11, Cam izleri artarken kanamaz mıdır?

4839 Kelimeler
"Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır, Burda insan duman gibi genişler, büyür. Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür. Buralarda her düşünce sona yakındır, Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır. Burda yoktur insanların düşündükleri, Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri. Yanağıma çarpar geniş kanatlarını, Ve anlatır mabutların hayatlarını." Sabahattin Ali - "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde; Alaaddin adında bir delikanlı varmış. Alaaddin çok çalışkan ve yardımsever bir delikanlıymış. Günlerden bir gün yardımda bulunduğu yaşlı adam ondan bir mağarada kapalı kalmış olan eski lambayı ona getirmesini istemiş. Alaaddin yaşlı adamın isteğini yerine getirmek için yola çıkmış. Mağarayı bulmuş ama mağara çok ürkütücüymüş. Alaaddin korkarak mağaradan içeri girmiş. Lambayı bulmuş. Lambayı temizlerken lamba birden yere düşmüş ve içerisinden.." kesilen sözüyle derin bir nefes aldı Akad, Acar her şeyi eleştiriyordu. "Ben kimsenin isteğini yerine getirmem, boktan bir masal." bacaklarını genişçe açmış, arkasına yaslanmıştı. Ciddiyetsiz ifadesiyle sürekli bölüyor, huzur vermiyordu. "Masal lan bu, çık git buradan küfür ettirme bana." dişlerini sıkarak kurduğu cümle karşısında hakaret etmemeye çalışıyordu. Ayakta dolaşarak abisini dikkatle dinleyen Hira, henüz beş yaşındaydı. Acar'ın ne dediğini pek anlamıyor ama her gerginlik yaşandığında kahkaha atıyordu. Odayı yine gülüşü doldurduğunda küçük abisi ona göz kırptı, bazen sevimli oluyordu. "Yerim rahat, sen git." yatağa yayılarak gevşedi. Bu hareketi Akad'ın ensesinden sıcak sular dökülmesine sebep oldu, sinirdi. Oyuncak ayılardan birini ona fırlattığında umursamadan oturmaya devam etti. Acar ile uğraşacak hali yoktu, vakit bulabilmişken Hira'yla ilgilenmek istiyordu. Zaten çok hızlı büyüyordu ve kendi Milli Savunma Üniversitesini bitirmek üzereydi. Kardeşinin yanında olamamak içten içe canını sıktığı bir durumdu, bu yüzden bu gece küçük kızı o uyutmak istemişti. "Kız bu ney? Gel bakalım sen buraya, gel abine." kollarından tutarak kendine çekti. Havalanmanın etkisiyle ufak çığlığı fazla yüksek çıkmıştı, abisinin dizine oturduğunda pembe mikrofonu ona uzattı. Akad küçük oyuncağı eline aldığında, bastığı düğmeden çıkan sesle yüzünü buruşturdu. "At şunu camdan." Acar abisinin konuşmasıyla kaşlarını çattı Hira, "Atma!" sinirli sesi tatlıydı. "Atsın." ailedeki genetik sinir kardeşinde de var mıydı merak ediyordu, ayrıca uğraşmak hoşuna gitmişti. Yanakları pembeleşiyor, dudaklarını büzüyordu. Ama Hira beklenmedik bir hareketle; Ayağa kalkmış, küçük abisine ilerlemişti. Önünde duran kardeşiyle oturuşunu düzelterek hafifçe öne eğildi Acar, Akad ise hâlâ mikrofonu susturmaya çalışıyordu. "Ne oldu?" saçlarını kaşıyarak abisine bakıyordu, evde olduğu zamanlarda bile çok kez görmemişti. Mavi gözleri içini kıpırdatmaya yettiğinde, yüreğinde güven hissetti. Ne bu hissin adını, ne de yüreğin ne olduğunu bilemezdi, henüz küçüktü. Hiçbir zaman bu ailenin bireylerine benzer davranışlarda bulunmaması çocukluğundan geliyordu. Doğduğu ilk andan yazılan kaderiydi, şimdilerde Hira için yalnızca işkenceydi. Minik elleri abisinin yanaklarını sıkıca sardı, ardından avuçlarına sığamayan yanaklarından birine tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. Hira buydu; Diğerlerinin aksine farklı olan. Kaderi en çok kendine ağır gelen. Gülümseyerek koşuşturmaya başladığında onu izledi. Uzun kahverengi saçları süzülüyor, bazen ayağı takılarak düşüyordu. Yine de yerden kalkıp, devam ediyordu. Abilik hissi ilk defa bu denli ağır basmıştı her zerresine. Fakat kaçmayı tercih ederdi. "Ulan şu çocuğa sahip çıksana." abisinin sözüyle donuk bakışları ona döndü. Akad'ın karşısında şimdi safça bakan iki mavi vardı. Hafifçe gülümsedi, tüm yorgunluğuna rağmen dinlenmişti. Aile buydu, belki annesi ve babası da vardı ama asıl ailesi iki kardeşiydi. Yüreğinde büyütüyordu onları, çoğu zaman belli etmese de elinden geleni yapıyordu. İçi ısındığında bedenine sarılan beklenmedik kollarla duraksadı, Hira onu sıkıca dolamıştı. Tebessümü genişlerken, koca bedenini kardeşine sardı. Çocuğu yoktu, çocuğu vardı. İki taneydi. Abi olmak; Basit bir kardeşten fazlasıydı, tıpkı abla olmak yarı anne olmak gibiyse, abi de yarı babaydı. İliklerine kadar bu çocukları korurdu, savunurdu. Uzaktan izleyen Acar'la gözleri kesiştiğinde gelmesini istiyordu, gelmezdi. Bilirdi ki içinde bir yerlerde abisine dargındı. Babasını nasıl affettiğini düşünüyordu, gerçeği kendi de bilmiyordu. Affetmemişti, sevgiye muhtaçtı. Görmediği ilginin esiri olmuştu, günün sonunda bu savaşta kardeşi tek kalmıştı. Sadece ikisinin anlayacağı şekilde gözler konuşuyordu, eş zamanlı olarak gözlerinden bir yaş süzüldü. Bolca pişmanlık, özür, kırgınlık, öfke barındıran gözyaşı. Acar gitmek adına kalkmaya niyetlendiğinde, "Abilerim, ikinizide çok seviyorum." neşeli, çocuksu ses tonuyla duraksadı. Kalkamadı. Her anlamda sevgi dolu bir kızdı. Kendinden alınan çocukluğun tablosuydu. Üç kardeş, birbirlerine içten içe verdikleri değeri yaşatmaya geç kalmışlardı. Şimdi bir eksikle kendi aralarında aile olmaya başlıyorlardı. - Ağır adımları merdivenleri çıkarken hiç olmadığı kadar yorgundu, üst kata geldiğinde Hira'nın odasına yönelecekti ki kapısı açık olana adımladı. Abisinin odası. İçeriye girerken onu görmeyi diledi, kimseye belli etmese de dayanamıyordu, delirecekti. Mavilerine ilişen kişi ise farklıydı, kardeşi yatağın üzerine oturmuş; Elinde bir deftere bakarak ağlıyordu. Kapıyı kapatarak yanına ilerledi, yatağın diğer kısmına oturduğunda neye baktığını anlamaya çalışıyordu, "Abimin günlüğü." duyduğuyla kaşları çatılarak biraz daha yaklaştı kardeşine. "Günlük tuttuğunu bilmiyordum." Sayfalarda gezinen elini kaldırarak gözyaşını sildi Hira, "Ben de bilmiyordum, keşke okumasaydım." titrek sesi pişmanlığını barındırıyordu. Sanki okuduklarının içinde kaybolmuş, nasıl çıkacağını bilmiyordu. "Ne yazmış?" derin bir nefes alarak, "Bizi." dediğinde gözlerinden akan damla sayfayı ıslattı. Elindeki defteri abisine uzattı, yükü kaldıramıyordu. Küçücük defter, koca bir kaya gibiydi. Ağırdı. Acar defteri alarak, rastgele sayfalardan birini açtı. Gözleri o kadar güzel ki, meftunum. Eğer o gün karşılaşmasaydık hayatımda bu denli yaşamak isteyeceğimi bilemezdim. Sadece tek bakışıyla bunları hissettiğime inanamıyorum, demek ki aşk böyle bir duygu. Hafif delilik. Yüreğim çarpıyor, o kadar hızlı ki başta çarpıntın olduğunu düşünüyorsun. Bu duyguyu Acar'a da anlatacağım, kadınlara karşı fazla soğuk. Erkeklerden hoşlandığını düşünmeye başlayacağım galiba. Hira'ya pek anlatmak istemiyorum, o kadınlardan hoşlansa daha iyi olur. İsmini öğrenemedim ama sorun değil, onu bulacağım. Kader bizi tekrar bir araya getirecek, umarım o zamana kadar o da yaşar. Efulim. - Akad. Gülerek buğulanan gözlerini saklamaya çalıştı Acar, Hira burnunu çekerek, "Demek ki abimiz aşıkmış." dediğinde başını onaylar şekilde salladı. "Aşıkmış." Abisi anlatmamıştı, "Efulim yazmış, umarım onu bulmuştur." parmakları kağıtta gezinirken içinden umarım diye geçirdi. Sevda yüreğe konduğunda bilinenler unutulurdu. Önceden yaşadığın hayat yok sayılır, asıl hayat o andan sonra başlardı. Bu duygu kalbine yeni yeni konan Acar farkındalığa başlamıştı, Alçin değerliydi. Diğer sayfayı çevirdi, bu sefer farklı yaşanmışlıklar vurdu yüzüne. Bugün Acar göreve gitti, Hira evde ağlıyor. Bu sefer görevi farklı, daha zor diğerlerine göre. Yüreğim ağzımda bekliyorum, belli etmemeye çalışıyorum ama zor. Yine de biliyorum ki benim aslanım her bir piçin içinden geçecek. Gurur duyuyorum oğlumla, hakkını veriyor vatanı korumanın. Dualarım kardeşimle, bugünlük böyle. Diğer düzenli yazılarına bakılırsa bu sayfadaki yazılar hafiften titrek yazılmıştı, fark ettiği detayla boğazına yumru oturdu Acar'ın, abisinin yazarken elleri titremişti. Silah tutarken dağların başında titremeyen elleri, kardeşi hakkında endişesini anlatırken titremişti. Kendisine göre daha duygusal bir adamdı, fiziksel olarak bunu göstermekten çekinmezdi. Ama ya yalnızken, ya da ailesi yanındayken yansıtırdı. Günlüğü kapatarak kenara koydu, okumak istemiyordu. Okudukça gerçekler tokat atıyor, kelimeler sayfalarından koparak boğazına dolanıyordu. Pişmandı, ne zaman gidecekleri belli olmayan hayatında kimseyle küs kalmamalıydı. Başta canım dediğim insanla, kendi kanından olan abisiyle kırgın ayrılmamalıydı. İçten içe öfkeliydi, üzgündü, ona karşı dinmeyecek bir hüzün barındırıyordu yüreğinde. Şimdiki değil, 14 yaşındaki çocuk affedemiyordu abisini. Elini bırakıp giden, savaşta yalnız bırakan Akad ilk günkü kadar acıtıyordu. Şu an ne zamanı, ne de yeri değildi. Bu bilinçle hareket ediyordu, ayakları yere sağlam basıyor. Kanı bozuklara karşı hırsını diri tutuyordu, bitirecekti. Abisi için, kardeşim dediği adam için, en çok da Alçin için bitirecekti. Kardeşlerinin acıları yüreğinde, savcının gözyaşları yerde kalmayacaktı. Omzunda hissettiği saçlarla düşüncelerinden sıyrıldı. Hira'nın yoğun şeftali kokusu burnuna doluşurken elini omzuna doladı, daha sıkı çekti kendine. Sarmaşdolaş otururken, iki beden bitkindi, "Abi, dönecek değil mi?" titrek sesinin ardından gözyaşları Acar'ın boynunu ıslattı. Hira'nın bu hali dişlerini sıkmasına sebepti, kardeşlerine bunları yaşatan herkesten tek tek hesap soracaktı. "Dönecek abim." kendi de emin değildi. Neredeyse 1 aydır yoktu, neler olduğunu tahmin edemezdi. Sessiz dakikalar dertleri alıp götüremedi fakat omuzundaki Hira'nın uyumasını sağladı. Kısa süreliğine de olsa cehennemin içinden kaçabilmişti, düzenli nefesleri boynuna vururken dikkatlice geriye çekti kardeşini. İncitmekten korkarcasına yatağa uzanmasını sağladı. Üzerini sıkıca örttükten sonra kahverengi uzun saçlarına kokusunu bolca alarak bir öpücük kondurdu, "Söz veriyorum sana, her şey düzelecek." Ağır adımlarıyla odadan çıktı. Karanlık koridorda merdivenlerden inerken yumruklarını sıkıyordu, evin aydınlanan köşelerinde göz gezdirirken abisi yoktu ama vardı. Anılarla yaşıyordu. Çıkmak adına kapıya ilerlerken mutfaktan gelen seslerle durdu, hıçkırıklar kesik kesikti. Elini tezgaha yaslamış, sarsıla sarsıla ağlayan bedeni gördüğünde yüreğinde bir şeyler patlamıştı. Annesini hiç böylesine ağlarken görmemişti. Genelde ya gözleri dolardı, ya da tek başına yapardı bunu. Kimseye hissettirmediği değer barındırıyordu sevdiklerine karşı, dışa yansıtmasada Acar'ın kocaman bir yüreği vardı. Yüreğinin içine herkesi sığdırırdı, babasını sığdıramazdı. Nefret değil, sevmemek değil, küskünlük değil, kızgınlık hiç değil, farklı bir duyguydu. Bir kaç adımla yanındaki yerini aldı, maviler buluştuğunda yorgunluk paylaşıldı. Annesi toparlama çabasına dahi girmedi, hatta daha da arttı hıçkırıkları. "Dayanamıyorum.." "Dayanamıyorum, içim çok kötü Acar, umudum kalmadı oğlum.." nefesinin izin verdiğince cümlesini güçlükle tamamladı Leylak. Zordu, vatana iki evlat yetiştirmişti. Yaşanacakları biliyordu ama engel olmak haddi değildi, aklından bile geçmemişti. Hıçkırıkları ses çıkarmasın diye kolunu ıssırmaya başladı, Hira'nın duymasını istemiyordu. Acar ise önce annesinin kolunu dişlerinin arasından uzaklaştırmış, sonra kendine çekmişti. Omuzları her yükü kaldırırdı; Ağırlık, mermi izleri, babasının yaşattıkları. En zorunu şehit ya da gazi olan kardeşlerinin bedenini taşımak sanırdı, yenileri eklenmişti. Annesinin ağlayan bedeni ve sevdiklerinin acı içindeki gözyaşları. Kısa olduğunu bildiği ömründe çok az insana değer verirdi, şu sıra bir yenisi daha eklenmişti. "Acar yüreğim yanıyor annem, o bir ölürse ben bin ölürüm oğlum!" sesi yükselirken başını oğlunun omzuna gömdü sertçe. Sıkıca kapattığı gözlerinden yaşlar akıyordu, güçlü kalmaya çalışmıştı haftalardır. Lakin artık zordu, bir albay olarak değil, bir anne olarak kaldıramıyordu. "Vatanıma iki evlat yetiştirdim, Vatan sağ olsun demesini bilirim ama anneyim ben anne!" duygu karmaşası içindeydi, askeri kimliğine ihanet ediyor hissiyatıyla boğuştuğunun farkındaydı Acar, bunu babasının yanında yapsa ağır kavga ederlerdi bunu da bilirdi. Tekti annesi, yapayalnız. Kimse görmemişti, sormamıştı, haftalardır kim bilir nasıl yaşamıştı böyle. Fazlası mümkünmüşcesine bastırdı başını omzuna annesinin. "Ben buradayım." dedi, o varsa kimse yalnız değildi. Sırtını okşadı yavaşça, sakinleşiyordu. "Bulacağım, sana söz; Sağ salim getireceğim abimi." Hafifçe geri çekilerek oğlunun gözlerine baktı, minnet duygusu. Varlığına şükürler olsun diyordu, anlamıştı. Yanaklarını avuç içine aldı kadının, Leylak, "Sen iyi misin?" bunu soran ikinci kişiydi. Başını onaylar şekilde salladı, bir de onun için endişelensin istemiyordu. Operasyondan sonra çok iyi olacaktı nasıl olsa, karşıdakilerin hiç şansı yoktu. Annesi yanağındaki ellerini kendi avuçlarına sardığında önce tüy kadar hafif öpücük kondurdu oğlunun sert ellerine. Ardından tuttu, kaybetmek istemezmiş gibi, sıkı sıkı. "Askeriyeye gideceğim, eve uğradım." Hira'yı merak etmişti, günde iki üç kez geliyordu görmeye yine de yetmiyordu. Yine gelmişti. Bir evladınının daha pişmanlığını yaşayamazdı, korkuyordu. "Ben bırakayım anne." Leylak başını olumsuz anlamda sallayarak gülümsedi. Babası ile karşılaşmasını istemiyordu oğlunun, yeteri kadar huzursuzluk vardı. "Duş alacağım, kendim giderim oğlum." dediğinde ikili biraz daha sarıldıktan sonra vedalaşarak ayrılmışlardı. Acar arabaya ilerlerken düşünceliydi, patlamıştı bir şeyler. Geri dönüşü yoktu, daha fazla tutamıyordu kendini. Yol arabanın tekerleri altında kayarken hızlıydı, tek kalırsa düşünürdü, düşünürse biterdi. Bugün ayıktı, ne içki içebilmişti, ne de doğru düzgün sigara. Elini pantolonunun cebine attığında paketi bulamadı, bitmişti. "Sikeyim!" dişlerini sıkarak ettiği küfürle derin nefes aldı. Sessiz arabayı dolduran bildirim sesiyle, yolu kontrol ederek telefonu eline aldı. Bir şey isteyebilir miyim? Saat akşam üzerine geliyordu, evi tenha yerlerdeydi. Alçin'e zarar gelme düşüncesi zihnine sinsice iliştiğinde aceleyle cevapladı. Sorun mu var? Cevap en hızlısından geldi. Hayır, neredesin diye merak ettim sadece. Çıkarken haber verememişti, bir kaç dakikaya oradayım yazarak telefonu kenara koydu. Aradan geçen yarım saatin sonunda gelmişti, omuzları düşük, gözleri pusluydu. Komutan Acar Acarbay'da insandı, omuzları genişti, her yükü taşırdı ama insandı. Onun da dayanamadığı zamanlar, sırtlanamayacağı acılar olurdu. Herkesin aksine bunları az ve ya nadiren yaşaması onu duygusuz yapmazdı, nefret dolu bir kişilik hiç yapmazdı. Sadece büyütüldüğü gibiydi, güçlü. Zihni susmamıştı, fırtına yeriydi gönlü. Kapının önüne geldiğinde anahtarla araladı hafifçe, içeriyi dolduran ferah koku ve buna eşlik eden kek kokusuyla mutfağa adımladı. Alçin; Üzerinde beyaz eşofman takımıyla, nereden bulduğunu bilmediği beline doladığı önlükle bulaşık yıkıyordu. Kızıl ile karışık turuncu saçları günlerdir kıvırcıktı, ilk gördüğü andan daha uzundu artık. Dar uzun kollusu ince belini sıkıca sarmış, yemediği yemeklerle zayıfladığını vurgulamıştı. Geldiğinden beri çökmüştü, iki ay, iki yıllık farka eşitti. Onu izlerken etrafını kaplayan huzurdan bir haberdi Acar. Bedeni ona döndüğünde, saçlarıyla aynı renge çalan gözleri mavilerine karıştı. Alçin anlık elindeki süt kutusunu düşürecek oldu fakat hızla toparlayarak geri tuttu, "Sen ne ara geldin?" sonlara doğru kaşları çatıldığında kutuyu dolaba bırakarak komutana yaklaştı. Bakışları ilk kez soluktu, çöken omuzlarını fark ettiğinde elini sırtına atarak dikleştirmeyi hedefledi ama olmadı. Acar aynı durgunlukla bakarken gözünden bir damla yaş süzüldü. Alçin'in ağzı şaşkınlıkla aralanırken, olduğu yerde kalakalmıştı. Koridor karanlık, mutfaktan gelen loş ışık yüzlerini aydınlatıyordu. Aklına sızan ihtimali başını olumsuz anlamda sallayarak geriye itti, "Bir şey oldu, bana söyleme." bir adım gerilediğinde bu sefer başını sallayan komutandı. "Yoruldum." tek kelime, bin anlam. Hepsinin sonu aynı, derin hüzün, sonsuz huzursuzluk. Anlardı, bilirdi bu hissi. "Sarılabilir miyim?" tok sesi dingin çıkmıştı. Açılan kollar ise cevaptı, onu beklemeden sıkıca kendine çekti ağır bedeni. Alçin'in de gözleri dolarken, "Ağla, içini dök. Benim gibi, çekinmeden." diye mırıldandı. Toprak kokusuyla, ferah deniz kokusu birbirine karışırken ellerini kısa saçlara attı. Usulca seviyordu, boynuna doluşan gözyaşlarıyla nefesi düzensizleşti. Hıçkırarak ağlıyordu. Askeriyede herkese mum tutturan, tek tek ipe dizen, askerlerin korktuğu komutan Acar Acarbay değildi; Babasının korkuttuğu, abisinin oğlu Acar'dı. Başka kimsenin omzunda ağlamazdı, Alçin başkası olmaktan çoktan çıkmıştı. Savcının saçları yüzünü sararken önce kardeşini gördü, çaresizce ona sığınan, umudunu diri tutan Hira'yı izledi. Sonra annesini gördü, soğuk mutfak mermerine yaslanmış, dişlerini koluna geçiren, en az omzunda ağladığı kadın kadar yalnız olan. Pişmanlık dolu, pes eden annesini izledi. Hepsinin içinde dik duran, yaşlanmış bir ağaç gibi sığındıkları kendini göremedi. Şu an yabancıydı. Saçlarını yumuşakça seven el çıkış yoluydu. Huzurdu. Ne kadar süre geçti, hakkında neler düşündü bilmiyordu. Sabırla ona sarılmış, her hıçkırıkta daha sıkı sarmıştı kollarına sığmayan koca bedeni. Hafifçe geri çekildiğinde ellerini yüzüne bastırdı sertçe, aşağı yukarı hareket ettirirken Alçin'in kolları omzundan beline kaymış, hâlâ bedenindeydi. Ellerini yüzünden çektiğinde etrafa bakındı, ilk defaydı. "Teşekkür ederim." ağlamaktan kalın çıkan sesi eskisine dönmüştü. Hafiflemişti. Sanki yükünü paylaşmış, daha iyi hissetmesini sağlamıştı. Geri çekilmiyordu ikiside, "Acar bana bakar mısın?" sakince sorduğu soru karşısında gözlerinin savcıya dönmekten başka çaresi yoktu. Pek uzak kalamıyorlardı bu kadından. Şefkat, güven, sevgi, hepsi vardı, küçümseme, eziklik yoktu. Oysa ne derdi babası, erkekler ağlamaz, ağlamak ezikliktir, küçülmektir, siz asker olacaksınız. Aksini bağıran gözler küçüklüğünde babasına bağıran Acar'la aynıydı, zamanla büyüyerek kendini bu boktan cümlelere inandırmıştı. Şimdi Alçin tersini söylerken öyle düşünmeye devam etmek ne mümkündü. Elleri ellerini kavradığında sıkıca tuttu, "Anlatmak ister misin?" anlatmasa da sorun olmazdı. Savcı buna alınmazdı, gücenmezdi. Ama omzunda ağlıyorsa bilmeye hakkı olduğunu düşündü, ona sarılmak bile kafasını toparlıyorsa, anlatmak hepten yok ederdi sıkıntıları, çöküşleri. "Anlatırım." dedi sadece. O ise gülümseyerek, "Sen salona geç, geliyorum ben." diye cevapladı. Bir aydır küçük dünyaları içerisinde bu kadarlardı, ağlayan Alçin, yanında olan Acar, sonsuz güven. Bugün denge bozulmuştu, artık eşitlerdi. Ağır ağır salona ilerlemeden kabanı çıkardı, yüzüne soğuk su çarptı, koltuğa kurulduğundaysa gevşemişti. Mutfaktan gelen sesler yaklaştığında başını çevirdi, elinde tepsiyle, savcı tabakdakilere garip bakışlar atıyordu. Masaya bırakarak o da yanına kuruldu, Acar oturuşunu toparlayarak önüne uzatılan tabağı inceledi, "Ben yaptım." gururla ve biraz da endişeyle konuşmuştu Alçin, "Kafam dağılsın diye, tek kalınca daha çok düşünüyorum." duyduklarıyla tabağa uzanarak eline aldığında hiç düşünmeden çatalı ağzına soktu. Konu Alçin'in mutfak becerileri olduğunda herkes iki değil, üç değil, dört, beş, altı, yedi, hatta on kere düşünürlerdi. Abisi de dahil. Koca gözleriyle komutanı izliyor, beğenip beğenmediğini sorguluyordu. Henüz sadece tatlı yapabiliyordu, ondan da emin değildi. Ses çıkmayınca, "Şeker yerine tuz mu koymuşum? Sürekli aynı hata!" elini yüzüne koyup kapattı. Bıkmıştı. Acar ise ikinci çatalı alırken oldukça keyifliydi. "Tam anlayamadım, biraz daha yemem lazım." "Dalga geçme." homurdanmalarına aldırmayarak tüm tabağı bitirdi, iki dakika sürmemişti. Alçin gazamız mübarek olsun düşüncesiyle çatala uzandığında, boş tabakla kaşları havalandı. Ne ara bitirmişti? Tadına baktığındaysa şaşırmıştı, "Güzel olmuş bu." Acar onun tabağına da çatalını sokunca aynı anda çay içmeye çalışıyordu. Bu haline genişçe gülümsedi. Daha fazla yemeyerek, "Anlat bakalım." dedi, midesi almıyordu. Komutan çayı geri bırakarak yumruk yaptığı elini şakağına yasladı. "Eve gittim, keşke gitmeseydim." "Hira abimin odasındaydı, elinde günlük vardı. Abimin şimdiye kadar günlük tuttuğunu bile bilmiyordum. Biz onun hakkında hiçbir şey bilmezken, o neredeyse tüm sayfaları bizimle doldurmuştu." zorlanıyordu, Alçin bunu gördüğünde destek olmak istercesine kolunu sıvazladı. Mavilikler duygudan duyguya geçiş yapıyordu. "Sonra çıkmak adına aşağıya indim. Bu sefer annemle karşılaştım, ilk defa onu bu denli ağlarken gördüm. Hıçkıra hıçkıra." dilini dudaklarında gezdirdiğinde masanın üzerindeki çayı uzattı, sonra tekrardan koluna sardı avuç içini. "Baba dinlemez, hatta ağladığını görürse azar çeker. Karmaşanın ortasında göremedim, fark edemedim. Yalnız, çaresiz ve artık umudu yok." babam değil, babaydı. Dört harf, tek kelime. Anlamsız, içi boş öylesine söylediği hitap şekli. Alçin sesli olarak dile getirmesede, gözleriyle her şeyi bağırıyordu. "Hepsine söz verdim, altından kalkabileceğimden emin değilim ama ihtiyaçları vardı. Omzuma bastım, dişlerimi, yumruklarımı sıktım. Sonrasını biliyorsun." İçli içliydi gözleri, anlatırken kulakları kızarmış, ara sıra dudaklarını ıslatmıştı. Ellerinin içini deşmiş, bazen kolundaki savcının eline bakmıştı. Zorlandığı anlarda derin nefes almış, bakışlarını hep kaçırmıştı. Utanmıştı. Tek tek gözlemleyen Alçin, "Teşekkür ederim." diye fısıldadı, kontrolsüz çıkmıştı sesi. Acar'ın kaşları çatılarak, "Neden?" demesini dahi anlamamıştı. Kolundaki elini avuç içlerine doğru ilerletti, silah tutmaktan nasırlaşmış, kurumuş sert elleri sıcaktı. Mavileri denizdi, hırçındı. Omuzları kaldırıp indirdi bilmiyorum dercesine, "Her şey için galiba." bu sefer bakışlarını o kaçırdı. "Bana bak." Bakmadı. Dudaklarını dişledi. "Alçin.." çenesinden tutup kendine çevirdi, "Gözlerini gözlerimden ayırma, sakın." ardından ekledi, "Sen benden güç alıyorsan, ben de senden alıyorum." yeni anlamıştı, onsuz kaldığı bir kaç saatte düştüğü durum ortadaydı. Yaşanan temaslar ortamın havasını değiştirirken aldığı nefesle göğsü inip kalktı savcının, az daha yakın olsalar farklı şeyler yaşayabilirdi. Hızla ayağa kalktığında, "Ben şunları götüreyim." tepsiyi toplayarak koşar adım mutfağa ilerledi. Peşinden gelen adım sesleri ve sırıtan surattan habersizdi. - Sarı saçları rüzgârda uçuşurken, saati umursamadan askeriyeye yürüyordu genç kadın. Delirmişti. Normalde olan sakin, sabırlı kişiliğine şu an oldukça uzaktı. Arabasızdı fakat önemli de değildi, ağlamaktan kızaran gözlerine vuran soğuk canını yakıyordu. Kardeşi yoktu. Kardeşi iki haftadır yoktu, kaçırıldı demişlerdi, sessiz kalmıştı. Bulacağız, arıyoruz demişlerdi, sessiz kalmıştı. Artık susmayacaktı, evde ağlayan diğer kardeşi yeni öğrenmişti her şeyi. Bardağı taşıran son noktaydı, öldü mü kaldı mı bilmiyordu. Kaç kere dil dökmüştü, yapma şu işi, bırak demişti ama dinlenmemişti. Kabanın altındaki şortlu pijama takımı üşümesini arttırırken kapının önüne gelmişti, koca demir kapıya elini sertçe vurduğunda kendinden beklenmeyecek bir cesaretle hareket ediyordu. Arkada duyduğu sesleri idrak edemeyecek kadar öfkeliydi, "Açın kapıyı!" vurmaya devam ederken demir kapı yavaşça aralandı. Karşısında dizilmiş dört asker vardı, ona doğrulttukları silahlarıyla, "Ellerini kaldır!" diye gürlediler. Gök gürültüsüyle eş değer olan tonlarını normalde duysa yerinden sıçrardı, şu an daha da delirmesine sebep oldu. Bir adım attığında tekrarlandı bağırışlar, askeriyeye girmek mâkul şartlarda zaten zorken; Gece yarısı kapıya vurarak bağıran bir kadını elini kolunu sallayarak içeriye sokamazlardı. Anlamayarak ellerini kaldırdı, içinden sabır diliyordu. Askerler bedenini süzerlerken birbirlerine bakıyorlardı, neyi garipsediklerini anlamak adına üstüne çevirdi zeytin gözlerini, pembe kabanının belini sıkıca bağlamış, ayağındaki beyaz ayakkabılarını ise rastgele giymişti. Kolundaki pembe çanta, başında kardeşinin geçirdiği, ayakkabıyla aynı renk şapkasıyla sıradan haliydi. "Sapık mısınız siz be!" "Elinizi kolunuzu sallayarak buraya giremezsiniz. Olay çıkartarak hiç giremezsiniz." "Kardeşim kayıp!" "Jandarmaya gidin." "Teröristler tarafından kaçırıldı, kardeşim savaş muhabiri!" "İlgilenmiyoruz." "Lütfen. Israr ediyorum." "Hanımefendi burası hayır kurumu mu? Kafayı mı yediniz siz?" kadın tekrardan sinirle bir kaç adım attığında askerlerden biri yanındaki askere döndü, "Kelepçeyi tak, sorgu odasına al." duyduklarıyla gözleri aralanırken, "Yaklaşma! Yetkili yok mu burada? Yüzbaşı! Binbaşı! Komutan! Asker! Üstçavuş!" bildiği tüm rütbeleri sayarak kaçmaya çalışıyordu. Hangisinin daha üst ve ya alt rütbe olduğunu bilmiyordu ama yapıyordu işte. Peşinden koşan askerlere yazıktı, bahçeyi turluyorlardı. "Ne oluyor burada?" sert ses tonu alanı inlettiğinde ister istemez duraksadı. Sırtına çarpan, iki, üç bedenle sendelediğinde yere düşmekten son anda kurtulmuştu. "Komutanım açıklayabilirim.." demesine kalmadan, "Neyi açıklayacaksın asker!" bağırışıyla susmak zorunda kalmıştı. Onları izlerken bileğinde hissettiği soğuk metalle çığlık atarak koşmaya devam etti, az kalsın kelepçeyi yiyecekti. Arkasına bakmadan ilerlerken, ensesinde hissettiği el ile adımları durdu. Koca el onu kendine çevirirken, nefesini tutarak korkusunu içine sakladı. Anlık öfke patlaması yaşamıştı, ardından adrenalin, şimdiyse korku. Kardeşini hatırlamasıyla ilk haline döndüğünde geri çekilmeye çalıştı. İzin vermedi. "Bununla ben ilgilenirim. Yürü." yanındaki askerlerden sonra ona dönüp emir vermişti, ellerini arkaya uzatarak ensesinden çekmeye çalışıyordu. "Bırak! Yüzbaşı! Binbaşı! Komutan!" az önceki bağırışlarına bu gelmişti, bozuktu. Doğru olanı çağırmak adına tekrardan bağırırken ağzına uzatılan elle yarıda kalmış, sesi kesilmişti. "Kendine gel! Burası çocuk parkı değil, askeriye. Ne bu saygısızlık!" adeta kükreyen adamın elini ağzından ittirdiğinde, ensesindeki eli de çözülmüştü. "Sen bana ne hakla dokunursun!" sabah boğazının ağrıyacağına emindi. "Sesini alçalt." "Adam akıllı yardım istemeye geldim, başıma gelmeyen kalmadı. Deli misiniz siz?" "Sesini alçalt." "Kardeşim kayıp!" "Düzgünce konuşacaksın, efendi efendi geleceksin o zaman. Ayrıca jandarma dururken askeriyede ne işin var? Ne ayaksın?" İkiside sinirle solurken, kadın titriyor, adam ateş saçıyordu. Kitlenen dosyalar ve operasyondan dolayı kaç gündür uykusuzdu, üstelik elde vardı sıfır. Yetmezmiş gibi gece yarısı magandanın tekiyle uğraşıyor, sabrı sınanıyordu. Sarı uzun saçları rüzgârdan dolayı hem kendi yüzüne, hem de adamın yüzüne çarpıyor, yeşil zeytin gözleriyse karanlıkta dahi parıldırıyordu. Dudaklarını bir şey demek adına araladı, sonra sustu. Düzgünce konuşmak istiyordu, içinde bir yerlerde kaybolan sabrının ucunu tutmaya çabalıyor, yapamıyordu. "Karşında çocuk yok, gitmedim mi sanıyorsun? Hatta ilk onlar bana geldi. Kardeşin kayıp dediler, ben ne yapacağımı bilemedim. Bekle dediler bekledim, sus dediler sustum ama artık yeter. Kardeşimi bulun!" "Tövbestağfurullah.." elini burnunun direğine atarak gözlerini kapattı adam, bu esnada üniformasında yazan Kafar soyadıyla karşılaştı kadın. Anlamıyordu fakat iki yıldız vardı, hangi rütbede olduğunu bilse belki daha kolay olabilirdi. "Pardon.. Rütbeniz nedir acaba?" dingince sorduğu soru karşısında adamın koyu yeşil gözleri aralandı. Ormana benziyordu, uçsuz bucaksız, derin. "Sana ne lazım?" saçlarını sertçe geriye çekti, yüzünü kapatıyordu. "Bir şey lazım değil, sadece öğrenmek istedim." pembe yalan. "Adınız ne hanımefendi? Söyleyin ilgileneceğim ben." az öncekinin aksine sakince konuştuğunda ona bir kaç adım yaklaştı. Zeytin gözleri çevrede gezindikten sonra kimse olmadığına emindi, "Ben Bilge, kardeşimi teröristler kaçırdı. Biliyorum." fısıltısıyla geri çekildi. Jandarmalar kimseye söylememesini tembihlemişti ama o askerdi, söyleyebilirdi. Kafar'ın kaşları çatılırken, "Kafar Bey, komutanım, lütfen yardım edin." diye mırıldandı. Kedi gibiydi. "Kafar Bey mi?" başını onaylar şekilde salladı Bilge. "Adım Barlas." kolundan çekerek bahçenin karanlık köşelerinden birine ilerletti kadını, "Neyden bahsediyorsun? Burada anlat." operasyona katkı sağlayabilecek bir bilgi olabilirdi. Çınar ve Akad'ın ablası yoktu, kadın yabancıydı. İki askerleri esirken, gelen herhangi bir ihbarla ilgilendiğini hatırlamıyordu. Ya da yoğunluktan gözden kaçırmıştı. Çevresine bakındı kararsızlıkla, "Benim kardeşim savaş muhabiri, iki haftadır kayıp. Jandarmalar geldiler, bulacağız dediler, haber verdiler ama yok. Ortalarda yok, her gün soruyorum artık sessizce geri gönderiyorlar." yutkundu, zorlanıyordu. "Ama benim kardeşim sıradan biri değil, yetkili birine anlatırsam beni anlayacaklardır eminim. Lütfen biriyle konuşmama izin verin. Ben dayanamıyorum. Yardım edin." dolan gözlerinden akan yaşı silerek komutana baktı. "Ne demek sıradan değil, düzgünce anlat. Yetkili benim." "Sizde iki tane var, üç tane olan varsa beni ona götürün." "Anlamadım?" Yıldızları işaret ederken, Barlas'ın üniformasına kaydı bakışları. Aklına gelen diğer bilgiden emin değildi, yine de kardeşi için son kozunu sunarak, "Sizin de iki askerinizin kayıp olduğunu biliyorum." dediğinde adamın kaşları havalandı. Böyle bir bilginin askeriye dışına çıkması imkansızdı. "Kimsin sen?" dişlerinin arasından söylediği cümleyle oldukça korkutucu duruyordu, Bilge bir adım gerilediğinde Barlas da bir adım ilerledi. Kenara sıkışmıştı. Bilginin doğruluğu kesinleşmişti, o zaman kardeşi o askerlerin yanında olabilirdi. Ne kameraman ne de ekipten başkası değil, sadece kardeşi kayıptı. "Yemin ederim jandarmalar konuşurken duydum." zeytin gözleri büyürken şüphelenmelerini değil, yardım etmelerini istiyordu. Emniyet güçlerinin haberi olduğundan sıkıntılı bir nefes verdi Barlas, doğru söylüyor olabilirdi. "Bana tam adını söyle." dikkatlice araştırmadan karşısındaki kadına güvenemezdi. "Bilge ben, Bilge Öyküm." ıslak saçlarından dolayı üşürken titriyordu, dudaklarını ıssırdığında ise telaşlıydı. Anlık öfke patlamasıyla yaptığı şeyler yanaklarını kızartırken, bir yandan hiç pişman değildi. Ve bu onu korkutuyordu, pişman olmamak kötüydü çünkü yaptığı hataydı. "Numaranı ver." dediğindeyse ikiletmeden verdi, telefonu yanında yoktu aceleyle çıkmıştı. "Yardım edecek misiniz?" "Sabah gel." aldığı cevapla umut tohumları yeşerirken teşekkür etti, gözleri dolu, inancı diriydi. Komutan ona gitmesi söylediğinde koşar adım bahçeden çıktı. Yere düşen şapkasını da Barlas aldı. - Üç beden, rutubet kokan, duvarları kanla dolu, camları kırık odanın içinde; Ayrı köşedelerdi, hepsinde farklı düşünceler vardı. İpler yoktu, zaten halleri kalmamıştı. Islak odunlarla sarsılan bedenleri ipleri her defasında koparıyordu. Kapıya en uzak oturan, titreyen kadında korku yoktu, üşüyordu, oda buz gibiydi. Çınar'ın gözleri kontrol etmek için onu bulurken iki saniyenin ardından hızla kafasını çevirdi, rahatsız olabilirdi, giydiği eteğin bir kısmını yırtarak kısaltmışlardı. Akad ise yavaşça toparlanmaya çalıştı, yattığında dahi sızlayan kemikleri oturduğunda kırılmış hissiyatı veriyordu. Yüzünü buruşturarak acı bir inlemeyle sırtını duvara yasladı, eli karnını bulurken sertçe öksürüyordu. Çınar tavandan çektiği kanlanmış yorgun gözlerini adama dikti. Bitik durumdaydı, "Şehit mi oluyorsun kardeşim?" cehennemin ortasında kısık kısık güldü Akad, bedeni zaten teslim olmuştu, ruhunu da bırakırsa tutamazdı. Gülüşü canını acıtırken, "Nerede.. Ama önce ben giderim gibi." üzerindeki yırtık askeri tişörtü bağırarak çıkarttığında kolunu kaldıracak hali yoktu. Yana savurarak, kadına attı. Bacaklarını kapatırsa kendini daha rahat hissedebilirdi, rüzgâr kesiklerine vurduğunda içinde esinti varmış hissi yaşamıştı. Kadın teşekkür ederek aldığında bacaklarının üzerine bıraktı, kaşıyla dudağı fena patlamıştı. Acımamışlardı, yediği dayağın karşılığını verse de kaçış yoktu. "Sikeyim bunları, seni de sikeyim." Akad'a dönerek sinirle bağırdığında ikisininde kaşları havalandı. Az önce kedi gibi teşekkür ederken, şimdi kaplan gibi kükrüyordu. "Ben ne yaptım efulim? Noldu?" kaç haftadır ona bu şekilde seslenmesini anlamıyordu. "O ne demek?" sorusunu yaklaşık kırkıncı kere yenilediğinde ikili yine güldü. Çınar'ın eli acıyla bacaklarına giderken, Akad'ın eli karnına gitti. Sızlıyordu. "Efulim." dedi gözlerinin içine bakarak, küfür mü ediyordu belli değildi. "Yediğin dayaklar yetmemiş, gel sen buraya." kadın dizlerinin üstünde ayaklandığında odaya giren adamla eski yerine kuruldu. Kedi modu geri gelmişti, önlerine üç ekmek, üç su fırlattığında kadının açılan bacaklarına bakarak gülmüş, ona doğru ilerlemeye koyulmuştu. Bu yeniydi, belli ki haberi yoktu ama ona yaklaşanı Akad ve Çınar mahvederdi. Akad ayağına tüm gücüyle tekmeyi basarken, yere sertçe düşen adama ise Çınar müdahale etmişti. "Uzaklaş orospu çocuğu!" diyerek kafayı koymuş, baygın hale getirmişti. Kadın geldiğinden beri onun için toparlanmaya çalışıyorlardı, getirdikleri kuru ekmeği el mecbur yiyor, uyanık kalıyorlardı. Yoksa bu piçlerin ne yapacağı ortadaydı, kapı açıldığında yerdeki adamı fark eden arkadaşı hızla onu çekerek, "Yine ne yaptınız?" bozuk ağzıyla küfürler saydırıyordu. Bilmediği dilde konuştuklarına odadan çıkmışlardı, son söylediği şey ise, "O kadına yaklaşma, yoksa dövüyorlar, vuruyorlar!" olmuştu. Akad'ın efulisi kedi modundan çıkmadan teşekkür mırıldanırken, yerdeki ekmeklere en ters bakışını sundu. "Özür dilerim." anlık sinirle patlamıştı, burada psikolojisi iyi sayılmazdı. "Sorun değil efulim, takma sen." kaplan modu aktive edildi, "Küfür mü ediyorsun sen bana?" diye bağırırken, Çınar yerdeki ekmek ve suyu ikisinede ittirdiğinde köşesine tekrardan kuruldu. Kaç haftadır flörtleşme dinliyordu, kafası sikilmişti. "Siz nerede tanıştınız?" paketi açarken ekmekten ıssırık aldı, yüzü buruşurken öğürecek olmuştu ki duraksadı. "Anlatayım kardeşim, hanımefendi savaş muhabiri olur. Tam kendine göre meslek edinmiş, benimle röportaj yapmaya gelmişti, o andan bu yana efulidir benim için." ekmeği ikiye bölerken emekleyerek birini Akad'ın, diğerini Çınar'ın önüne bıraktı. Sonunda ekmekler yine ona dönüyordu gerçi. "Başka asker yoktu, seni vermişler." homurtularıyla derince gülümsedi adam. Kadın ise şişedeki suyun bir kısmını avucuna dökerek yüzünü yıkamakla meşguldü. "Leş gibi olduk." "Suyu iç, israf etme." Çınar'ın sözlerine sinirlenemiyordu, emir verse dahi uyguluyor, sorgulamıyordu. Garipti, yıllardır tanışıyorlardı sanki. "Adınız ne?" haftalardır sormadığı soruyu şimdi soruyordu, burada sohbet edecek vakitleri yoktu. Adamlar komutan, yüzbaşı dediklerinden dolayı isimlerini bilmiyordu. Bir tek Akad ikisinide tanıyordu. Hatta çok iyi tanıyordu. Asıl delirme sebebi bildiği gerçekler olacaktı. "Çınar." suyun yarısını tek dikişte bitirirken, şişenin kapağını kapatıp kenara koydu. Duyduğu isimle kaşları çatılan kadının anlık nefesi boğazına dizildi. Birbirlerine Meva, Acarbay dediklerinden soyadlarını biliyordu. Çınar Meva. Suratının ne hâl aldığınının farkında değildi, fakat Çınar neye bu kadar şaşırdığını anlamayarak başını ne oldu dercesine salladı. Akad olaya müdahale etmek adına, "Bu da benim efulim işte, adına gerek yok." dediğinde karşılık vermemişti. Çınar gülmüş, salaksın sen bakışları atmıştı. "Lâl, Lâl Öyküm. Savaş muhabiriyim." maviler buluşurken başını onaylar şekilde salladı, merak etmiyordu. Şu an ve her an düşündüğü tek şey; kardeşiyle, nişanlısıydı. Her şeyden habersizlerdi, dışarıda ise kıyamet kopuyordu. - Saçlarımı geriye atarken derin bir nefes aldım, uyuyamamıştım. Mutfağın ortasında camdan bakınıyordum, çevredeki ağaçlar ortamı korkutucu gösterirken; Yağmur da eklenince kesinlikle tüyler ürpertiyordu. Fırtına vardı, gök ağlıyordu. Şimşek vardı, gök sinirleniyordu. Duş almıştım, üşüyordum. Komutan dün ona mesaj atıp da söyleyemediğim şeyi nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde anlamış, getirmişti. Düzleştiricim. Haftalardır kıvırcık geziyordum, bugün operasyon için ilk gösterim oynanacaktı ve ben Ahsen'dim, ona benzemeliydim. Tahta dolaba ilerleyerek şişelerden birini aldım, sırtımı dolaba yaslayarak yere oturduğumda karanlıktı. Dışarıdan yansıyan ışıkla hafifçe aydınlanıyordu mutfak, dudaklarıma dikerek yutkundum. Acı tat ağzımı uyuştururken ister istemez yüzümü buruşturmuştum. Komutan yukarıda uyuyordu, ben ise içimde cesaretimi arıyordum. Abim için bulmak zorundaydım. Başımı geriye yasladığımda yanımdaki sigara paketinden ağzıma bir dal alarak yaktım, bir, iki, üç, dört, ard arda yoğunca içmiştim. Düşünceler dumanların arasında kavrulup gitmek yerine daha da harlanıp, yangın yeri yapmıştı yüreğimi. Rüzgâr artarken perdelerden sesler geliyor, şimşekler varlığını sürdürüyordu. Alkol oranı düşük olsa da iki yudumdan fazlasını almadım, görev vardı. Hatta kahve içecektim, hiçbir şeyi riske atamazdım. Saat dörde gelmek üzereydi, bir saate çıkacaktık. Boş boş etrafta gezdirdiğim gözlerimin görüş alanına o girdi. Hafif uykulu, kısa saçları dağılmış, suratındaysa yastık izi çıkmıştı. Dudaklarımda oluşan gülümsemenin farkında olmadan, kırpıştırdığı mavi gözlerini izliyordum. "Alçin?" boğuk sesi olduğundan kalın çıkarken, "Efendim?" dedim. Uykusunun açılmaması adına kısık sesle konuşmuştum, ilerleyerek camı kapattı önce, ardından salona gidip battaniye alarak geri döndü. Omuzlarıma bırakarak yanıma oturduğunda çoktan ayılmıştı. "Günaydın, uyudun mu?" başımı olumsuz anlamda salladım, uyuyamamıştım. "Günaydın." dedim yine de, yanımdaki içki şişesini ve sigaraları gördüğünde bakışları ciddileşirken ayaklandı. "Yemek nedir bilmez misin sen?" "Yemek yapamıyorum ki." "Kahvaltı?" "Onu hazırlayabiliyorum ama iştahım yok. Sana hazırlayayım mı?" "Sen Muş'ta nasıl beslendin?" Önceki görev yerimden daha önce hiç bahsetmemiştim, abim söylemiş olmalıydı. "Dışarıdan söyledim, komşular da pek sevecen olduğundan zor olmadı." Dönüp aşağıya, yani bana ters bir bakış attığında hafifçe gülümsedim, o ise dolaptan bir şeyler çıkarmaya devam etti. "Gergin misin?" saniyelik bakışıyla çıkarım yapmış, doğru da anlamıştı. "Evet." Gergindim, çünkü operasyon bir saat sonra başlıyordu. . . . . Öpücüklerr, bol sevgilerrrrrrr. 💛
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE