Gözlerimi araladığımda başımda çalan alarmın sesi odada yankılanıyordu. Gözlerim biraz bulanık, başımda hafif bir ağırlıkla yatakta doğruldum. Yanımda bir adam vardı… Dövmelerle kaplı güçlü kollar, derin uykuya dalmış yüz… Dün gece aniden beynimde belirdi, hızla geriye yaslandım. Evet, tanımadığım bir adamla hayatımın en çılgın gecesini geçirmiştim ve şimdi bu gerçek tüm ağırlığıyla üzerime çökmüştü. “Ne yapıyorum ben?” diye düşündüm, hızlıca çantamı ve telefonumu alıp sessizce odadan çıkarken. Adama ne ismimi söylemiş ne de hayatımdan bahsetmiştim. Belki o da sabah uyandığında beni göremeyince rahat bir nefes alırdı. En azından ben öyle yapacaktım.
“Dora, bunu yaptığına hâlâ inanamıyorum! Çabuk her şeyi anlat." Selin’in sesi telefondan yankılandığında, saçlarımı bir kez daha kontrol ediyordum. Kalem eteğimi düzelttim, aynada kendime son kez baktım. Dışarıdan soğukkanlı ve profesyonel görünsem de içimde fırtınalar kopuyordu.
“Öğlen yemeğinde konuşuruz Selin çıkmam lazım evden,” dedim ve sorularından zorlukla kaçarak telefonu kapattım. Derin bir nefes alarak aklımdaki her şeyi sildim. Bugün sunumum vardı ve bu sunum tüm kariyerimi etkileyebilecek kadar önemliydi.
Şirkete geldiğimde güneş gözlüğümü henüz çıkarmamıştım, geceyle sabah arasında yaşadığım maceranın izleri hâlâ üzerimdeydi. Asistanım Can, koridorun sonunda beni beklerken hızla yanıma geldi ve elindeki dosyayı uzattı. Diğer elinde ise kahve kupam vardı.
"Geç kaldın," dedi hafif bir endişeyle.
“Kahve?” dedim ve dosyayı es geçerek kahvemi aldım. Bir yudum alırken gözlerim etrafı taradı. “Doğan Bey geldi mi?”
“Evet ama ortalık karışık. Yeni CEO geldi,” dedi Can hızlıca.
Bir an duraksadım. Gözlüklerimi hafif aşağı indirip Can'a bakarken "Yeni CEO mu? Ne CEO’su?" dedim.
“Doğan Bey’in oğlu. Amerika’da yaşıyormuş. Türkiye'ye geleli bir hafta olmuş ve bu sabah apar topar gelip şirketin başına geçti. Geldiği gibi tüm birimlere direktifler vermeye başladı, raporları inceleyecekmiş. İK bölümünden sonra sıra bize gelecek,” diye devam etti Can.
Doğan Bey'in bir oğlu olduğunu biliyordum elbette ama Türkiye’ye dönüp işleri devralacağını asla düşünmemiştim. Doğan bey bunu istese de oğlum Türkiye'ye asla dönmez diye konuşuyordu hep. "İncelesin sorun yok, tüm dosyalarımız eksiksiz," diye mırıldandım.
"Evet öyle ama şirkete adım attığı anda herkesin ödü patladı. Doğan Bey bile sesi çıkmadan izledi. Ama adam varya, nasıl yakışıklı, hem de nasıl!" dedi Can, gözleri parlayarak.
Kafamı salladım. “Disiplinli bir yönetici şirket için iyi olabilir,” dedim. Selin ve Can karakter olarak ne kadar da benziyordu. Yine de içimde bir huzursuzluk vardı. Yeni CEO hakkında garip bir hisse kapıldım ama bu his, Can’ın anlattığı kadar basit değildi.
“Sunumdan sonra göz altlarına maske yapalım. Tüm gece sunuma mı çalıştın, ne yaptın?” Odama girdikten sonra Can, çıkardığı fırçayla kapatıcıyı çoktan göz altlarıma sürmeye başlarken hafifçe mırıldandı. Elbette dün gece harika bir sunum çalışması yaptığımı bilmesine gerek yoktu. Gerçek şu ki, bütün geceyi bambaşka bir macerada geçirmiştim.
“Sunumun iptaliyle ilgili bir bilgi gelmedi değil mi?” dedim, konuya dönerek.
“Hayır, bilgi gelmedi. Yap da şu işten kurtulalım. Ben de sunum sırasında yeni patronu bol bol keserim,” dedi, yüzünde alaycı bir sırıtışla kapatıcıyı derime zarif el hareketleriyle yedirirken.
Gözlerimi devirdim. "Yeni patrona mı vuruldun? Yok canım, o işi unut. Patrona yan gözle bile bakamazsın."
“Ah gerçi şimdi adamın sıkı kalçalarına bakıyorum diye güzelim işimden olmayayım. Yoksa senin gibi bir patronu bir daha nerede bulurum?” dedi kıkırdayarak.
Elimdeki kalemi ona fırlatırken gülümsedim. Can, uzun boylu, sarışın ve zayıf biriydi; kalemi yakalayıp kalemliğin içine düzgünce koydu. Düzen takıntısı da her zamanki gibiydi. Ayrıca biseksüeldi.
“Seninle laflarken zaman geçmiş,” diye mırıldandı Can. Kolundaki saate bakarken gözleri irileşti. “Toplantıya iki dakika kaldı!”
"Acele edelim."
Ben de dosyalarımı toparlayıp hızla ayağa kalktım ve toplantıya doğru ilerledim.
"Henüz kimse gelmemiş!" Toplantı odasına girdiğimizde bizi boş sandalyeler karşıladı. Kapıda yeni patronun ekibinin elindeki dosyalarla hararetle çalıştığını gördüğüm masalarda oturduklarını hatırlıyordum ama patron ortalıkta yoktu. Hepsi de yoğun bir şekilde işlerine odaklanmışlardı. Birazdan tüm müdürler gelir derken kapı açıldı.
Kapı açılınca müdürler sırayla içeri girmeye başladılar. Ben de slayt ekranını kontrol ediyordum; herkesin yüzünde gergin bir ifade vardı. Masalarda, herkesin oturacağı yerlere isimleri ve bölümleri yazılmıştı. Bu düzenin yeni patron için yapıldığı belli oluyordu, çünkü biz zaten birbirimizi ve hangi bölümde çalıştığımızı biliyorduk. Doğan Bey’in ismi masanın baş köşesinde duruyordu. Onun yanında ise “Demirkan Boz” yazıyordu.
Kapı tekrar açıldığında Doğan Bey’i görünce ekranın önünden ayrılıp ona gülümsedim. Bana hep bir baba gibi yaklaşmıştı; ona minnet duyuyordum.
“İki senedir çalıştığın şirketimizde kendini geliştirmek için çok uğraştın, kızım. Bugün kendini kanıtlama günü. Başarılar dilerim,” dedi. Doğan Bey’e içten bir tebessümle “Teşekkür ederim, Doğan Bey,” diye karşılık verdim. Can ekran ayarlarını kontrol ederken, Doğan Bey de kendi sandalyesine oturmuştu. Şu an herkes tam yerinde görünüyordu.
“Oğlum Demirkan Amerika’dan ani bir kararla döndü. Bugün toplantıda bizimle olacak. Şirketteki hisseleriyle CEO olarak aramıza katıldı,” diye ekledi Doğan Bey. “Bu sunum toplantısı öncesinde tüm müdürler buradayken bir tanışma yapabiliriz.” Doğan Bey’in sözleri herkes tarafından onaylandı ama yeni patronla tanışmış olanların yüzlerinde beliren gergin ifadeler dikkatimi çekti. Ben de ekrandan uzaklaşıp ismimin yazdığı yere yürüyerek sandalyeme oturdum. Tanışma faslının kısa sürmesi benim için iyi olacaktı; sunumumun araya karışmasını istemiyordum.
Kapının açılmasıyla yeni CEO’nun geldiğini anladım. Tüm müdürler, ciddileşerek sessizce gelen adama bakıyorlardı. Arkamı dönmek istemedim; zaten sandalyesi hemen çaprazımda duruyordu.
Yankılanan tok ayak sesleri çaprazımdaki sandalyenin önünde durdu. Kafamı kaldırmadan pahalı bir gri takım elbise görüş açıma girdi. Şık ayakkabılarıyla odada belirgin bir etki yaratıyordu. İstemeden de olsa başımı tamamen ona çevirdim. İşte o an, nefesim boğazımda düğümlendi.
Bu, otel yatağında bıraktığım adamdı.
Hemde bu sabah!
Yutkundum ama boğazım kurumuştu. Öksürmemek için tüm gücümle kendimi tutmaya çalıştım ama vücudum sanki buz kesmişti. Kafamı hızlıca başka bir yöne çevirdim ve saçlarımı düzeltir gibi yaparak abuk sabuk hareketler sergiledim. Öksürük geri gitmeden beni esir alınca birkaç kez öksürmek zorunda kaldık. O ise babasıyla konuşuyordu; şaşırtıcı bir şekilde hâlâ bana bakmamıştı. İçimden bir ses, hâlâ kaçma şansım olup olmadığını sorguluyordu. Gözlerim istemeden kaçmak için kapıya kaydı. Asistanım Can’ın bana şaşkın bakışlarını gördüğümde aptalca bir şey yapmamam gerektiğini anladım. Ayağa kalkıp çaktırmadan kapıya koşabiliyor muyduk?
Tam o anda, Demirkan’ın sesi yarıda kesildi. Babasıyla konuşurken bir şey onu duraklatmıştı. Yavaşça başımı kaldırdım ve gözlerimizin kesişmesiyle zaman durdu sanki. Demirkan’ın yüzündeki şaşkınlık, donmuş bir ifade halini almıştı. Ancak birkaç saniye içinde kendini toparladı ve konuşmasına kaldığı yerden devam etti. Elim ayağım titrerken defalarca yutkunup ondan başka her yere bakmaya çalışıyordum.
Tüm gücümü toplayarak derin bir nefes aldım. Artık kaçacak yer yoktu. Babasıyla konuşması bitene kadar ayakta duran Demirkan, nihayet sandalyesine oturdu. Konuşulanlara odaklanmaya çalışsam da kafamda dönen tek bir soru vardı: Bu karmaşadan nasıl çıkacaktım?