Yatağın içinde sırt üstü uzanmaya devam ederken, esneyerek elleriyle yüzünü kapadı. Huzurlu bir uyku çektiği söylenemezdi; üç, en fazla dört saat uyumuştu. Gece boyunca pencereden bahçeyi izleyerek Ali’yi düşünmeye devam etmişti. Adamı görmeden yedi saat bile geçiremediği zamanları hatırlarken, buruk bir gülümsemeyle gözlerini kapatarak başını öne eğdi. Bazen, şu anda da olduğu gibi, içinde bulunduğu duruma inanmakta zorluk çektiğini hissediyordu; yeryüzünde hiçbir güç onu, adamdan yedi yıl ayrı kalabildiğine inandıramazdı ama öyleydi. İşlerin nasıl olup da bu hale geldiğini anlamıyordu ama bunu gerçekten yapmıştı.
Yedi yıl boyunca her anını Ali’yi özleyerek geçirmiş, yokluğunu ezberlemişti. Babasının onu gönderdiği o sürgün şehrinde uykusuz geçirdiği üçüncü günün sonunda olmalıydı, pencerenin kenarında sızıp kalmıştı da uyandığında, demek Ali’nin olmadığı bir güne böyle uyanılıyormuş, diye düşünmüştü; ilk günkü gibi hatırlıyordu. Böyle, yani dalından düşen bir yaprak gibi üşüyerek, havada asılı kalan bir damla yağmur gibi amaçsızca, üstelik yapayalnız… Bazı sabahlar, adama dair en ufak bir ayrıntıyı dahi unuttuğuna dair huzursuz edici bir kuruntuyla ağlayarak uyanır, kalbinde derin bir ağrı hissederdi. Öyle sabahlarda yataktan çıkmak istemez, adamın yokluğunun sebep olduğu sızının avucuna sığınmak ister gibi küçülerek yorganın altında öylece kıvrılırdı.
Bazen kalabalığın, tüm o sesin ve gürültünün içinde öylece durur, gözlerini kapatarak adamın yüzünü hatırlamaya çalışırdı. Unutmak kâbusuydu, adama dair en küçük ayrıntıyı bile unutmaktan ölesiye korkuyordu. Ali’nin yüzü saniyeler içinde tüm gerçekliğiyle zihninde belirirken hem heyecanlanır, dudakları gülümsemeye benzer bir kıvrımla kıpırdanır hem de gözlerinin dolduğunu hissederek çatık kaşlarıyla ağlamamak için kendini tutmaya çalışırdı. Adamı unutmadığı, yüzünü hala en ince ayrıntısına kadar aklında tutmayı başarabildiği için duyduğu heyecan; daha yüzü gözlerinin önünde belirlemeye başlamadan, tüm şiddetiyle kaburgalarına vuran başka bir duygu – özlem -tarafından hızla bertaraf edilirdi.
Adamdan uzakta geçirdiği zamanı, hiç kolay geçirmemişti. Özellikle Ali’ye duyduğu özlemin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bazı akşamlarda, bir taksiye binip havaalanına gitmemek, oradan da ülkesine, ailesine, evine ve tabi ki adama dönmemek için, kendini ikna etmek istercesine evin içinde dört dönerdi. Oturamazdı, yatamazdı, bekleyemezdi, uyuyamazdı; hatta bazen nefes bile alamazdı. Sürekli hareket halinde olmaya çalışırdı çünkü durursa, tükeneceğini bilirdi; durursa, kendine yakalanacağını bilirdi. Titreyen ellerini göğsünün üzerine bastırır, parmakları acıyan yeri bulmak istercesine kalbinin üzerinde oyalanırken, gözlerini kapatarak ruhunun biraz olsun sükûnet bulması için dua etmeye başlardı. Böyle anlarda, bir dua gibi adamın yüzünü de okurdu.
Ellerini yüzünün iki yanına yerleştirirken derin bir nefesle gözlerini kapatarak kısa bir an için, adamın yüzündeki benlerin yerlerini düşündü. Yalnız yüzünde değil; boynunda, ensesinde, sırtında ve gövdesinde de öyle çok ben vardı ki Melike, çaresiz kaldığını hissederek hatırlamaya çalışmaktan vazgeçti. Sessizce iç çekerek yatağın içinde doğrulduktan sonra eliyle saçlarını düzeltti. Dünden beri, Blanca’nın sorusu bir türlü aklından çıkmıyordu. Adamın hayatında biri olabilir miydi? Melike onu bir an bile aklından çıkarmamıştı ama yedi yıl uzun bir süreydi. Yedi yılın sonunda dönmüştü ve geçip giden bunca zaman boyunca adamın, onu hala bekliyor olmasını umut ettiğini yeni yeni fark ediyordu. Eğer Ali’nin hayatında biri varsa bunu nasıl karşılayacağını kendisi bile bilmiyordu.
Kapısının hafifçe tıklatıldığını fark ettiğinde, derin bir nefes alarak başını kaldırdı. Onu kahvaltıya çağıran kadını onaylayarak yataktan kalktı. Ağır adımlarla gardırobun başına geçerek kapağını açtığı kısma bakmaya başladı. Yanında fazla bir şey getirmediği için seçmek konusunda zorlanmayacağını düşünürken haline gülümseyerek başını iki yana salladı. Kendi evinde misafir gibiydi ve yedi yıldan sonra bunu normal karşılaması gerektiğini biliyordu. Sonunda geceliğiyle inmeye karar vererek üzerine penye sabahlığını geçirdikten sonra saçlarını tepesinde hızlıca topuz yaptı. Bugün için evden çıkmayı planlamadığına göre gecelikleriyle kalmasında herhangi bir sakınca görmüyordu. Çıplak ayaklarını umursamadan odasından çıkarak merdivenlere yöneldi.
Son basamağı da indikten sonra, etrafına bakınmaya devam ederek mutfağa doğru yürümeye başladı. Babasının evde olup olmadığını düşünürken, mutfaktan içeri girerek sırtı ona dönük olan kadının dikkatini çekmek istercesine “Günaydın,” diye seslendi.
Yaşlı kadın dönüp de Melike’yle göz göze geldiğinde, gülümsemeden edemedi. Kızı, bu haliyle evin içinde dolanırken görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki gözlerinin dolduğunu hissederek kaşlarını çattı. Üzerindeki duygusallıktan sıyrılmak için çareyi söylenmekte bulurken “Öğlene kadar ne uykusuymuş bu böyle?” diye huysuzca sordu.
Sandalyelerden birini çekip oturduktan sonra, iştahının olmadığını fark ederek kahvaltılıklara memnuniyetsiz bir bakış atarken başını kaldırıp kadına baktı Melike. “Pek uyuyamadım.”
Latife’nin tahmin etmediği bir şey değildi. Başını sessizce sallamakla yetinerek dolu çay bardağını kızın önüne bıraktıktan sonra karşısındaki sandalyeye oturup uzun uzun Melike’ye baktı. Gidişi daha dün gibiydi, üzerinden yedi yıl geçtiğine inanmakta zorlanıyordu. Sinan’ın ölümü, Kemal’in İshak Reisoğlu tarafından götürülmesi, Dila’nın gidişi derken ev öyle ıssızlaşmıştı ki sessizliğin de bir gürültüsü olduğunu keşfetmişti yaşlı kadın. Bu evden ilk kez Sinan’ın cenazesi çıkmamıştı, Dila iki yaşındayken annesi kanserden vefat etmişti ama genç adamın ölümü öyle ani olmuştu ki hayatlarını geri dönülemez bir şekilde değiştirmişti. Saim Kırcalı’nın, eninde sonunda Ali Kemal’i öldüreceğini haykıran ürpertici sesinin tüm bahçede çınladığı anın, bire bir şahidiydi.
Dila’nın da bunları düşünerek uykusuz kaldığını tahmin edebiliyordu ama elinden gelen bir şey yoktu. Aynı uğursuz ses kulaklarında yankılanırken ürperdiğini hissederek kapadığı gözleriyle omuzlarını kendine çekti. İki adam arasındaki husumet hala devam ederken, kıza ne olacağını bir an, içi sızlayarak düşündü; seçim yapamayacağı muhakkaktı. Gürültüyle iç geçirirken, aralarındaki sessizliğin fazla uzadığını düşünerek “Tabağına bir şey alsana, kızım,” diyerek tatlı sert mırıldandı. “Öyle aç acına durulmaz.”
Dila, şekersiz çayından küçük bir yudum alarak bakışlarını daldığı yerden kaldırıp yaşlı kadına bakarken düşünceli bir sesle “Latif anne,” diye karşılık verdi. “Anlatsana biraz, ben yokken neler oldu?”
Yedi yıl, öyle tek nefeste anlatılıp geçilecek bir zaman değildi. Kız, sanki birkaç gün için ayrılmış gibi yokluğunda olup biteni sorarken, elbette ki bunun farkındaydı ama bir yerden başlaması gerekiyordu. Yoksa geçen zaman, önünde bir uçurum gibi derinleşmeye devam edecekti. Oysaki Dila’nın mesafeleri kapatmaya ihtiyacı vardı, büyütmeye değil. Latife, bunun farkında olduğunu belli eden yumuşak, sevecen ama en çok da hüzünlü bir gülümsemeyle kıza baktı. Kızın tabağına bir şeyler koymaya başlamadan önce “Ne anlatayım evladım?” diye sordu. “Sor da söyleyeyim. Öyle anlat deyince insanın aklına bir şey gelmiyor ki.”
Dila, kirpiklerinin üzerinden kaçamak bir bakış atarken yutkunarak duyulmayacak kadar kısık bir sesle “Ali’yi gördün mü hiç?” diye sorduktan sonra hızla ekledi. “Ben gittikten sonra…”
Yaşlı kadın kaşlarını çaresizce çatarak “Öyle uzaktan,” diye mırıldandı sessizce. “Birkaç kez gördüm.”
“Diğerleri peki?” derken sesini düzeltmeye çalışarak hafifçe öksürdü kız. Ellerini hızlıca dolan gözlerine kapatıp çekerken “Selman,” diye devam etti. Giderken yalnız Ali’yi bırakmamıştı ardında, ruhunu ağrıtırcasına özlediği başkaları da vardı. Nasuh’un o gece, babasının emrine açıkça isyan ederek adamla Ali arasındaki namlunun arasına girdiğini hala öyle net bir şekilde hatırlıyordu ki düşündükleri, derin bir ürpertiyle titreyerek gözlerini kapamasına neden oldu. Sonra bacaklarına inen sert bir darbeyle dizlerinin üzerine çöküp kaldığında, birileri onu yaka paça sürüklemişti. Yaşlı kadının o geceden sonra Nasuh’u da belki birkaç kez ve ancak uzaktan gördüğünü tahmin edebiliyordu ama sormadan edemedi. “Nasuh?” dediği anda, kaşlarını yürek ağrıtan bir beklentiyle havalandırarak titreyen sesine rağmen ürkekçe tamamladı. “Güzide?”
Gerçi Güzide’yle irtibatta kalmayı bir şekilde başarmıştı. Kadın, Blanca ile birlikte kilometrelerce uzakta ayakta kalmasını sağlayarak en büyük destekçilerinden biri olmuştu. Dila tüm bunlara onların varlığı ile katlanabilmişti; insan insanın şifa olabildiğini ona, Blanca ile Güzide öğretmişti. Nasuh ile Selman’ın, Ali’ye şifa olup olamadıklarını bilmiyordu ama tüm kalbiyle bunu dilediğini kendinden gizlemeye gerek görmedi. Aklından geçen düşünce içine bıçak gibi saplanırken, dudaklarını aralayarak zorlukla nefes aldı; belki de adam, acısını başka bir kadının ellerinde dindirmiş, yarasını başka tenlerde köreltmişti. Olmayacak şey değildi ama gözlerini kapatarak titrek bir nefesle olmamasını diledi.
Kapının sesi, irkilerek gözlerini açmasına neden olurken toparlanıp başını mutfağın girişine çevirdi. Ayak sesleri yaklaşırken heyecanlandığını hissederek sabahlığını yakasıyla oynamaya başladığını fark etmeden sessizce iç çekti. Kimin geldiğini bilmiyordu ama beklediği kişi olmadığı muhakkaktı. Güzide’yle göz göze geldiğinde incecik bir nefesle gülümseyerek ayağa kalktı. Geldiğinden beri kendini, bu evde öyle yalnız hissediyordu ki bu hissin, onu savunmasız bıraktığını düşünmeye başlamıştı. O nedenle Güzide’nin gelişine minnettar olmaması mümkün değildi. Aradaki mesafeyi hızla kapatarak kadına sarıldığında, hissettiği sıcaklığın iliklerine değin işlemesine müsaade ederek gözlerini kapattı.
Sırtındaki ellerin, uykusunun ortasında kâbusla uyanan bir çocuk nasıl yatıştırılırsa aynı sıcak tavır, sevgi ve şefkatle onu teskin etmeye çalıştığını hissederek “Güzide,” diye fısıldadı; ağlamamak için verdiği uğraş kısık sesinde derin bir titremeye neden olmuştu.
Güzide sonunda, içi elvermeyerek de olsa kendini geri çektiğinde, titreyen dudaklarını ısırarak yaşların akmak için hazır beklediği gözlerini Dila’nın yüzünde gezdirdi. Hem hiç değişmemişti ama hem de bütünüyle başka bir kadın gibiydi. Yüz hatları oturmuş, olgunlaşarak onu eskisinden daha güzel bir kadın haline getirmişti; yüzünün çocuksu güzelliği değişmiş, onu alımlı bir kadına çeviren can yakıcı bir güzelliğe bürünmüştü. Ama bakışları, gözleri, gülüşü… Hala aynıydı; hala o gözü kara, deli dolu, pervasız kıza aitti. Elleri, gerçekliğinden emin olmak istercesine sıkıca Dila’nın kollarından kavrarken heyecanla durduğu yerde yaylanarak “Hoş geldin,” diye gülümsedi.
Kadın, bir an için bakışlarını kaçırsa da yeniden Güzide’ye döndü. “Sen de hoş geldin.”
Güzide, mahcup bir tavırla kaşlarını çatarak suçunu hafifletmek istercesine gülerken, bir yandan da etrafına bakındı. “Habersiz geldim ama,” diye mırıldandı sessizce. Esasen Saim Kırcalı’nın evde olmasından çekiniyor değildi ama yine de gelmeden önce haber vermesi gerektiğinin farkındaydı. Nasuh’un bu evde hoş karşılanmayacağı herkesin malumuydu ama bu durum onun için geçerli değildi. Üstelik adamın, verdiği bir söz vardı ve şimdiye kadar o söze sadakatle bağlı kalmıştı. Gerçi Dila’nın dönüşü işleri tamamen değiştirebilirdi ama kötü düşünmek istemiyordu. Bakışları Latife’yle karşılaştığında habersiz gelişinin herhangi bir soruna neden olmadığını anlayarak gülümsedi. Bakışlarını yeniden Dila’ya çevirdi. “Döndüğünü duyunca bekleyemedim.”
Kadının, gizli bir sır verir gibi utanarak söylediklerini duyunca gülüşüne aynı şekilde karşılık verdi Dila. Güzide’yi salona doğru götürürken “Çavuş mu söyledi?” diye sorduktan sonra bir an için duraksadı. “Gerçi o, düğüne gelmemişti. Avşar vardı.”
Güzide koltuklardan birine oturduğunda, yüzündeki gülüşü bozmadan başını kaldırıp Dila’ya baktı. Oturup Kemal’in, onu düğünde gördükten sonra geldiğini neden daha önce söylemedi diye Selman’a yumruk attığını uzun uzun anlatacak değildi. İki adamın da bu durumu problem etmeyeceğini biliyordu ama yine de Selman’ın, dolaylı da olsa onun yüzünden yumruk yemiş olmasının Dila’ya kendini iyi hissettirmeyeceği ortadaydı. Ayrıntıları kendine saklamaya karar vererek “Sonra öğrenmiş zaten,” diye cevap verdi. Ardından konuyu daha fazla uzatmak istemediğinden oturduğu yerde heyecanla kıpırdandı. “Döneceğini söylememiştin,” dedikten sonra gülerek kendini tamamladı. “Yani iyi ki döndün, Dila. Seni o kadar çok özledim ki.” Dila’nın sessizce gülümseyerek ona bakmayı sürdürdüğünü fark ettiğinde gözlerini merakla kıstı. “Kötü bir şey olmadı, değil mi?”
Dila umursamazca omuz silkti. “Sınır dışı edildim.”
“Nasıl?” diyerek şaşkınca kaşlarını havalandırdı Güzide. “Ne demek o?”
Dila, kadını sakinleştirmek istercesine öne uzanarak ellerini kavradı. “Boş ver,” dedikten sonra yüzündeki gülüşü ışıltısıyla harelendiren derin bir sevgiyle uzun uzun Güzide’yi izledi. Dönüşüne, geriye kalan hiçbir şeyi düşünmeden gerçek anlamda sevinen tek kişi olabilirdi. Kadını gören herkesin aklına, evvela dönüşünün sebep olacağı sorunlar madde halinde sıralanmaya başladığından, onun şu anda burada, yanlarında, aralarında olmasına sevinecek fırsatı bulamıyorlardı. Melike Dila Kırcalı dönmüştü, o döndüğüne göre Ali Kemal Barut’a ne olacaktı? Saim Kırcalı ne yapacaktı? Kızı uzaktayken verdiği sözü tutması kolaydı ama ya şimdi, ahdini bozacak mıydı? İshak Reisoğlu bu sefer, Ali Kemal Barut’u kurtarmak için bir yol bulabilecek miydi? Bunun gibi milyonlarca soru… Kimse de durup, Dila’nın nasıl olduğunu merak etmiyordu.
Düşünceleri, dudağının kenarında buruk bir gülümsemeye neden olurken sessizce iç çekerek “Anlatsana,” diye mırıldandı. “Sen nasılsın? Çavuş nasıl?” Aklına yeni gelmiş gibi bir an için duraksayarak, Güzide’nin konuşmaya başlamasına fırsat vermeden devam etti. “Avşar’ı iyi gördüm. İshak amca nasıl, burada mı?”
Güzide, Dila’ya baktıkça içine kıymık gibi batan ince bir hüzünle, elini uzatarak kızın saçlarını sevdi usul usul. “Gelince kendin görürsün, herkesin nasıl olduğunu.”
Kadın, bunun ihtimalini bile aklına getirmediğini fark ederek kaşlarını şaşkınca çattı. “Nasıl?”
“İshak Reis, seni en kısa zamanda bir akşam, yemeğe bekliyor.”
Dila, ne diyeceğini bilemeden sessizce nefes aldı. Yaşlı adam, babasının kan kardeşiydi ve onu da kendi kızı gibi severdi. Üstelik Ali’yi, babasının elinden kurtardığı için ona öyle derin bir minnet duyuyordu ki değil evine, cehennemin dibine çağırsa bir an bile tereddüt etmeden giderdi. Babası, artık ona karışmayacağını açık bir şekilde ifade etmişti. Kararsızca titreyen dudaklarını ne diyeceğini bilemezden birkaç kez kapatıp açtı. Sonunda sesini, dudaklarının arasına yerleştirmeyi başarabildiğinde “N-Nasıl?” diye fısıldadı. “Yemek derken, Ali de gelecek mi?”
Güzide sessizce başını salladı. “İshak Reis, onun da gelmesini özellikle istedi.”