Az önceki pişmanlığımı unutup yine bir şeyler yapma hevesiyle ayağa fırladım. Gri Göz’ü bir şekilde yenmişim hissine kapıldım. İçten içe gülümsüyordum. Ne kadar sert olursa olsun, sonunda yine pes eden o olmuştu.
Çuvalların içindeki mercimeği ve tencereyi ararken, başımı kaldırmadan “Sen de ateş mi yaksan?” dedim, sesimde hafif bir meydan okuma vardı.
Gri Göz isteksizce söylenerek kabul ettiğinde, gülümsememi artık saklamıyordum.
Arkadan adamlarının kıkırdamalarını işitiyordum. İçime tuhaf bir sıcaklık yayıldı.
Sanki o bu timin babası, ben de annesiydim.
İçimden, “Nasıl olsa kabul ediyorsun. Niye beni kırmadan, hakaret etmeden kabullensen olmaz mı?” diye geçirdim.
Gri Göz, içimde dönüp duran bu düşünceleri fark etmiş olacak ki, anında duvarlarını yeniden ördü.
Sesi sertleşti. “Kertenkele, madem bu kadar heveslisin, bugün fazladan nöbeti sen tutacaksın,” diyerek emir verdi.
“Nasıl olsa uykunu da almışsın,” diye ekledi, alaycı bir şekilde.
Kertenkele hafifçe güldü. “Sabaha kadar bile tek başıma tutarım komutanım. Bugün zindeyim,” dedi ve silahını kapıp dışarı fırladı.
Onun neşeli hali, ekibin içinde yükselen hafif gülüşmeler…
İlk defa burada, bu sert ve acımasız dağlarda bir anlığına da olsa insan gibi hissettim.
Yüzbaşı ateşi yakmak için kuru odunları kucaklayıp getirdi. Ben de çorba için malzemeleri hazırlamıştım. İçimde bir zafer duygusu vardı. Onun yenilgisine biraz daha keyifle bakarak,
“Oho, daha ateşi bile yakamadın mı?” dedim kıs kıs gülerek.
Gri Göz başını eğdi, odunları dikkatlice ocağa yerleştirdi. Ama tam o sırada, sesi alçalarak kulağıma yaklaştı.
“Sana ateşi gösterirdim ama adamlarıma dua et. Bugün bir ödülü hak ediyorlar,” dedi, sesi tehditkâr ama içinde garip bir hafiflik vardı.
Sonra, daha da alçak bir sesle, “Sizden kaç kişiyi cehenneme gönderdik, biliyor musun?” diye fısıldadı.
O bunu beni üzmek için söylemişti. Ama ben memnun oldum.
Yüzüne bakıp, “Eliniz dert görmesin. Allah attığınızı isabet ettirsin,” dedim içten bir şekilde.
Bir an durdu. Beklemediği bir tepkiydi bu. Gözlerindeki şaşkınlığı görebiliyordum.
“Üzülmedin mi, hevallerin sarı torbaya girerken?” diye sordu, hâlâ inanamaz bir ifadeyle.
Gözlerini yakalayıp “Üzüldüm tabii,” dedim. Ama o, cümlemin devamını beklemeden bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu ki, sözümü bitirdim:
“Ama onları ben paketlemediğim için üzüldüm. Bir dahakine beni de götür.”
Sözlerim havada asılı kaldı.
Gri Göz’ün yüzü bir an dondu. Önce şaşırdı. Sonra gözleri hızla ciddileşti.
Bana bakarken, söylediklerimle ifadem arasında bir tutarsızlık arıyordu. Gerçekten içten mi söylüyordum, yoksa onu kandırıyor muydum?
“Sen ciddi misin?” diye sordu, sesi biraz daha derinleşmişti.
Gözlerimi ondan kaçırmadan konuştum. “Ne kadar ciddi olduğumu, aylardır burada intikam için dolandığımdan anlamadın mı?”
O an aramızdaki hava değişti.
Artık bana farklı bakıyordu. Ama bu değişimin ne anlama geldiğini, ikimiz de tam olarak bilmiyorduk.
“Şimdiye kadar seni çözmem gerekiyordu,” dedi Gri Göz, gri gözü tehditkâr bir şekilde parlayarak. “Sende bir şey var. Henüz ne olduğunu anlamadım ama yakında ortaya çıkarırım. Bakalım o zaman da benimle eğlenecek misin?”
Sesinde hem meydan okuma hem de içten içe merak vardı. O, beni bir kalıba sokamıyordu.
Gözlerimi kısmadan, dudaklarımı hafifçe kıvırarak cevap verdim:
“Asıl sen, hikayemi ve hakkımdaki gerçeği öğrendiğinde, bana ettiğin hakaretler için pişmanlık duyup özür dileyecek misin?”
Kendimden emindim. Sesim sakindi. Ve o da bunu fark etti.
Beni suçlamaya devam ediyordu ama tam olarak neyin üzerine oynayacağını bilemiyordu.
O an anladım, Gri Göz için en büyük tehlike, cevaplarını bilmediği sorulardı.
Konuyu değiştirdim, adamlarına dönerek, “Size kahve de getirdim,” dedim.
Göz ucuyla Yüzbaşıya baktım. Ondan izin almamıştım, bilerek almamıştım. Çünkü eğer ona sorsaydım, cevabı yine aynı olacaktı:
“Hayır, asla.”
Ama onun zayıf noktasını biliyordum.
Adamlarıydı.
Her biri farklı bir köşede uzanmış, yorgun bedenlerini biraz olsun rahatlatmaya çalışıyordu. Kahve lafını duyunca canlanıp başlarını kaldırdılar.
“Oo sen çok yaşa!” diye gülerek karşılık verdiler.
Gri Göz, itiraz edemedi.
İçten içe kızdığını biliyordum. Ama adamlarının sevincini de kursaklarında bırakmadı.
Onun gözlerinin içine bakarak, hafifçe başımı eğip “Hak ettiniz,” dedim, zafer kazanmış gibi.
Gri Göz’ün çenesinin sıkıldığını gördüm. Beni azarlamak istiyordu. Belki suçlamak. Ama yapamadı.
Sonunda pes etti, parmağını sallayarak tehditkâr bir şekilde, “Sen görürsün,” dedi.
Ocakta, ateşin üstünde fokurdayan tencere bana aylardır unuttuğum bir his verdi.
Bu nefes almak gibi değildi. Bu, hak ettiğini düşündüğün insanlar için içten bir şeyler yapma sevincinin ta kendisiydi.
Askerler kaselerini alıp iştahla çorbalarını içerken, Gri Göz bana garip bir şekilde bakıyordu.
Baktığında ne gördüğünü bilmiyordum. Ama bu bakışta ne kızgınlık vardı, ne suçlama, ne de hakaret.
Sanki, “İyi ki yaptın,” der gibi bir hali vardı. Ama bunu asla söylemezdi.
Duygularını o kadar uzun süre saklamış bir adamdı ki…
Ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlamak imkânsızdı.
Tıpkı dik yamaçlı, sert kayalarla çevrili dağların üstünü örten karlar gibi…
O da duygularını kalın buz tabakalarıyla örtmüştü.
Ama sıcak çorbanın tüten buharı, yüzleri yalayarak geçtikçe, askerlerin yüzlerinde bir şeyler değişti.
Tanıdık ama yıllardır özlemini duydukları bir his belirdi bakışlarında.
Belki biraz huzur. Belki biraz ev. Belki biraz umut.
Ve o an anladım.
Bazen, küçük bir sıcaklık bile, en sert adamların içindeki buzları çatlatabilirdi.
“Kertenkele’ye de götüreyim mi?” dedim, biraz da bu ortamın sıcaklığını ona borçlu olduğumuz için.
Yüzbaşı kaşlarını çattı. “O hak etmedi,” dedi, sesi kesin ve soğuktu.
Gözlerimi kısarak ona baktım. “Soğukta öylece bekleyecek mi? Şimdi o da bekliyordur, heves etmiştir,” dedim.
İç çekti, belli ki yine pes ediyordu. “Götür… götür. Yine ısrar edersin. Daha fazla seninle uğraşmak istemiyorum,” dedi, bıkkın bir ifadeyle.
“Hah, böyle ol işte. Ben dediğimde hemen yap,” demek geldi içimden ama sustum.
Sonra aniden bana dönüp, “Sen dur, Ali sen götür,” dedi.
Çorba kaseleri boşalıyor, tekrar doluyordu. Kaşıkların tabaklara değen sesleri, ahırın içinde bir melodi gibi yankılanıyordu. Sert bir hayatın ortasında küçük bir huzur anıydı bu.
Çorbadan sonra kahvelerini de dağıttığımda, sigara bağımlısı olan askerler çekingen gözlerle Yüzbaşı’ya baktılar.
Gri Göz, onların bu halini görünce sertçe yerinden kalktı.
“İçin anasını satayım!” diye çıkıştı. “Bugün çiğnemediğimiz başka kural kaldı mı? Söyleyin, onu da çiğneyelim!”
Sesi, az önce oluşan sıcaklığı bir anda parçalayıp attı.
Sonra bana döndü, sesi biraz daha alçaldı ama bu sefer farklı bir tondaydı. Bir itiraf gibi konuştu:
“Duygusallık bizim için ölümcüldür. Bizim gibi ölümle burun buruna yaşayan insanlar zayıflık gösteremez. Bir anlık bir dalgınlık, kuralları sadece bir an bile esnetirsek geri dönülemez bir hata olur, anladın mı?”
Gözlerimin içine baktı, sanki söylediği şeyleri gerçekten anlamamı istiyordu.
“Şimdi sen, iyi bir şey yaptığını mı sanıyorsun?”
İçimde bir şeyler tekrar kırıldı.
Beni bu hayatın acımasız gerçekliğiyle sarsıyordu.
Bu dünyada şefkatin, sıcaklığın ve insani duyguların bir bedeli vardı. Ve o bedeli ödeyenler, sonunda katılaşarak hayatta kalabiliyorlardı.
Ama ben… Ben hâlâ insan kalmaya çalışıyordum.
Ve bu, onun gözünde en büyük hataydı.
Ona karşı koyup itiraz edemedim.
Elimde tuttuğum kahve fincanına gözlerimi diktim, söylediklerini düşündüm.
Yüzbaşı, bana yaklaşarak “Bunları bırakıp geldik. Başkaları bunlardan mahrum kalmasın diye biz bu lüksten vazgeçtik,” dedi.
Her kelimesi, içimde yankılandı.
“Bir daha böyle bir şey olmayacak,” dedi, sadece bana değil, herkese hitaben.
“Ama elinizden bunu alamam. Buradayken, benimle bu dağlardayken buna göz yumamam. Evinde oturup sıcak bir çorbanın hayalini kurmak isteyene engel olamam.”
Sesi sertti ama içindeki acıyı hissediyordum.
Her kelimesinin haklılığı altında eziliyordum.
Az önce, küçük bir zafer gibi gördüğüm şey, şimdi içimde ağır bir yüke dönüşmüştü.
Gururla dolan kalbim paramparça olmuştu.
“Biz insanlığımızı arkada bıraktık.”
Sesi titremedi ama ruhundaki kırıkları duyabiliyordum.
“Bizden bu hayalleri çalanlar, başkalarının hayallerini çalmasın, yıkmasın diye.”
Sonra hızla dışarı çıktı.
O an kalkıp peşinden gitmek istedim.
Ona “Böyle bir yerde bile insan kalmanın ne kadar büyük bir şey olduğunu” söylemek istedim.
Ama bedenim donmuştu. Kıpırdayamıyordum.