Birkaç metre uzağımızdan gelen “Hepsini öldürün! Hepsini öldürün!” sesi duyulduğunda, paniğe kapıldım. Saldırıya uğradığımızı sanmıştım.
Gri Göz hızla yataktan fırlayıp sese doğru giderken, ben korkuyla gözlerimi kapattım.
Ama birkaç saniye içinde, onun sakin sesi duyuldu. “Buradayım, Kertenkele. Geçti,” diyerek bağıran adamı kollarına aldı.
Diğer askerler en ufak bir panik bile yapmamıştı.
Bu soğukkanlılık kanıma dokundu. Nasıl bu kadar sakin olabiliyorlardı?
Ama sonra fark ettim. Bu, onlar için yeni bir şey değildi. Bu manzaraya defalarca şahit olmuşlardı. İçimden, Kim bilir daha neler yaşadılar? diye geçirdim.
Yüzbaşı, hâlâ kollarında tuttuğu askeri, bir çocuğu teselli eder gibi sakinleştirmeye çalışıyordu. “Geçecek, Kertenkele. İntikamını alacağız. Huzura kavuşacaksın,” diye fısıldıyordu.
Sonunda, Kertenkele dediği asker sakinleşti. Ama bu kez Gri Göz hızla ayağa kalktı ve öfkeyle üzerime yürüdü.
Doğrudan gözlerine bakmadığım için ne yaptığını anlayamadım. İçerideki loş ışık, görmemizi iyice kısıtlıyordu. Ama nefesindeki sertlik ve adımlarının ağırlığı her şeyi anlatıyordu.
Ne olduğunu anlamadan, üstüme sardığım yorganı hışımla çekti. Daha nefes bile alamadan, saçlarımdan kavrayıp sürüklemeye başladı. Saç köklerim yanıyor, buz gibi hava tenimi kesiyordu. Karşılık bile veremedim. Sadece acı içinde inleyerek, “Ahh!” diyebildim.
Beni ahırın kapısından dışarı fırlattı. Karların içine yuvarlandım. Şok içindeydim. Ellerim soğuğun keskinliğiyle bıçak gibi yanıyordu.
Zorlukla başımı kaldırıp ona baktım. Ay ışığı karlara vurmuş, yüzünü aydınlatıyordu. Sinirden kasları gerilmiş, burun delikleri açılıp kapanıyordu. Gri gözlerine düşen ay ışığı, onu vahşi bir kurda benzetiyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye nefes nefese sordum.
Sesi hırlamaya dönüşmüştü. “Seni öldürmemem için tek bir neden ver bana.”
Bedenimin yarısı kara saplanmıştı. Karın soğuğu içime işliyordu. Kendimi toparlayıp, titreyerek dizlerimin üzerine doğruldum. Gözlerimi onun gözlerine kilitledim.
“İstediğin buysa, öldür o zaman.” dedim. “Belki o zaman ben de huzura kavuşurum.”
Bir an sessizlik oldu. Gözleri içimde bir delik açarcasına üzerime dikilmişti.
Sonra, sesi daha da sertleşti. “Senin hevallerin, benim adamlarımı ne hale soktu biliyor musun?” diye tükürdü. “Her gün onları böyle görüyorum. Her gece kabuslarla uyanıyorum. Sana acıyacağımı mı sanıyorsun?”
“Sen tek mi acı çekiyorsun?” diye hırladım, öfkeden deliye dönmüş bir adama meydan okuyarak.
Gri Göz’ün bakışları daha da sertleşti. “Ben bu acıları sona erdirmek için yemin ettim. Senin gibi insanlara bu dağları, bu dünyayı dar etmek için!” diye tükürdü kelimeleri.
“Ne bekliyorsun o zaman?” dedim, boğazımdan bir yumru geçerken. “Yapsana! Benden al tüm hıncını! Benim acıma da son ver!”
Yüzbaşı Gri Göz, elindeki silahın kabzasını sıktı. Parmağı tetiğe her an gidecekmiş gibi duruyordu. Gözlerimin içine bakarak, “Beni unutma!” dedi. “Seni öldüren adamın yüzünü iki cihanda da unutma!”
Başımı kararlı bir şekilde kaldırıp gözlerinin içine diktim. O an, ellerinin titrediğini fark ettim.
“Yapamıyorsun, değil mi?” diye fısıldadım, sesi titremeye başlayan adamın kararsızlığını hissederek. “Sen de biliyorsun ki ben terörist değilim!”
Gözleri daha da daraldı. Soğuk havada nefesi buharlaşıyordu. “Nesin o zaman? Buralarda ne arıyorsun?” diye sordu, sesi şüphe ve öfke doluydu.
Dudaklarım buz gibi olmuştu, ama yine de konuştum. “İntikam istiyorum.” Sesim çatallandı, ama devam ettim. “Beni bu hale getirenlerden intikam istiyorum.”
Hava o kadar soğuktu ki, yanaklarımdan süzülen yaş bile donuyordu.
Yüzbaşı dişlerini sıkarak, “Bana gerçek adını söyle,” dedi.
“Gülistan,” dedim, sesi titreyen bir meydan okumayla. Sonra derin bir nefes alarak ekledim: “Gülistan Alyanak.”
Gri Göz’ün elindeki silah titriyordu. Gözleri üzerime kilitlenmişti. “Daha fazla bilgi ver,” diye emretti, sesi hâlâ sertti ama içindeki şüpheyi hissedebiliyordum.
“Lise öğrencisiydim,” dedim.
Tam o anda, takımından biri hızla dışarı çıktı. Önemli bir şey olmalıydı, yoksa kimse bu haldeyken onu durdurmaya cesaret edemezdi.
“Yüzbaşı, telsizden bilgi geldi. Sınırda hareketlilik var,” dedi, telsizi ona uzatarak.
Gri Göz bir an tereddüt etti. Bana baktı, gözlerinde fırtınalar kopuyordu. Sonra, hızla kararını verip telsizi aldı.
“Bunu içeri götür,” dedi, sesindeki soğukluk değişmemişti. Hâlâ beni düşman olarak görüyordu.
Telsizi alıp karların üzerinde ağır adımlarla uzaklaşırken, diğer asker hızla yanıma gelip kolumdan sertçe kavradı.
“Yürü,” dedi, beni iterek.
Adımlarımın dengesizliğiyle sendeledim ama direnecek hâlim yoktu. Soğuk her yanımı sarmıştı. İçeri girer girmez kendimi yatağın içine attım. Bedenim titriyor, buz gibi soğuk kemiklerime işliyordu. Ama en çok içimdeki öfke ve çaresizlik yakıyordu beni…
Yatağın içinde hâlâ bedenimin sıcaklığı vardı. Soğuk iliklerime kadar işlemişti ama yorganın altındaki o hafif sıcaklık, bir nebze de olsa rahatlatıyordu beni. Zamanla kaslarım gevşemeye, içimdeki gerginlik çözülmeye başladı. Açlık, yorgunluk, uykusuzluk… Hepsi sıcak yatağın verdiği huzurla kayboldu. Gözlerimi kapattım ve derin, derin bir uykuya daldım.
Ne kadar sürdü bilmiyorum ama gözlerimi açtığımda Yüzbaşı ve adamları gitmişti. Başımda, beklemesi için bırakılan Kertenkele dediği adam vardı.
“Sonunda uyandın ha,” dedi gülümseyerek. “Köylüler yemek için bir şeyler getirdi. Aç olduğunu biliyorum. Kalk da bir şeyler ye.”
Sesinde sertlikten eser yoktu. Beklediğim o soğuk, buyurgan tavır yerine içten bir sıcaklık vardı. Ön yargılarım bir an için sarsıldı. İçimden, “Demek ki hepsi Gri Göz gibi değil,” diye geçirdim.
Yavaşça doğrulup yataktan çıktım. O an fark ettim; hâlâ kalın kilotlu çoraplarım ve uzun kollu penyem üzerimdeydi. Gözlerimi kaçırarak, “Üstlerimi giyebilir miyim?” diye sordum çekinerek.
Kertenkele etrafına bakınıp ahırın diğer tarafındaki elbiselerimi aldı. Onları elinde tartarak, “Bunlar donmuş,” dedi. “Çay için ateş yakmıştım. İstersen orada ısıtıp getireyim sana.”
Sesi o kadar sakindi ki, ilk kez burada gerçekten yalnız olmadığımı hissettim. Başımı hafifçe sallayarak onayladım. Bir şey dememe gerek yoktu. O an, ilk kez bir yabancının içtenliğine güvenmek istedim.
Yatakta biraz daha bekledim. Yabancı bir adamın karşısına, iç çamaşırları sayılabilecek bir halde çıkmak istemiyordum. Üstelik, ikimiz de yalnızdık ve şeytan insanın damarlarında dolaşan bir gölge gibi her fırsatı kollardı.
Ama acele etmem gerektiğini biliyordum. Gri Göz geri dönerse, belki üstlerimi giymeme ya da yemek yememe bile izin vermeyebilirdi. Derin bir nefes aldım, cesaretimi topladım. Birkaç dakika sonra, utana sıkıla yataktan kalkıp battaniyeye sarındım ve Kertenkele’nin yanına gittim.
Onu ateşin başında bulduğumda, uzun hava söylüyordu. Kürtçe bir şarkıydı. Sesi derinden, içli, yanık bir ağıt gibi yükseliyordu. Ateşin alevleri yüzüne vuruyor, gözlerindeki hüzünle birlikte kıvılcımlar gibi parlıyordu.
Sesi bozmaya cesaret edemedim ama daha fazla bekleyemezdim. Yavaşça, “Isındılar mı?” diye sordum.
Kertenkele, uzun havasını yarıda kesip bana döndü. Bir an sustu, sonra kısık sesle, “Biraz daha ısınırlarsa iyi olur,” dedi.
Sesinin güzelliğini böldüğüm için pişmanlık hissettim. Ama zaman daralıyordu. “Gerek yok, bu kadarı kafi,” dedim usulca.
Elbiselerimi hızla giydim. Soğuğa inat, içimde hâlâ ateşin sıcaklığını hissediyordum. Üşümekten mi, yoksa içimde beliren tuhaf bir huzurdan mı bilmiyordum. Yeniden ateşin başına döndüm.
Kertenkele bir süre sustu, sonra derin bir nefes alıp şarkısına kaldığı yerden devam etti. Ben de sessizce ateşe baktım. Alevler titriyor, rüzgârla dans ediyordu. İçimdeki fırtına gibi…
Sıcak çay boğazımdan akarken içimi ısıttı. Önümde yoğurt, çökelek, tereyağı ve sıcak ekmek vardı. Sırf bunlar için bile neleri feda etmezdim ki… Sanki günlerdir değil, yıllardır açtım. Her lokmada içimdeki boşluk biraz daha doluyor, bedenimle birlikte ruhum da doyuyordu.
Kertenkele’nin uzun havası ateşin çıtırtılarına karışıyordu. Söylediği ağıt, rüzgârın dağlardan savurduğu bir yas gibiydi. Belki de herkesin içinde yakılmış, yarım kalmış bir ağıt vardı.
Yemek bitmek üzereyken sesi usulca yükseldi: “Senin gibi bir kadın burada ne arıyor?”
O an fark ettim. Artık bana bir terörist gibi bakmıyordu. İçimde bir rahatlama oldu ama bu, anlatacağım şeyleri kolaylaştırmıyordu. Gözlerimi ateşin közlerine diktim.
“Ben de sizin gibi intikam istiyorum,” dedim, sesime tüm kararlılığımı yükleyerek.
Kertenkele başını hafifçe salladı. Ateşi karıştırırken, közlerin arasından çıkan kıvılcımlar karanlığa karışıyordu.
“Bu dağlar intikam ateşiyle yananlarla dolu,” dedi, sesi derinden geldi. “Hepsinin bir hikayesi var, hepsinin haklı bir gerekçesi var.”
Alevlerin titrek ışığında yüzüme baktı.
Derin bir nefes alıp sordum: “Peki, intikamlarını aldılar mı?”
Sorumu yanıtsız bırakıp ateşe baktı. Ama cevabı ben de biliyordum. Bir yıldır intikam ateşiyle yanıyordum ama hâlâ hiçbir yol kat edememiştim. Yolum tıkanmış, ne tarafa gideceğimi bilemez hale gelmiştim.
Neredeyse vazgeçmek üzereydim.
Kertenkele, ateşin közlerini karıştırırken usulca konuştu:
“Kimi aldı, kimi alamadan vazgeçti. Kimi bu uğurda daha ağır bedeller ödedi. Biz de intikamlarını alamayanların sesi olduk. Sadece kendimiz için değil, bu ateşle yananların hepsi için buradayız.”
Sözleri içime işledi. Ateşin çıtırtıları arasında derin bir sessizlik çöktü. Gözlerimi yere diktim. Söyleyecek bir şey bulamıyordum.
Kertenkele, sessizliğimi bozarak, “Senin hikâyen ne?” diye sordu.
Başımı kaldırıp ona baktım ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Hikâyem… Anlatacak gücüm var mıydı? Ya da anlatsam ne değişirdi?
Gözlerinde sıcak bir ifade vardı. Hafifçe gülümsedi. “Belki senin için de bir uzun hava söylerim,” dedi.
O an içimde garip bir şey kımıldadı. Hüzün mü, umut mu, bilmiyordum. Ama ilk kez, gerçekten birinin anladığını hissettim.