YEDİNCİ BÖLÜM

1311 Kelimeler
Merakım mı daha baskındı yoksa korkum mu? Yaklaşık yarım saattir başında bekliyordum ama uyanmak şöyle dursun yattığı pozisyonu bozmamıştı bile. Artık pes etmiştim ve sıcağında mayıştırıcı etkisiyle uyku olağanca ağırlığıyla zihnime baskı kurmuştu. Kalmak ve soru işaretlerini gidermekle, başka bir sınıfa gidip uyumak arasında bocalıyordum. Burada daha fazla kalırsam uyuyakalacağımı da biliyordum. Esneyerek ayaklandım ve kapıya doğru yürüyerek valizi bıraktığım yerden aldım. Elimi kapı kulpuna götürdüğümde deja vu yaşayarak arkamı döndüm. Bu sefer uyanmamış, tek kelime etmemişti. Sıkıntıyla önüme döndüm ve cam kapıyı aralayarak dışarıya süzüldüm. Koridora çıktığımda bile sıcaklık derecesini düşürmüş, hafif bir soğukluk gezinmişti bedenimde. Kim bilir dışarısı ne derece soğuktu? Arkamdan kapıyı kapayarak koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladım. Sanki her adımımda ısı derecesini düşürüyor, bütün hiddetiyle bedenimi istila etmek istiyordu. Üzerimdeki ince monta hayıflanarak baktım. Sonunda dış kapıya geldiğimde hızla açıp çıkmıştım. Rüzgar tenimi ısırmak için gecikmedi. Olağanca şiddetiyle esiyor, bedenimi titretiyordu. Elimdeki valizle ne kadar hızlı yürünebilirse, o denli hızlı yürüyerek iletişim fakültesine vardım ve güvenliğe öğrenci kimliğimi göstererek içeri girdim. Buranın da dışarıdan farkı yoktu, sadece şiddetli rüzgarı eksikti. Zemin kattaki sınıfların soğuk olacağını tahmin ettiğimden ikinci kata çıktım asansörle. Üşüyen kollarımı soğuk ellerimle ısıtmaya çalışarak en yakındaki sınıfa girdim ve soğuğu engelleyebilirmiş gibi hemen ardımdan kapıyı kapadım. İçerisi sıcak olmasa da ılıktı. Bu bile beni sevindirdi. En arkadaki sıralardan birine oturdum, valizimi açarak içinden bir mont çıkardım ve üzerime örttüm. Bu montu neden kütüphanede, dışarıya çıkmadan önce giymeyi akıl etmediğimi düşünerek hayıflandım. Hiç değilse şimdiki kadar üşümezdim. Telefonumun titreşimiyle bakışlarım ekrana düştü, abim arıyordu.  Abim geçen yıl evlenmişti, benim üniversiteye başladığım sene. Evden ayrılalı iki sene oluyordu ama bu yıl bizim evin yakınlarında bir ev tuttuğunu duymuştum. Telefonu sessize aldım. Başımı duvara yasladım ve gözlerimi tamamen kapadım.  Ne zamandı?  Hep bu zamanlarda hatırlarım en umutsuz gecelerimi. En acı hatıraları kilitli tuttuğum çekmecelerden yere döker zihnim.  En acıtan anılarımı. Ne zamandı? Sanırım liseye yeni başlamıştım, on üç yada on dört yaşlarında olmalıyım. Annem ve babam uzun bir süredir şehir dışındaydı bu yüzden evin tüm yükü üzerimdeydi. Abim dışında bir erkek kardeşim daha vardı ve tabii bir de ablam olmak üzere dört kardeştik. Ablam on yıl kadar önce evlenmiş ve çoktan yuvasını kurmuştu. Bu yüzden evde sadece üçümüz olurduk, abim ben ve benden iki yaş küçük olan erkek kardeşim. İki erkeğin dağınıklığını toplamak zordu, artı yemek sorumluluğu da üzerimdeydi. Okuldan gelir gelmez yemek işine soyunuyor ardından da bulaşığın ardından ders çalışıyordum.  Yine öyle bir gündü. İkindi vakti okuldan gelmiştim. Abimi evde bulduğumda çok sinirliydi. Ben üzerimi değiştirip evi toplamaya çalışırken sürekli peşimde dolaşıyor ve emirler yağdırıyordu. Onu şuraya koy, şunu getir bunu götür.  Üzgünüm, emir almaktan hiç hoşlanmam. Ama abim emir vermeye bayılırdı, çevresine karşı üslubu hep bu şekildeydi.  Sonra şey oldu... Çöpü dökmüştüm ve acelem olduğu için kovayı yerine bırakıp diğer işlere dönmüştüm. Tam hatırlamıyorum ama abim çöp kovasını eline almış ve peşimden gelmişti. Dibindeki suyu işaret ederek, "Bunu dök!" dedi. Bu kadar basit bir şey... Onu nasıl böyle sinirlendirebilirdi?  Çok fazla üzerime geldiği için ve o an işim olduğu için, onu daha sonra dökeceğimi söylediğimde, direterek şimdi dökmemi emretmişti. Sahi... Bu çabası bile zalimlik değil miydi? O an bana yardımcı olabilirdi, abimdi neticede. Ama o erkek kadın ayrımının kıyısındaydı ve ona göre kadın sadece hizmetçilik yapmak için doğmuştu. Onu bu sefer alttan alamamıştım, ben de sonra dökeceğim konusunda direttim ve yatak odasına girdim. Bu sefer ondan kaçmayayım diye yatağın üzerine çıkmıştı, gözleri öfke saçıyordu. Biraz daha diretirsem bana saldıracağını biliyordum. Bu yüzden elindeki çöp kovasını alarak mutfağa ilerledim ve lavaboya döktüm. Arkamı döndüğümde gözlerindeki öfke oklarını gördüm. Hep sinirlendiğinde yaptığı gibi dilini ağzının içinde ikiye katlamış ve üzerime saldırmıştı. Bahanesini ise sonradan öğrenmiştim. Çöpün dibindeki suyu tuvalet yerine lavaboya döktüğüm içindi bu şiddet.  Bahanesi buydu. Keşke... Keşke daha geçerli bir sebep bulsaydı. O zaman... Belki o zaman canım bu kadar yanmazdı. Ben ona karşın çok güçsüz ve zayıftım. Ne kadar darbelerine karşı koyarsam koyayım beni kolaylıkla alt etti. Sinirliydi ve sinirini benden çıkaracak bir bahanesi olmuştu. İlk değildi, son da olmayacaktı. "Bırak," dediğimi hatırlıyorum. Onu neyle tehdit edeceğimi bilmiyordum. Annem babam şehir dışındaydı, kardeşim ise henüz eve gelmemişti. "Bırak... Yoksa çığlık atarım. Herkes başımıza toplanır." "Atsana," dedi yine dilini ikiye katlayarak. Allah biliyor ya, ondan zerre korkmuyordum. Şimdi düşünüyorum da, ona karşı koymam ona değişik bir zevk veriyordu.  "Bağırırım,"  Elleri bu sefer boğazıma sarıldı ve sıkmaya başladı. "Hadi bağır," dedi gözlerindeki tehlikeli parıltılarla. "Öldürürüm seni." Ben o gün bağırmadım. Öldürmesinden korktuğum için değildi, cesaret edemediğimdendi. Çünkü bağırırsam sebebim ne olursa olsun, annem bana yırtık diyecekti. Bağırıp herkesi başıma topladığım için ahlaksız olacaktım babamın gözünde. Bana oruspu diyecekti. Yine kimse tarafından savunulmayacaktım.  Kendi kendimi bile savunamıyordum ki, çünkü savunmamı kimse dinlemeyecekti. Sanırım hep bu şekilde bastırıldım. Annem, babamdan veya abimden şiddet görmeyi bana normal bir durum olarak algılatmak için elinden geleni yaptı. Zamanında ablama da yaptıklarını söyledi. Ama ben bir türlü kabullenemedim, çünkü bu durum normal değil, dehşet vericiydi. Hayır anne, yalan söyleme bana. Bu doğru değil, ablama yapmaları bana da yapacakları anlamına gelmez. Ne yaparsam yapayım, nasıl düşünürsem düşüneyim bunu normal karşılayamıyorum anne. Sanırım son anda erkek kardeşim gelmişti ve abimi almıştı üzerimden. Tuhaftı, ağlamamıştım. O zamanlar hissizliğimin en yoğun olduğu dönemlerdi. Ertesi gün sol gözüm şiş bir şekilde okula gitmek zorunda kaldığımda bile ağlamamıştım. Ve o gün, bu acı tecrübeleri ilk kez bir arkadaşıma anlattım. O gün anladım... Birine anlatmak... Rahatlatıyordu. Bu gün de yine o anlatma ihtiyacıyla dolup taştım. Abim iki defa aramış ve sonra aramaktan vazgeçmişti. Sanırım anne ve babamı neden üzdüğüm konusunda bir nutuk atmak istiyordu. Onunla uzun bir süredir aramızdaki bağları koparmıştım ama o inatla o zehirli bağları kesip atmıyordu. Parmağım, telefon rehberimdeki tek bir kişi de durdu. Ayşenur.  Liseden beri güvendiğim sayılı insanlardan biriydi. Şu an farklı üniversitelerde olsak da sadece onunla arkadaşlığım sürüyordu. Tek arkadaşımdı. Saate gözüm takıldı, gece ikiye geliyordu.  Boğuluyordum ve onunla konuşmak istiyordum.  "Uyanık mısın?" diye mesaj attım. Bir dakika sonra "evet" mesajı üzerine onu aramıştım. "Efendim," diye açtı telefonu. "Müsait miydin? Seninle biraz konuşmaya ihtiyacım var." "Müsaitim de... Şimdi bir kitap okuyorum, önemli mi?" "Biraz... Bazı olaylar oldu." dedim kırık bir sesle. "Seni yarın arayacağım, olur mu?" Dudağımı ısırdım ve gözlerimi kırpıştırdım. "Elbette," "Görüşürüz, üzme kendini." Bir süre kapanan telefona baktım. O da haklıydı, sürekli benim sorunlarımı dinlemek zorunda değildi. Artık bu sorunlarla kendi içimde baş etmeyi ve halletmeyi öğrenmeliydim. Gözlerimden akan yaşları sildim. Ağlamamalıydım, güçlü olmalıydım. Oysa o zamanlar bilmiyordum ağlamanın güçlülük addedildiğini. Bana O öğretmişti. Ağlamak zayıflık değildi, ağlamak bir lütuftu. Gözlerimi kapadım ve üzerimdeki monta irkilerek daha sıkı sarıldım. Uyumalıydım.  Uyursam geçerdi. "Aptal." Rüya mı görüyordum? "Aptal, aç şu gözlerini." Bu nasıl bir rüyaydı, karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. "Sana sadece aptallar gidip bu soğukta sınıfta uyur demiştim değil mi?" Gözlerimi hızla araladım. Ses çok yakından geliyordu, kulağımın hemen dibinden. Fakat dönüp bakmak için bile enerjim yok gibiydi. Ama tedirginliğim yorgunluğumu yendi ve hemen yanımda oturan ona baktım. Onat'a. Aramızda hadsiz bir yakınlık vardı, kollarını bedenime sarmış başını ise boynuma gömmüştü.  Bedenim uyuşmuş olsa gerek, panik duygusunu bile hissetmedi. Kendimi geriye çekmek, ondan uzaklaşmak istediğimde izin vermemişti. "Ne yapıyorsun?" diye sordum hırıltılı bir sesle. "Belli olmuyor mu?" Başını omzumdan kaldırarak gözlerime baktı. "Seni ısıtmaya çalışıyorum." Zihnim bilinçsizliğini geride bırakıyor, yavaş yavaş gerçekliğe açılıyordu. "Beni nasıl buldun?" diye sordum başımı geriye çekerek. Zira tek hissedebildiğim oydu. Bedenim uyuşmuş, benden ayrılmıştı sanki. "Önemli olan bu mu?" diye sordu kızgınlık dolu bir sesle. "Kendini öldürmeye mi çalışıyorsun? Nasıl bu soğuk sınıfta uyursun?" Yutkundum. "İyiyim ben." Güldü. "Bok iyisin." Nefesi hemen kulağımdaydı. Kolları beni ısıtmak için sırtımda ve kollarımda geziniyordu. Beni nereden bulmuştu, neden bulmak için aramıştı, kimdi, derdi neydi, ne istiyordu? "Sen kimsin Onat?" diye sordum uyuşukça, gözlerimi ela gözlerine dikerek. O da bana bakıyordu. "Önemli biri değilim." dedi. Dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Derin bir nefes aldım. Hala kollarının bedenimde gezinişini ve aramızdaki hadsiz yakınlığı sindirmeye çalışıyordum. Ve bedenimin bir türlü panik olmayışını. "Ama ben..." dedim yavaşça. "Kim olduğunu öğrenmek istiyorum." "Belki," dedi dudakları hafifçe kımıldarken. "Belki bir gün öğrenirsin kim olduğumu."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE