BİR PORSİYON DAYAK

3458 Kelimeler
——— • 🌹 • ——— "Selamünaleyküm Şahin amca! Kolay gelsin." Fikret elleri eşofmanının cebinde yaylana yaylana lokantadan içeri girdiğinde kapı dibinde oturan iki ihtiyardan başka kimse yoktu dükkanda. "Ooo aleykümselam Fiko, geç otur. Baban nasıl?" "İyi işte buralarda. N'olsun?" Elinde limon kolonyasıyla gelip Fikret'i kolonyaya boğmuştu hemen iki arada bir derede. Pandemiden sonra geleni gideni dezenfekte etmek alışkanlık olmuştu onda. "İyi mi? Ulan iki gündür pimi çekilmiş bomba gibi geziyor adam. Az önce cumadan geldim. Cemaat bile yanına yanaşamıyor. Ne yaptın da sinirlendirdin gene adamı?" Gülerek sorduğu bu sorular Fikret'i rahatsız ettiyse de Şahin amcasını gerçekten sevdiği için (ve onun bu sorularda kesinlikle bir art niyeti olmadığını bildiği için) ters bir şey demekten kaçınarak "Her zamanki babam işte Şahin amca, çok da şey yapmamak lazım. Ezelden sinirli adam. Doğuştan her şeye tepkili. Biz onu öyle kabul ettik artık." diye ustaca kestirip attı. Bu ağırbaşlı cevap Şahin Usta'yı tatmin etmişe benziyordu. "Bahadır nerede Ustam? Mutfakta mı?" Şahin Usta yerinden kalkıp içeriye doğru hareketlendi bunun üstüne. "Menüyle uğraşıyordu içeride, dur çağırayım. Bahadır!! Bahadır gel oğlum! Fikret geldi." Bir dakika sonra Bahadır üstünde beyaz önlük, elinde menüyle çıkagelmişti. "Ooo Fiko! Hoşgeldin kardeşim, nasılsın? Bugün biraz daha iyi gördüm seni. Gözünün şişi falan inmiş. Canlanmışsın biraz." dedi omzunu pat patlarken. Elleri et kokuyordu. Ama yadırgamadı Fikret. Emeğin kokusuydu bu. Daha kendi hayatında bir işe yaramayan birinin bunu yargılamaya hakkı var mıydı ki? Belki yanlıştı düşüncesi ama Fikret her durumda böyle düşünmekten kendini alamıyordu işte. "İyisin iyisin..." Bahadır'dan iyi moral veren yoktu Fikret'e bu mahallede. O olmasa psikolojik çöküşlerinin %80'ini falan NAH atlatırdı herhalde. Serkan şom ağzıyla insanlara moral olmakta çok kötüydü çünkü. Fikret bu ilgiye karşılık, biraz mahcup "Sağ ol kardeşim. İyi uyudum." dedi. Kâbusları hesaba katmıyordu tabi. "Uykuyu falan bırak da şimdi... Bu kardeşin ne yaptı ona bak." Bahadır elindeki renk patlamasına uğramış menüyü masaya bırakırken pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. "Eee hep Serkan büllüğü mü fikir bulacak? Bu sefer de ben buldum mis gibi ticari fikir." Fikret meraklanmıştı. Bahadır çok nadir fikir belirtirdi. Çünkü genelde grubun beyni görevini Serkan ve Fikret üstlenirdi. Fikret'in tembel olduğu zamanlarda da Serkan. Yani genelde Serkan... Aslında hep Serkan. "N'oldu lan? Ne fikri? Anlat bakayım şunu güzelce." Bahadır, ağzı kulaklarında anlatmaya başladı ✨muhteşem✨ fikrini: "Abi biliyorsun ki bizim dükkan genel hava olarak pek genç müşteriye hitap etmiyor. Ben de daha fazla müşteri çekmek için kolları sıvadım. Tabi tek başıma değil, pederle de konuştuk. Birkaç hafta önce bir reklamcıyla anlaşmıştık zaten menü için. Birkaç küçük ekleme çıkarma yapıp yolladım istediğim şekli. Sağ olsunlar bugün göndermişler menüleri, tam istediğim gibi olmuş. Hele bir de iki yeni tatlı eklettim ki üff... Asıl bomba orada! Birine senin, öbürüne de Sibel'in adını koydum." "O niye lan?" Fikret bundaki amacı anlayamamıştı. İnsanların kendi adını taşıyan bir tatlıyı yedikleri düşüncesi garip gelmişti bir an. "Abi işte anı gibim, böyle hatıra gibim bir şey olacak. Zamanla mahalleden başka kişilerin de ismini ekleyeceğim falan... Tabi dükkan tarihî olunca klasiklerine dokunamıyoruz. 50 yıllık köfteci sonuçta. Ama tatlılar için bunu düşündüm. Nasıl fikir? Güzel di mi?" Menünün son sayfasını açıp Fikret'in önüne itti. "Bak sana dediğim tatlılar da bunlar..." İşaret parmağıyla bahsi geçen tatlıları gösterdi hevesle. Bunlar öyle ahım şahım kadayıf, katmer çeşidi falan değildi. Hatta çarşının incisi Köfteci Şahin'in ruhuna pek de uymayacak tarzda, basit kavanozda magnolia tatlılarıydı. Şahin Usta gibi gelenekçi bir usta nasıl olmuştu da buna müsaade etmişti hiç anlayamamıştı Fikret. Biraz daha inceledi. Muzlu & kakaolu magnolianın altında FİKO, çilekli & ahududulu magnolianın altında da SİBEL yazıyordu. Ciddi ciddi tatlıya insan adı vermişti bu Bahadır. "Nasıl olmuş abi? Çok yenilikçi fikir di mi? Dükkanın sosyal medya hesaplarında da paylaşacağım bunu. Bence çok havalı..." Bahadır kendince Sibel'e jest yaptığını sanıyordu ama Fikret'in kafasında o iş öyle görünmüyordu. Hem de hiç. "Havalı diyosuun..." Fikret bir süre tatlılara düz düz baktıysa da, bu 'gereksiz' jeste karşılık tepkisini yumuşatamayacaktı. Çünkü dost acı söylerdi. "Siktir lan oradan!" Bahadır dumura uğramıştı: "N-Niye abi ya?! N'oldu ki?" Minnoş kalbi taş atılan cam misali dağılan Bahadır çocuk gibi dudak bükerken, Fikret burun kemerini sıktı sabır dilenerek. Bunu ona (daha fazla kırmadan) nasıl açıklayacağını bilmiyordu. O yüzden bildiğinden şaşmadı. "Acısa da öldürmez" metodu her zaman işe yarardı çünkü: "Dallamaya bak ya... Tatlısına bacımın adını vermiş. Ulan şimdi elin adamı gelip 'Yeğenim bize oradan bir porsiyon Sibel yolla!' dese ne olacak? Kamera şakası mı lan bu? Nereye el sallıyoruz? Çabuk kaldır Sibel'i menüden. İzin vermiyorum, o kadar." Bahadır'ın kafası daha yeni yeni basmaya başlamıştı. Anlayınca o da hak verdi Fikret'e. "Aaa... Haklısın abi ya. Hiç o yönden düşünmemiştim. Ben... jest olsun diye şey et-" Fikret uzanıp omzunu sıktı Bahadır'ın. "Şey etme işte Baho tamam abi, ben biliyorum ben seni. Açıklama kendini oğlum. Kaldır isimleri, bitsin gitsin. Hem ben buraya senle konuşmaya geldim. Tatlı matlı dedin hepten kafamı karıştırdın. Geç otur şuraya, önemli bir şey konuşmamız lazım." "Önemli mi?" Bahadır az önceki travmayı çabuk atlatmış gibiydi. Merakla bir sandalye çekip Fikret'in karşısına oturmuştu hemen. "N'oldu abi? Dünkü olayla mı ilgili? Azer'le mi itiştiniz yoksa gene? Ne dedi? Bir şey mi dedi? Gerçekten Sibel'e mi yazıyormuş? Ne öğrendin? Kalk gidelim basalım otoparkı!" Bahadır iyi adamdı, hoş adamdı. Ama bir kusuru vardı: Dehşet bir hızda kendi kendini gaza getirebiliyordu. Testosteron oranı Serkan'la Fikret'in toplamından bile fazlaydı. Belki de aralarında en kıllı olanın o olması da bundan sebepti. Fikret düşüncelerini kendine saklayıp onun dikkatini bir yöne çekmek için ellerini çırptı. "Baho! Lan Baho! Bi' sakin olsana oğlum. Kavga etmedim kimseyle merak etme." "E ne oldu ya o zaman?" Fikret işte o zaman Sibel'i ve onun adını sır gibi sakladığı gizemli sevgilisini anlattı Bahadır'a. Gerçi bu telefon alma mevzusundan dolayı biliyordu Bahadır olayı ama mektup işini o da yeni öğreniyordu Fikret gibi. "Vay başımıza gelen... Aşk mektubu mu yazmış bi' de lavuk?" "Aşk mektubu deme şuna aga bak ayar oluyorum, kafa atıcam duvara şimdi!" diye yükseldi Fikret. Eli ayağı titriyordu mektup gözünün önüne geldikçe. Gözünden sakındığı, her gün okula geç kalmak pahasına lisesine götürüp getirdiği, şehir dışına gitmesin başına iş gelir kahrolurum diye düşünüp üniversite için bile burayı yazdırttığı kız kardeşi Sibel... onun gözlerinden uzakta, gizli gizli, karşı cinsten biriyle aşk yaşıyordu iyi mi? Fikret o kadar direnmişti ama yine de kaçamamıştı işte korktuklarından. Elin oğlu gelip bulmuştu kardeşini. Kaçınılmaz olan an be an yaklaşıyordu. Annesinin ölümünden sonra kopmamak için var gücüyle direndiği kız kardeşi, şimdi bir başka erkeğe doğru kayıp gidiyordu ellerinden. Ve bu Fikret'i kahrediyordu. Bir abi olarak en acı günü bugün olsa gerekti. "Bi' de buluşmaya çağırmış ha? Saat 4'te çamlıktaki parkta buluşup ne yapacak bunlar abi? Allah'tan erken davranıp almışsın mektubu da Sibel bacım görmemiş. Saat 4 olunca bi' gidelim çamlığa. Nasılsa mektubu yerinde göremeyince gidecek o lavuk da... O kızı beklerken biz de onu yakalayıp yer misin yemez misin, bir güzel döveriz ha? Nasıl fikir?" "Bok gibi fikir." Fikret hayatında belki ilk kez aklı selim olmayı denedi: "Yok abi, sakin olmamız lazım. Sibel'e söz verdim onu üzmeyeceğim diye. Şimdi lavuğu döversek kız üzülür. O da bana yaramaz. Bu işten başka bir şekilde çıkmam lazım benim. Ama nasıl?" Elini masaya vurdu bir an hırsla. "Ulan!" Öyle sert vurmuştu ki, ön tarafta kamelyanın altında oturan dayılar başlarını ondan tarafa çevirmişlerdi. Ama Fiko'yu mavi eşofmanından tanıyıp Fıstıkçı Sami'nin atarlı oğlu olduğunu anlayınca ses etmemişlerdi. Sonuçta deliyle uğraşılmazdı. "...Sanki hiç derdim yokmuş gibi bir de bu Azer puştuna kafam takıldı iyi mi?" "Ona niye kafan takıldı be?" Fikret'in sinirleri gene tepesine çıkmıştı. Zaten ırsi olarak sinirli adamdı. Bir de aklına Azer gelince iyice sinirleniyordu. "Niye olacak? Herif sanki gökten vahiy inmiş gibi askerden gelir gelmez karşımdaki otoparka ortak oldu. Yetmezmiş gibi, Kartal abisiyle beraber kaçak dövüşten, bahisten vurduğu paralarla altına araba çekti. Şimdi de ahkâm kesiyor, mahallenin abisi benim diye kasıla kasıla dolanıyor puşt. Bana da durup durup laf çakıyor. Allah'ın belası..." "Ne diyor ki abi?" Fikret burnundan soluyordu: "Adama 'Hayırlı olsun.' diyorum. Teşekkür etmek şöyle dursun, 'Bundan sonra olsa olsa seninle merhaba merhaba!' diyor bana şarkıyla. Asıl ben sana merhaba merhaba lan, it! Bi' de ben giderken arkamdan 'Gidiyoruz kiminin hoşuna, kiminin zoruna.' demez mi? Bak bak bak... Lafa bak." Bahadır, kardeşinin gördüğü bu insanlık dışı (!) muameleye gülmemek için kendini tutup -lokantanın sıcağından olsa gerek- alnındaki boncuk boncuk terleri silerken, bakışları bir anlığa giriş kapısına kaydı. Gelenler olaydı. "Selamünaleyküm Şahin Usta!" "Hah! İti an çomağı hazırla. Azer puştuyla saz ekibi geldi. Fiko, aman deyim bakma o tarafa abi. Keyfimiz kaçmasın." Fikret yüzünü asıp Bahadır'ın tüm uyarılarına rağmen yine de omzunun üstünden kapıdan tarafa çevirmişti bakışlarını. Azer'in ezici, üstenci, piçimsi sırıtışı ve zafer edasıyla kısılan gözleriyle karşılaşınca da siniri beynini zonklatmaya başlamıştı gene. "Bunlar da götte don gibiler birader. Her gittiğim yere peşimden geliyorlar. Hayır... Mahallede lokantaya kıran mı girdi amına koyayım? Akif amcanın yerine niye gitmiyorlar? Bak, Baho sana söylüyorum bunlar kesin nispet yapmaya geldiler buraya. Kessin! Görgüsüz zaten bunlar. Tabi... Sonradan görme olunca... Çok da şaşmamak lazım." "Abi ne diyorsun ya? Hiç anlamıyorum." Bahadır gür kaşlarını garip bir açıyla kaldırırken "Neyin nispetini yapmaya gelmişler?" diye sordu gayriihtiyari. O an araba mevzusunu daha anlatmadığı geldi Fikret'in aklına. Azer, Bahadır'ın almayı düşündüğü arabayı almıştı bugün. "Ha o mu? Şey ya... Üzüleceksin kardeşim ama demezsem de olmaz. Senin Passat'ı almış bu atamayan otopark mafyası. Satılık tabelasını çıkarırlarken gördüm. Araç sahibiyle el sıkışıyorlardı." Bahadır dünyası başına yıkılmış gibi "Ne?!" dedi şok içinde. Fikret onu onaylamaktan başka bir şey yapamamıştı. "Nasip değilmiş be kardeşim. Daha güzelini buluruz sana." diye boktan bir teselli vermeye çalıştı bir de ama Bahadır'ın yüzü düşmüştü çoktan. Tadı kaçmıştı çocuğun. Ve onun aksine Fikret moral vermek konusunda çok da iyi değildi. Uzun dakikalar süren suskunluğun ardından "Siktir et... Zaten vuruğu vardı." dedi Bahadır, acısını içine gömmeye çalışarak. "Ama yani... Aylardır orada yatıyordu o araba. Şimdi mi alası gelmiş? Kartal abiye söylemiştim ben ayrıca o arabayı almak istediğimi. Delikanlılığa sığar mı onun bu yaptığı?" "Sığmaz. Sığmaz tabi de..." Dükkanın ahşap çerçeveli camlı kapısın açılışıyla beraber, çan sesi eşliğinde Serkan girdi bu sefer lokantaya. İçeri girer girmez donup kalmıştı. Dükkanın bir ucunda Azer ve yancıları, öteki ucunda da kendi elemanları uslu uslu oturuyorlardı. Olacak şey değildi. "OO MAY GAT!! Diyorum sayın seyirciler... Ağlamak istiyorum, ağlayamıyorum!" Masaya gelirken salak saçma serenatlarından birini yapıyordu yine. Fikret'in tepesini attırmıştı iki dakikada. "Serkan bak zaten gerginim. Ayağa kalkarsam ayakkabımı ağzına sokarım, beni delirtme." Bu sert çıkışın üstüne sırıtan Serkan, iki eli havada, teslim olmuş gibi geçip oturdu masaya. Üçlü tamamlanmıştı sonunda. "Hayırdır lan? Boş gezenin boş kalfası? Bu saate kadar 3 kere gelmen gerekiyordu buraya. Köfte için kıyma sipariş etmiştik, getirmedin kaç saattir. Ne işin vardı?" diye sordu Bahadır. Bu araba mevzusundan sıyrılmak istiyordu. Yoksa dağılacaktı. "Ya beyler... Beni bu kadar özleyeceğinizi bilsem, inanın götünüzden ayrılmazdım. Duygulandırmayın lan beni." Serkan kulağındaki küpeyle oynarken Fikret onun gözlerinde yanıp sönen ışıltılardan bir boklar yediğini anlamıştı hemen. "Gene ne oldu lan?" Serkan bu sefer çok direnmedi yediği boku anlatmak için. Zaten yakında kulaktan kulağa yayılır, Fikretler de öğrenirdi. "Ethem amca beni işten kovdu." Bahadır 'Biliyordum.' dercesine kıs kıs gülerken, Fikret olayın iç yüzünü anlamak istiyordu. "Sebep?" Serkan gibi laf cambazı bir adam nasıl olmuştu da ikinci hafta işten kovulmuştu? Merak ediyordu. "Önüme bütün kaburga koydu, kes dedi. Ne bileyim ben? Hayatımda kaburga mı kesmişim? Uğraştım didindim, olmadı. Sonra Usta Cuma'dan geldi. 'Bu ne böyle? Eti mundar etmişsin. Nineme versem senden iyi yapardı. Sik kırığı!' falan filan deyince... Kendimi kaybetmişim arıza çıkarttım. En son kangal sucukla dövüyordu beni Ethem amca. Sağ olsun, esnaf kurtardı." Bahadır sanki az önce almak istediği arabanın baş düşmanlarına satıldığını öğrenip yıkılmamışçasına kahkahalarla masaya yığılırken, Fikret ne diyeceğini bilemiyordu. Serkan iş lazım deyince, Ethem Usta babasının yakın arkadaşı diye ilk ona gitmiş, bir de Serkan'a kefil olmuştu. Hatta yalanın sağlığa zararı mı var anasını satayım, diyerekten onun daha önce Nusret'te falan çalıştığını bile söylemişti. "Anlayacağınız, benim kasaplık kariyeri de başlamadan bitti arkadaşlar. Çalışacak sektör de kalmadı ki anasını satayım! Kızmayın ama Jigololuk mesleğine daha sıcak bakıyorum şu an." Fikret uzanıp Serkan'ın ensesine bir şamar patlattı. "Başlatma jigololuğuna! Bu sana son kefil oluşumdu Serkan. Bitti, daha yok. Senin yüzünden esnafla aram bozulacak puşt!" Serkan acıyla ensesini tutarak geriye yaslanırken kasa tarafında elinde tepsiyle bekleyen garsonlardan birine üç tane çay işareti yaptı. Garip bir şekilde garson da hemen anlayıp çay ocağına yollanırken Serkan da sanki az önce ensesine şaplak yememiş gibi özgüvenli, konuşmaya devam etti: "Fiko bak ayıp oluyor abi insanların içinde." Göz ucuyla Azer ve yancılarının oturduğu masayı işaret etti. "Bu yaşıma gelmişim, anamdan bir fiske tokat yememişim. Senden bi' röveşata yemediğim kaldı. Ayıptır ama ya! Hem... İnsan düşmanının yanında dostunu döver mi lan? Terbiyesiz." Hem suçlu, hem güçlü... diye geçirdi içinden Fikret. Bazen Serkan'ın haklılığıyla nasıl baş edeceğini bilemiyordu. "Tamam lan, tamam. Uzatma." Serkan onun mahcubiyetinden yüz alarak sandalyesine daha da yayılarak oturdu. Biraz sonra çayı da önüne gelince, sanki dükkanın sahibi Bahadır değil de kendisiymiş gibi havalara girmişti. "Ee gençler? Hiç anlatmıyorsunuz. Haberler sizde." Fikret tek kaşını kaldırdı asabice. "Ne haberi? Ne duydun lan gene? Kimden duydun?" Serkan höpürdeterek çayından bir yudum aldıktan sonra, Sibel'e yazılan aşk mektubundan girip otoparktaki Passat'ın Azer'e satılmasından çıktı. Araya mahallede olup biten irili ufaklı bazı gereksiz olayları da sıkıştırmıştı tabi. Tam bir ayaklı gazeteydi. "ÇÜŞŞ!! Ethem Usta'dan dayak yerken bayıldın da astral seyahatte mi öğrendin lan bütün bunları? Müneccim misin Serkan? Yusuf Güney'i de gördün mü? Tövbe bismillah..." Bahadır şok içindeydi. Fikret ise yorumsuz. "Ya yok be oğlum. Dayağı yedikten sonra mahallede ufak bir gezintiye çıktıydım. Otoparka falan baktım, Passat'ın SATILIK tabelası kalkmış. Bi' Mürsel'i yokladım ne var ne yok diye. Fiko'yu sorunca mektup olayını anlattı. Sonra arabayı falan öğrendim işte... Öyle yani. Av köpeği gibi koklaya koklaya topladım bütün bilgiyi. Sonra hooop buradayım." Hayretler içinde ona bakan arkadaşlarına karşı çayından bir yudum daha aldı yeniden konuşmadan evvel: "Oğlum o değil de... Bizim üstümüzde nazar var nazar. Anneme diyeyim de bize bir kurşun falan döktürsün. Bu nedir ya? Ne plan yapsak götümüzde patlıyor anasını satayım. İki ay önce halka arzdan aldığımız hisse vardı ya..." "Eee?" dedi Fikret. Parayı kendi cebinden vermişti Serkan'a git hisse al diye. Serkan dayak yememek için Bahadır'dan tarafa yanaşarak "...Baya bildiğin çakılmış abi." dedi. Başını ellerinin arasına saklamıştı ama Fikret vurmadı ona bu sefer. "Ocağımı kuruttun şerefsiz! Hani lan o hisse tavan yapacaktı? Zengin olacaktık? Bi' de 'Ben ekonomistim, verin bana yetkiyi görün etkiyi.' diye geziyordun, ne oldu yavşak? Gördün mü yarrağımın başını? Bahadır çak şuna bir tane." İçeride yarım saattir et tokatlayan Bahadır idmanlıydı tabi. "Hemen çakıyorum abi." Şak diye çakmıştı tokatı Serkan'ın ensesine. Serkan'ın kaçarı yoktu bugün epey hırpalanacaktı. "Ulan düşenin dostu olmazmış derlerdi de inanmazdım. Sabahtan beri şamar oğlana çevirdiniz beni be! Gelen vuruyor, giden vuruyor. Zaten sabah doldurduğum kupon da yattı. Dokunmayın lan bana!" dedi, biraz ağlamaklı. "Senin yatan kuponunu sikeyim, benim hissem çakılmış." dedi Fikret dertli dertli. Lokantanın içinde sigara içilebilse bir tane yakacaktı kederinden. "...İki elimiz var, bir siki doğrultamıyoruz amına koyayım." "Aga harbiden ya... Üzerimizde nazar var galiba ya." dedi Bahadır, Fikret'in dertli halleri -tuzu kuru olmasına rağmen- onun bile canını sıkıyordu. Bu kadar aksiliğe o da mantıklı bir açıklama bulamıyordu. "Bu kadar basiretsiz olunmaz ki ya. Tam düşmanımız askere gitti kurtulduk dedik; döndü burnumuzun dibindeki otoparka ortak oldu. Herifleri yasadışı dövüşten ihbar edelim dedik; maçlar iptal oldu. Kız kardeşimizi koruyalım dedik; isimsiz herifin tekine daha çok bağlandı. Neye elimizi atsak kurutuyoruz amına koyayım. Ne olacak lan bu işler böyle?" "Bir de borçların tahsil günü geldi aga onu atladın." diye ekledi Serkan bütün bunların üstüne tüy diker gibi. Fikret'in alev saçan gözleri yeniden Serkan'ı bulmuştu tabi bu sözün üstüne. "Ne diyorsun lan? Daha geçen 2700 lira vermedim mi ben sana? Üstüne de sen ekleyip 5000 yapacaktın. Yatırmadın mı parayı?" Hiçbir banka bu üçlünün sikindirik fikirlerine kredi vermediği için Fikret de Serkan'ın ipiyle kuyuya inme gafletinde bulunmuş ve meşhur bir tefeciden borç para almak gibi bir salaklık yapmıştı. Ve maalesef ki, esnaftan aldığı ufak tefek borçlar gibi değildi bu. Ödeyebileceği bir tutar hiç değildi. O yüzden, çok değil üç ay önce, seyyar köfteci açmak için aldıkları 50.000 lirayı 10 taksite böldürmüşlerdi. Başta Bahadırlar'ın dükkanından aldıkları köfteleri sahilde satmak üzerine kurulu masumane, ortak bir iş hayali kurmuşlardı ama o da daha kırkını çıkaramadan zabıtalardan koşarak kaçmak ve yakalanınca da seyyar arabaya mührü yemek gibi bir belayla son bulmuştu. Üstüne bir de mis gibi ceza ödemişlerdi. Kalan parayla para yapacak başka işlere ve borsaya yönelen Fikret ve Serkan... Kalkıştıkları her işte iyiden iyiye dibe batmışlardı tabi. Bir de her ay düzenli ödedikleri borcu artık geciktirmeye başlayınca da... "Abi yemin ederim üstüne ekledim. Parayı da yatırdım yatırmasına ama... Sergen abi kabul etmedi. Son iki taksiti geciktirdik diye borcu faize bindirmişler. '2000 lira fazla vereceksiniz bundan sonra.' dedi. Aldı parayı ama yine de 'Git haber ver ekürine bir dahakine eksik yollamasın parayı.' dedi." "Hay sikeyim!" Fikret'in öfkeli çıkışıyla lokantadaki bütün gözler onların masasına toplanmıştı. Şahin Usta kasa tarafından başını uzatıp "Hey hey! Gençler aile lokantası burası!" diye seslendiyse de Fikret onu duymamıştı bile. "Amına koduğumun ibneleri! Öyle kafaya göre borç arttırmak var mı lan? Bir de kendilerine delikanlı der bu yavşaklar! Hele o Sergen... Elime bir geçirsem var ya, kafasını koparacağım onun. Cengiz abinin adına konuşuyordur kesin puşt." Sinirden dizi titriyordu Fikret'in. "Abi sakin ol ya... Herkes bize bakıyor. Haberin olsun diye söyledim, delirdin hemen. Yarın gider konuşuruz Cengiz abiyle. Relakss yaa..." diye onu sakinleştirmeye çalıştı Serkan ama pek de işe yaramış gibi görünmüyordu. "Siktir oradan Serkan. Günümün içine sıçtın." O sırada arkadaşlarıyla köfte yiyip muhabbet ediyormuş gibi görünen Azer ise masaya oturduğundan beri zaten gizliden gizliye izlediği Fikret'e dikmişti yine gözlerini. Onların el kol hareketleriyle, hararetli hararetli ne konuştuklarını duymak için masadaki tuzluk olmaya razıydı. "Şafak? Ne konuşuyor oğlum bunlar?" diye fısıldadı biraz sonra ekürisinin kulağına eğilip. "Kavga mı ediyorlar, konuşuyorlar mı? Anlaşılmıyor amına koyayım." Şafak az önce içtiği ayranın bıraktığı bıyık iziyle "Bilmiyorum abi ve ilgi alanıma hiç girmiyor." diye cevap verdi. Huzurlu huzurlu köftesini yiyip arkadaşlarıyla muhabbet edecekti. Az önce Sibel'le telefonda görüştükleri için, günler sonra sevdiğinin sesini tekrar duyabildiği için şimdi tam anlamıyla aşk sarhoşuydu. Hiç boşu boşuna malum masanın derdini kendine dert edinemeyecekti. "Sen de boş ver abi. Bırak, yemeğini ye." Mürsel sağ olsun (!) gelip onları uyardığı için büyük bir felaketin eşiğinden dönmüştü Şafak. Mektubunun Sibel'e değil de Fiko'nun eline geçtiğini öğrenince hemen B planına geçmiş, Sibel'le başka bir yerde buluşma ayarlamıştı. Varsın kafadan kırık kayınçosu çamlıkta onu arasın dursun, hiç umrunda değildi. O keyifle köftesini yiyor, Fikretler'in dert kazanında fokur fokur kaynayan masasını izlerken keyifle, höpürdete höpürdete ayranını içiyordu. Ama onun aksine Azer gayet endişeli, meraktan çatlayacak gibiydi. Şafak, kuzeninin bu halinin tavrının sebebini az-çok sezebildiğinden, devam etti konuşmasına: "...Serkan'ın olduğu masada her türlü pislik dönebilir abicim. Hadi ben üç yıldır falan buradayım. Sen bunları çocukluktan tanımıyor musun? Bilirsin be Serkan'ın sağlam ayakkabı olmadığını." Kafa salladı Azer. "Orası öyle de..." Şafak -Serkan gibi bir bela mıknatısıyla gezdikleri için- hiç acımıyordu o masadakilere: "Bir kere elimi verdim donuma kadar aldı o piç benim. Allah Fikret'e sabır versin. Sen askerdeyken az karakola düşmediler bunlar Serkan yüzünden. En son bir seyyar köfteci açalım dediler. Onu da batırdılar. Bunların giriştiği hiçbir iş tutmuyor nedense. Kesin birinin ahını aldılar." Azer, Fikret'le konuşmak, derdi neyse beraber çözmek istiyordu ama bunları diyebilecek kadar bile yakın değildi onunla. Yakınlığı bırak, düşmanlardı be. Kavga etmeden ya da laf sokmadan iki çift söz bile edemiyorlardı birbirlerine. Hem kaldı ki, Azer daha birkaç gün evvelinden otoparkta söylediklerinden dolayı epey kırgındı ona. Ama aşkta gurur olmuyordu işte. Azer yine de ona posta koyan, kırıp döken adamı düşünüyordu günün sonunda. Düşman da olsalar... Delikanlı daha fazla yerinde duramayacaktı. "Şafak... Menüye baktın mı kardeşim? Ne güzel olmuş, yeni herhalde." dedi sonunda düşüncelerinden sıyrılırken. Şafak hemen menüyü uzandı. Her zamanki köfte menüsünü söyledikleri için basılı menüye bakmayı hiç akıl etmemişti. "Aynen abi güzel basmışlar, renkli renkli... Tatlı söyleyelim mi? Yemeğimiz bitti zaten." derken sayfaları hızlı hızlı çeviriyordu. Derken... Tatlı kısmına sevdiceğinin ismini gördü. Görmez olaydı. "Sibel yazıyor lan burada. Tatlının adını Sibel koymuşlar. Şaka mı lan bu?" Belki de Fikret bundan dolayı kavga ediyordu arkadaşlarıyla? diye düşündü Azer. Ama o bağırışmanın içinde sanki başka bir şeyler de vardı. Yakınlarına girmeden ya da içlerinden birini kendi tarafına çekmeden bunu öğrenmesine imkân yoktu Azer'in. "Şimdi 'Ne lan bu?!' diye arıza çıkartsam Fikret abi armut gibi yakalar beni." dedi Şafak yarı sinirli, yarı dertli. Ama aynı zamanda korkaktı da... Sevdiğinin abisinin karşısına çıkacak kadar yüreği yoktu. Azer onun bu tavrından nefret etse de bu komik durum onun Fikret'le kavga etmesi için mükemmel bir ortam sağlıyordu. Madem onunla medenice konuşamıyordu, o zaman mağara adamı gibi kavga edecekti. Şafak "Of ulan... Ne yapacağım?" diye kara kara düşünürken, Azer bütün her şeyi göze alarak ayağa kalktı ve gür bir sesle siparişini verdi: "Şahin Usta'm bize oradan iki porsiyon Sibel gönderir misin?!" Ve... dananın kuyruğu koptu. ——— • 🌹 • ——— Bölüm nasıldı? Ne düşünüyorsunuz? Serkan'a küfür etme butonuyum dlgfkslslmslg Ethem Usta kangal sucukla Serkan'ı dövmekte haklı mıydı sizce? lsdkfnlsndh Sizce Fikret ve Azer tahmini kaçıncı bölümde 'medenice' konuşur? Sizce Fikret bu faize binmiş borç batağından nasıl kurtulacak? Hepsi ve daha fazlası için bizi takip etmfkglsdkfghln Yeni bölümde görüşmek üzeree alivedaçiiii
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE