Bölüm 22 - Başarı?

2950 Kelimeler
Unutma,  Yokuş aşağı inmek kolaydır                      ama Manzara tepeden seyredilir.                                   -Dan Brown                         -------------------------------------- 'O tatil üç gün olacak.' ne kadar ayrı araçlarda da olsalar iki kızda kesin bir dille konuştuğunda adamlar başlarını sallayıp gaza bastılar. Çok aksiyonun içinde boğulmasalar dahi her daim kendilerine eğlence ve gerilim çıkarabilir haldeydiler. Yirmi dakika içinde şirketin önüne iki arabada çekilmiş ve tatil kafasıyla dördü de uçar gibi şirkete girmişlerdi. Gerekli evrakları toparlayıp bilgisayarları da kaptıklarında en küçük toplantı odasında aldılar soluğu. Yarım saatlik bir düzenleme dahi yeterli olsa da dördü de dik başlılık yapmadan üç saat bir arada çalışmışlar bir de üzerine sunumun provasını dahi yapmışlardı. Asıl soruna geldiklerinde ise birbirlerinin gözlerinin içine bakıp an kollar hale geldiler. 'Kızlar bu konuda hep iyi olmuşlardır.' Güneş mırıldanarak Tibet'e baktığında adamın onun gibi ihaleyi Doğa ve Evrim'in üzerine yıkmak istercesine onay verdiğini gördü. 'Asıl siz daha iyisiniz bu konuda. Bu projeye aylarınızı harcadınız.' Doğa atağa kalktığında Tibet kızın yeşil gözlerine bakarak oturuşunu anında dikleştirdi. 'Biz projeye aylarımızı harcadık siz de sunuma. Bizden daha iyi kavradınız durumu.' 'Hiçte bile.' Evrim kaşlarını çatsa da Güneş'in omuz düşürüşü ve bloknot kağıtlarından dört tane alışıyla olayın kuraya döneceğini anlamıştı. 'Hep olduğu gibi kura çekeceğiz.' onay veren bakışlarla beraber isimleri bir bir yazdığında toplantı odasına giren Gonca hanıma dönmüştü hepsinin gözleri. 'Gonca hanım çeker misiniz bir tane?' Evrim Güneş'in elinden kağıtları kaparak kadına döndüğünde elindeki tepsiyi çekip kızın avcundan bir tane yaprağı almış ardından Evrim'e tekrar uzatarak boş kahve fincanlarını toparlamıştı. 'Olmaz! Ay ben yapamam.' kız anında sıçrayarak elindeki kağıtları fırlatsa da üç bedenin memnun gülümsemesini silmesi gerektiğinin farkındaydı. 'Vallahi olmaz. Sırıtmayın pişmiş kelle gibi. Ben beceremem. Daha önce hiç sunum yapmadım.' 'İyi ya olaylar spontene gelişir, hem az önce sunumun çoğunu sen anlattın zaten.' Doğa gülümsemesini genişletip yanındaki adamın omuzuna başını yerleştirdiğinde Evrim gözlerini sonuna kadar açtı. 'Hani Feminizm. Hani kadınların dayanışması, nerede o asi ruh. Kim kaçırdı birbirini her zaman destekleyen best friendi? Ah!' kız panikle masanın altına eğilip baktığında hızlıca başını kaldırmış sakarlığı da masanın sertliğiyle birleşerek jubile misali beyninin zonklamasını ve gözlüğünün tepesinden burnuna düşmesini sağlamıştı. 'Çok acıyor. Sanırım başım dönüyor. Ay bak gözümün önü karardı. İnanamıyorum, ışıkları kim kapattı. Hayır hayır göremiyorum.' Evrim elini rast gele sallamaya başladığında üçünün de ciddiye almayan bakışlarının odak noktası olduğunda yüzünü buruşturup burnunun üzerindeki gözlüğü tekrar saçlarına çıkardı kız. 'Güneş gözlüğüymüş. Güneş demişken, ikna kabiliyeti en yüksek olan sensin, bence çok güzel sunum yaparsın sen. Zehir gibisin, kesin kaparsın işi. Sunumu da Güneş yaptığına göre tamamız bence, heheyt! Koçum benim!' elini Güneş'in sırtına destek verircesine vurduğunda adamın dalga geçen ve havalanıp inen kaşlarıyla omuzlarını düşürmüştü. 'Yine satamadım dimi?' üçünden de cık sesi çıkarken toplantı odasının kapısına vurulmasıyla bütün bakışlar o tarafa dönmüş açılmasıyla da karşılarında dikilen altı adamla ayaklanmışlardı. 'Buyrun Vuslat bey.' Tibet kenara attığı çeketini alıp giydiğinde altı adamda sakin bir şekilde odaya girmiş koltuklara yerleşerek ayaktaki dört gence baktılar. 'Hazır mısınız toplantıya?' Vuslat'ın gözleri dördünü de bir bir gezdiğinde hepsinin onaylayışına şahitlik ederek koltuğa iyice yayıldı. Çocukların ellerinden gelen çabayı gösterdiklerini ve iyi olduklarını biliyordu ama söz konusu işken onlara fazlaca resmi davranmaktan da vazgeçmiyordu. 'Pekala, bize sunum provasını yapın o halde. Anlatıcı kim?' sorusundan sonra dördünün gözleri de Evrim'e döndüğünde kız bir adım geri çekilmişti ki Vuslat işaret parmağını havalandırarak projeksiyon aletinin olduğu tarafı gösterdi. 'Amca- yani Vuslat bey, aslında biz hep beraber hazırlandık. Sunumu üstlenmem haksızlık olur bence.' 'Dördünüz de konuşma kordinasyonunu tutturabiliyor musunuz bayanlar ve beyler?' 'Hayır efendim.' Tibet sakince yanıtını verdiğinde Vuslat'ın gözleri yine Evrim'i bulmuştu ki kızın yumruklarını sıkıp gevşeterek sakinleşmeye çalışmasını fark etti. Sinirden çok heyecandı, bunca zaman kendini geri plana atmasa da bir adım önde olduğu her an sakarlık yapmıştı ve bunun doğrultusuyla Vuslat'da tedirginliğini anlıyordu. Ama Evrim'in fark etmediği bir detay vardı. Koca toplantı salonunda aslında ona güç veren koca bir ailesi vardı ve ayrıca anlaşma yapacakları adamlardan daha katı kurallara sahip altı iş adamı oturuyordu. Yani hem ailevi desteği hissedip hem de iş ciddiyeti konusunda antremanlıydı. Sadece bunu görmesi gerekiyordu o kadar. Kız çekingen adımlarla ekran başına geçtiğinde Doğa'nın uzattığı flashı almış ayaktaki üç genç ise Vuslat'ın işaretini görerek koltuklara yerleşmişlerdi. Vuslat ise masanın üzerindeki düğmeyle panjurları kapatarak aydınlanan prejeksiyon perdesine baktı. Evrim ne kadar izlendiğini düşünse de Tibet'in dağıttığı dosyalarla Göktuğ ve Taner'in ilgisi kağıtlara yönelmiş, Aras ve Yiğit anlaşmayı kontrol etmeye girişmiş, Vuslat ve Eymen ise kızı izlemeye başlamıştı. Yani kısacası koca odada onu seyreden sadece iki kişi kalmıştı. Ki Doğa, Güneş ve Tibet'den zaten çekingesi yoktu. On dakikalık sunumun sonunda Vuslat havalanmış kaşlarıyla panjur düğmesine tekrar basarak Evrim'den beklenmedik perfonrmansa usulca baş sallamıştı. 'Toplantıya sadece dördünüz giriyorsunuz. Kolay gelsin.' çocukların yorum beklerken yoruma kapalı aldıkları emirle gözleri gittikçe büyümüş kalan beş adam da gülmelerini gizleyerek arkasından çıkmışlardı. Tibet'in dehşete kapılmış bakışları ise anında Taner'i buldu. 'Vuslat bey böyle bir şey yapmayacak değil mi?' 'Vuslat bey hiç bir zaman şaka yapmaz. İyi toplantılar.' Taner'de gevşekçe yayıldığı koltuktan kalkarak odayı terk ettiğinde dört bedende birbirlerini süzmüşler ardından sertçe yutkunarak ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlardı. Sunumları, dosyaları, anlaşma maddelerini kendileri hazırlasa da koca şirketin kurucusu ve demirbaşları olmadan ilk kez bir toplantıya girmenin ağır yükü basmıştı üzerlerine. Vuslat Kasırga olmadan el sıkışılan bir anlaşma görmemişlerdi ki. Üstelik adam yıllardır iş yaptığı ve her sene teklif arttırdığı bir bakıma iş açısından dostu olan biriyle yalnız bırakıyordu onları. 'Konuşsak mı? Nasıl yapacağız, biz sadece tebrik alırız, yani sadece tebriklerini almak için ellerini sıktık. Amcam kesinlikle çıldırdı. Bu kadar önemli bir toplantı, üstelik aylardır çabalanan bir proje bu.' Doğa'nın kaygılı sesi odayı doldurduğunda Tibet bakışlarını donukça karşıya dikmişti. Taner'in haklı olduğunu adı kadar iyi biliyordu. 'Taner abi doğru söylüyor, Vuslat Kasırga şaka yapmaz. Söylediği sözden de asla dönmez. Onun için sözden dönmek çizgilerini bozmaktır.' Güneş'in mırıldanması düşüncelerine tercuman olduğunda bilgisayarının kapağını kapatarak ayaklandı koltuğundan. Güvenmese veya bir fikri olmasa babası asla anlaşma sağlanacak bir toplantıyı onlara bırakmazdı ama eğer karşı taraf onu sorarsa ne cevap verecekti hiç bir fikri yoktu. 'Babamın aklında bir şey vardır. Öyle olmasını istediyse yapacağız, sonuçta patron o.' 'Şuan istifa edebilirim. Kalpten gideceğim.' Evrim isyanıyla beraber bedenini koltuklardan birine sertçe bırakmış alnını da masaya yaslayarak suratını asmıştı. 'İstifanı sürmen altı yapmak iki saniyesini alır. Tamam bende gerginim ama eğer bu işi bize bıraktıysa yapabiliriz.Yapamayacak olsak sırf cesaretlendirmek için koca bir anlaşmayı şansa bırakmazdı. Derya teyze bu şirket için yıllarını harcadı, Eymen amca desen hala şirket için çabalıyor. Doğa bu iş senin zaten ruhunda var. Yiğit amcam desen şirkette olmadıkları halde defalarca son dakika kurtarışı yaptı toplantılarda. Aras amcam ve Ece ablayı söylemiyorum dahi. İkisi de hala koşturuyorlar. Biz yüzlerce imzanın altında yetişmiş çocuklarız zaten. Kanımızda var. Bir şekilde yaparız.' 'Tibet haklı, Vuslat amca yapamayacağımızı düşünse şansa bırakmaz.' Güneş destek çıktığında kızlar hala gergin olsalarda mecburi bir kabulleniş yaşamışlardı. Toparlandıkları toplantı odalarından sonra direk olarak odalarına dağıldıklarında Tibet bakışlarını camdan dışarı dikmişti ki çalan telefonla arkadaki telsize uzanarak açmıştı. 'Tibet bey Vuslat bey sizinle görüşmek istiyor.' 'Alın Kübra hanım.' adam telefonu kapatıp açılan kapıya dönmüş ardından oturduğu koltuktan kalkarak bir iki adım öne çıkmıştı. Kafasında kırk endişe varken babasının bu kadar durgun durması akıl işi değildi. Resmen kendini delirtmek için yapıyordu. 'Buyurun Vuslat bey.' davetinden sonra Vuslat ardındaki kızı elini savurup dışarı çıkması için uyarmış ardından kapı sesini duyarak deri koltuğa oturmuştu. 'İtiraz için gelmedin.' 'Söz konusu iş ise bir kere söylediğinden dönmeyeceğini bilecek yaştayım.' 'İyi bakalım. Işık geldi, görüştün mü?' 'Görüştüm de güvenlik kameraları senin odana mı bağlı baba?' 'Şirkete adım atan kuryeyi bile bana haber vermek zorunda olan dört dış asistanım, onlar atlarsa diye de iki özel asistanım var. Yani-' 'Senin her şeyden haberin olur.' iki adamın başları da aşağı yukarı sallanmaya başladığında Tibet elini saçlarından geçirip derin bir nefes almıştı. 'Annem senin gibi kontrol manyağını nasıl idare ediyor merak ediyorum doğrusu.' 'Doğa seni nasıl idare ediyorsa öyle. Bu arada asıl gelme amacım farklı. Vedat Derin'i verme konusunda yumuşadı, Emir ne zaman evlenme teklifi edecek kıza?' gelen soruyla Tibet'in ilk önce kaşları çatılmış ardından havalanarak durumu algılamaya çalışmıştı. 'Altı asistanını peşimize taktığın konusunda şüphe etmeli miyim?' 'Büyük amca olarak Emir'in kimden yardım aldığını tahmin etmelisin sadece.' 'Emir sana amcamı ikna etmen için ricada mı bulundu?' 'Kısmen. Zemin kattan kendimi atarım dediğinde akli dengesinden şüphe ettiğim için kabul ettim.' 'Bir de Eymen Yıldıray'ı ikna etsene baba?' Tibet eline aldığı viski şişesiyle adama baktığında onun olumsuz yüz hatlarıyla derin bir nefes almıştı. 'Sen ilk önce sırlarını anlat. Evlenmeniz kolay iş.' 'Aslında tatili kaparsak Doğa'ya her şeyi anlatmayı planlıyorum.' 'Ya da istifa edip strese girmezsin bu da bir seçenek.' 'İşimden memnunum baba, istifa etmeyeceğim.' 'İnadına tüküreyim oğlum.' adam sinirle kaş çatsa da Tibet kadehi uzatıp gülerek koltuğuna oturmuştu. Babası onu korumaya alışmış olabilirdi ama Tibet'de burnunun dikine giderek istediğini yapmaya alışmıştı. Sürekli çatışsalar, kafa kafaya gelselerde Vuslat oğlunun özgür iradesine zincir vurmuyordu. Kontrol manyaklığı bir Tibet'de işe yaramıyordu ki Tibet'de kontrol manyağı olduğundan olsa gerekti. Ecel terleri dökercesine büyük bir gerginlikle girdikleri toplantı salonundan çıktıklarında yüzlerindeki belirsizlik ve donuk ifade kollarını göğsüne bağlamış dört adama kaş çattırmıştı direk. Almama ihtimallerinin olmadığını biliyordu Vuslat ama oğlunun anlık bir sinirle küfür edip milleti kovacağını da düşünüyordu. 'Yaptık?' Güneş şoka girmişcesine mırıldandığında bir anda Doğa ve Evrim'den çığlık kopmuş iki adamın boyunlarına atlamışlardı resmen. 'Başardık!' hepsinin aynı anda bağırması Vuslat'ın içini rahatlattığında Tibet hala şoktaki yüzünü sabit tutuyor bir yandan da babasının gururlu gülümsemesine bakıyordu. Sonunda heyecanları da sevinç çığlıkları da azaldığında dördü de sakin adımlarla büyüklerinin karşısına geçmişlerdi ki Tibet yamuk gülüşüyle babasına dikti gözlerini. 'Tatil iznimizi alabiliyor muyuz Vuslat bey?' 'Pazar günü kahvaltıya gelmenize gerek yok, beş dakika içinde şirketi terk etmezseniz yarım günlük izninizi de silerim.' gençler hızlı adımlarla odalarına dağıldığında Vuslat ardında dikilen üç adama kaşlarını havalandırarak bakmış ardından odasını başıyla işaret etmişti. Bunca yıldır ihanetini görmediği dostlarının çocukları şimdi kendi çocuklarıyla dosttu, abi kardeşti. Durum bu iken Vu&Ka holding altındaki her bireyin ömürlük olduğu da görünebiliyordu. Gençler hızla hazırlandıkları gibi şirketten çıkıp eve uğramışlar ardından dağ evine gideceklerini söyleyerek iki gün için hazırladıkları çantalarla yola düşmüşlerdi. 'Ne güzel şeysin sen, Hep yaşın 19. Gel yanıma sar beni. Bugün var yarın yokuz... Ne güzel şeysin sen, Hep yaşın 19. Gel yanıma sar beni. Bugün var yarın yokuz...' dördünün de bağıra bağıra arabanın içinde eşlik ettiği şarkıda Doğa'nın gözleri her defasında Tibet'i bulmuş adam ise ara sıra yoldan çektiği gözleriyle gülerek bakmıştı kıza. Yüreğine ev sahipliği yapan sanki bulutların üzerinden gelmişcesine güzel olan bir kız oturuyordu yanında. Masum olduğunu asla söyleyemeyeceği ama cazgırlığıyla kendine hayran bırakan ruhu seviyordu. Yıllardır içinde tuttuğu bütün hisleri döktüğünden beri gerçekten onun olan, onda kalan yüreğini elleri arasına teslim ettiği bir kadın... Bakışları dikiz aynasından Güneş'i bulduğunda adamın yarım yamalak gülüşüne kendi de gülüp başını sağa sola salladı anında. Bir saatlik yolculuk bitmiş hafif rüzgarın eşliğinde eve girmişlerdi. Sonbaharın yanı sıra taş duvarların da tesiriyle soğuk olan ortamı ısıtmak için erkekler çabaya girdiğinde kızlar da mutfağa dalıp alışveriş poşetlerini yerleştirmeye başladılar. Doğdukları andan itibaren bir arada olmak zarardan çok yarar sağlıyordu hepsine. Kimin nereye elini uzatacağını, ne yapacağını, tavrının nasıl olacağını bilerek belli bir kordinasyon içinde kalabiliyorlardı. Öyle huylarına geçmişlerdi ki birbirlerinin Güneş şömineye odun yerleştirirken Tibet sakinlikle çıra koparıp adamın işinin bitmesini bekliyor, Doğa ise Evrim'in sakarlıklarından yara almamak için hep bir kaç adım geriden işini devam ettiriyordu. Hepsinin ortak kararıyla makarna yapılıp şarap açıldığında ise güzelce yemeklerini yemiş koltuklara yayılmışlardı. 'Emir organizasyonu değişitirmiş. Rüzgarlar çıkmaya başladığı için bir de burası piyangodan çıktığından yarın akşam evlenme teklifini burada etmeyi düşünüyormuş.' Evrim'in mırıldanmasıyla Tibet bacakları arasına girip göğsüne de başını yaslamış kızın saçlarını okşayarak döndü kıza. 'E Işık yetiştirebilecek miymiş?' 'Yetiştirirmiş ama yüksekte olduğu için rüzgar daha çok olur terasta yapalım dedi. Yarın sabah gelecek. Bizimkilerde Derin'i alıp hafta sonu kaçamağı adına buraya getirecekler.' 'E biri yardım edecek mi Işık'a. Şimdi o koli koli lamba, çiçek falan taşır.' Doğa sindiği göğüsten yarı uykulu çıkan sesiyle Evrim'e baktığında kızın ilerideki iki spor çantasını işaret ettiğini gördü. 'Onun içinde ışıklandırmalar varmış, yarın da Çınar'la kalanı getirecekler.' hepsi anladım mırıltılarına devam ederken Tibet göğsündeki kızın kalkması için hafifce doğrulmuş ardından yayıldıkları yerden kalkarak Doğa'nın elini avucu arasına hapsetmişti. 'Odalardaki çarşafları kaldıralım biz de.' Güneş başını sallasa da Evrim anında omuzlarını dikleştirip sırıtmıştı. 'Unutmadan söyleyim amcam söz verdirdi sizin aynı odada kalmanızı engelleyeceğim.' 'Adam baba değil dış mihrak arkadaş.' Tibet çattığı kaşlarıyla konuşsa da Doğa gülerek adamın kolunun altına sinmişti. 'Ama tabi gece uyurken kontrol ederim demedim. Benden kaçabilirseniz, bence kaçamazsınız ama rahat bırakırım sizi.' kızın göz kırpmasıyla hepsinden koca bir kahkaha koptu anında. 'Kaçamayız tabi sarışınım... Canımsın sen canım, erken de uyumazsın sen, ben bilirim nöbet tutarsın başımızda.' yerine gelen keyfiyle Evrim'in yanağını sıkarak merdivenleri adımlamaya başladı Tibet. Beline kollarını sarmış kızın başına dudaklarını bastırarak bir üst kata daha yönlendirdiğinde Doğa anlamazca başını kaldırsa da ses etmemişti. 'Sırf ben değilim kör olan kainatım.' adam sonunda terasa çıkan sürgülü kapıyı açtığında kız sırıtıp içeri girmiş ellerindeki kadehlerle ışıl ışıl şehre bakmışlardı. Sadece %25ini görebildikleri, acılarla tat bulmuş, kahkahalarla keyiflenmiş koca bir İstanbul vardı çevrelerinde. Kimisi umudunu kaybederken kimine Tibet gibi umut olmuştu taşı toprağı altın denen yerin. Şayet denildiği gibiydi İstanbul. Taşı da toprağı da altındı, bundandı insanların kavgası birbirlerine baş kaldırışı. Bir kere elle tutulmasa dahi onlarca ırk barındırıyor, yüz binlerce yüz görüyordu bu kentin toprakları. Kiminin vurulup akıttığı kan, kiminin ufak bir çocukken düşüp kanattığı dizi suluyordu her tarafı taş olan düş kırıklıkları ve hayaller şehrini. Karışıklığı, trafiği, kavgaları yaka silktirse de İstanbul'a tutkun olmak bazen İstanbul olmaktan önce geliyordu işte. Tibet'de tıpkı babası gibi İstanbul'a hayran, tutkun ve sevdalıydı. Çünkü biliyordu ki ilk bu topraklarda başlamıştı sevdası ve yine son olarak bu topraklarda son bulacaktı hayatı. Çünkü kapkaranlık bir terasta da, boğazın en aydınlık mekanında da, İstanbul'un en izbe sokağında da Tibet'in kurduğu bir dünya vardı bu şehirde. İlk önce elindekini daha sonra da Doğa'nın dudaklarındaki kadehi tutup sakince çekerek terasın kenarına bıraktı. Kızın omuzundan beline doğru sardığı kolunu çekerek iki avuç içini de beline yerleştirdiğinde aralarında bir milim dahi kalmasa da hafif çekik doğanın en derinlerinden kopmuş yeşil harelere baktı. 'Sen benim umut bulduğum hayatla aramdaki en önemli damarsın kedi göz. Ve bu umut ruhumun en güzel ateşi. Hep bu günün bitmesinin ne anlamı var derdim, yarın aynı şeylerin aynı şekilde yeniden başlayacağını düşünürdüm. Şimdi her günün telaşı var üzerimde, çünkü seninle ve öncekilere hiç bir şekilde benzemeyen ütopik bir hayata yeniden başlıyorum. Doğa, kedi gözlüm, yaram, sancım, acım, kahkaham, umudum, mutluluğum. Hayata seninle yeniden başlamak benim almış olduğum ve alabileceğim en büyük haz.' adam her kelimesinde kızın yüzünü ezberlercesine parmaklarını dolaştırmıştı suretinde. Doğa'nın ise hafif tebessümünün belirdiği dudakları bir şey söylemek için açılıyor ama yeterli açıklamayı bulamamışcasına tekrar kapanıyordu. 'Tibet, ben. Ben seni bir dine bağlanır gibi değil, kendi özgürlüğümü sever gibi seviyorum. Herkesin bir dünyası olur ama benim dünyam yok. Yetinemiyorum azla, illa ki çok olmalı sevdam, bu yüzden benim galaksim senin göz çukurların, dudağının tam kanarındaki gülüş ise evrenim. Hani demişler ya, dert olduk birbirimize, derman olduk, biz, birbirimizin en harikulade acısıydık diye, sen benim en harikulade acımsın. Sırf kapanma, sırf izi kalsın diye defalarca kabuğunu soyduğum en güzel yaramsın.' Tibet parmaklarını kızın yüzüne düşen saç tutamında dolaştırdığında usulca yaklaşıp saç bitimiyle alnı arasına basmıştı dudaklarını. Derin bir nefes aldığında ciğerlerini açan ferahlıkla kapattı göz kapaklarını. Bütün üzülmüşlüğünü unutarak mutlu olabilmeyi dileyerek soluklandı. 'Sana anlatmam gerekenler var ahiretim.' bastırdığı dudaklarını çekerek kapanan göz kapaklarını da araladığında Doğa'nın sakince baş sallayışını izleyerek elini saçlarının arasına daldırıp baş parmağı yanağına gelecek şekilde tutmuştu çehresini. Hafif okşamasından sonra kızın tebessümü can oldu kalbine yeniden. 'Ama yalvarırım beni sevmekten vaz geçme.' 'Asla vazgeçmem, istesemde yapamam.' 'Başaramadım dediğim gün, kardeşimi, dostumu, çok kötü anlarda sırtımı dayadığım sırdaşımı kaybettim. Bu nasıl anlatılır, nasıl açıklanır bilmiyorum. Dahası anlattıklarımdan sonra sırtını dönüp gitmeyeceğini dahi bilmiyorum ama yaşadığım ve yaşayacağım ne varsa bilmek hakkın.' adamın mırıldanması ve gözlerindeki kırılan binbir parçayla Doğa üzgün gülümsemsini yerleştirmişti yüzüne. Anlatsındı, ne olursa olsun anlatsın ve kartlarını açık oynasındı ki korkularına yenik düşmesindi. Bildiklerinden çok bilmedikleri yorardı zaten insanoğlunu. Aklındaki soruların beynini kurcalamasındansa, yeni korkularla baş edebilirdi. 'Saklanma, çok eskide kaldı o oyun. En son oynadığımızda 15 yaşındaydık. Ama o zaman bile benden saklanmamıştın, elimi tutup beni saklamıştın. Şimdi de aynısını yap en soğuk zirvenin sıcak kalabilmiş adamı.' 'İşim, yani şirketten bahsetmiyorum. Asıl mesleğimden de değil kastım. Ben aslında bambaşka bir dünyada savaş veriyorum yeşilinde can vereceğim kadın. Babam gibi değil, yani çok karanlık değil ama o kadar da aydınlık sayılmaz. Bir ekibin komutanlığını yapıyorum. Yasa dışı örgütlerin veya şahışların iplerini çekiyorum, tabi bazen onlar da bir kaçımızın ipini çekiyor.' Tibet'in her kelimesiyle Doğa'nın kaşları biraz daha havalandığında adam son kez öper gibi öpmüştü kızın alnını. 'Yarına çıkıp çıkmayacağım, hatta birazdan göreve çağrılıp çağrılmayacağım dahi belli değil. Günlerce evde olup her dakika gözlerine bakabilirim ama bir yandan da günün birinde veya gecenin soluksuz bir saatinde ölüm haberimi de getirebilirler. Görevden gelip sımsıkı sarılabilirim sana ama bir ihtimal alnımın çatında bir kurşunla son kez görmene dahi izin vermeye bilirler. Bunlar en kötü ve en iyi ihtimaller. Sana basit bir olgu gibi anlatmak istemiyorum. Bu işte en kötüsünü de en iyisini de bilerek yaşamanı istiyorum.' Doğa dolan gözlerine söz geçiremediğinde bir damla ilk önce yanağına süzülmüş ardından çenesine doğru devam etmişti ki Tibet uzun parmağıyla yakaladı ıslaklığı. 'Yani, şimdi sen küçükken istediğin gibi kahramansın öyle mi?' 'Öyleyim sanırım.' 'Peki bırak- saçmalıyorum, bırakmayacağını biliyorum. Eğer istesen bunu çoktan yapardın. Tibet, sadece benim kahramanım olsan da yeterdi bana ama seni kaybedersem, babamın koruyuculuğuna alıştığım kolları bile kurtaramaz beni.' anında kızın dudaklarını susturmuştu dudaklarıyla. Doğa her şekilde kurtulmalıydı, yeşil gözleri bu dünyadan silinirse kesinlikle dünyanın bir anlamı kalmaz her insan bir bir ölmeye başlardı adama göre. Karşısında kirpiklerine damlalar yapışan kız koca dünyanın kıyametiydi Tibet'e göre. Dudaklarıyla susturduğu kelimeleri ikisi de yutkunarak gırtlaklarından aşağı indirdirler. 'Bana bir şey olsa dahi sen benim bu dünyaya bıraktığım en kıymetli hazine olarak kalacaksın. Unutma Doğa, bazı insanlar ölse dahi hiç bir güç onları yeryüzünden silemez. Sen beni bu dünyadaki mührümsün. Yaşayacaksın, bana ne olursa olsun.' 'Bize bir şey olursa ya?' 'Senin cehennem alevi olan yüreğin var ya, işte o varken bize bir şey olmaz.' 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE