Feray’ın söyledikleri içime dokundu ama onu anlıyordum. Kolay değildi. Yaşadığımız her şey, ölümle burun buruna geçirdiğimiz günler, verdiğimiz kayıplar ve hayatta kalmanın ağırlığı… Bunların hepsinin bir bedeli vardı. O bedel, en çok da duygularımızı şekillendiriyordu.
Başımı sallayarak elimdeki kahveyi yudumladım. Feray da kendi fincanına sarılmış, düşüncelere dalmıştı. Ona zaman tanıyacaktım. Çünkü bunun başka bir yolu yoktu.
Salonun penceresinden dışarı baktım. Şehir sessizdi. Savaş alanındaki o kargaşadan sonra, bu sessizlik alışılması zor bir lükstü. İçimdeki fırtına hala dinmemişti belki ama buraya döndüğümden beri ilk kez gerçekten nefes alabildiğimi hissediyordum.
Bir süre daha oturduk. Konuşmadık ama sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, yorgun iki ruhun birbirini anlamasının bir yansımasıydı.
Feray, “Bugün biraz dinlenmelisin. Uykusuzsun,” dedi.
Gülümsedim. “Sen de öylesin.”
“Ben nöbetlere alışkınım,” dedi hafif bir tebessümle.
Ben de gece operasyonlarına alışkındım ama mesele sadece uyku değildi. Zihnim hâlâ savaş modundaydı. Normal hayata dönmeye çalışıyordum ama insan, ölümle bu kadar burun buruna geldikten sonra gerçekten normale dönebilir miydi?
Ayağa kalktım. “Hadi, sen de uyu biraz. Yarın işin var.”
Feray gözlerini kaçırdı ama hafifçe başını salladı. “Sen de evine git. Dinlenmelisin, Yağız.”
Ona itiraz etmedim. Kapıya yöneldim ama çıkmadan önce son bir kez ona baktım. Gözlerinde hâlâ endişe vardı.
“İyi geceler, Feray,” dedim.
Feray, hafif bir gülümsemeyle başını eğdi. “İyi geceler, Yağız.”
Kapıyı kapattığımda derin bir nefes aldım. Koridorda birkaç saniye öylece durup düşündüm. Sonra ağır adımlarla kendi daireme geçtim.
Anahtarları masaya bırakıp montumu çıkarırken gözüm duvardaki aynaya takıldı. Yüzüm yorgun görünüyordu. Yorgun ama… huzurlu.
Koltuğa oturdum ve başımı arkaya yasladım. Düşünmemem gerekiyordu. Sadece birkaç saat bile olsa dinlenmem gerekiyordu.
---
Sabah olduğunda, uyuyup uyumadığımı bile hatırlamıyordum. Yine de, daha iyi hissediyordum. Feray’ı düşündüm. Onun da biraz olsun dinlenmiş olmasını umuyordum.
Hazırlanıp tabura gitmek için kapıdan çıkarken, koridorda karşılaştık. Feray hastaneye gidiyordu. Bir an durduk. Göz göze geldik.
“Günaydın,” dedi sessizce.
“Günaydın,” dedim.
Garip bir andı. Dün geceyi düşünüyorduk ikimiz de ama kelimelere dökmeye cesaretimiz yoktu.
Feray, “Kahvaltı yaptın mı?” diye sordu bir anda.
Gülümseyerek başımı iki yana salladım. “Hayır, sen?”
“Ben de yapmadım.” Hafifçe dudaklarını ısırdı. “İstersen… bir şeyler atıştırabiliriz.”
Teklif beklemediğim kadar içtendi.
Başımı salladım. “Olur.”
Birlikte binadan çıktık. Şehir yeni yeni hareketleniyordu. Bir kafeye oturduk, kahve ve birkaç atıştırmalık söyledik. Kahvaltıyı geçiştirdik ama önemli olan bu değildi.
Feray bana baktı. “Dün gece söylediklerin için… teşekkür ederim.”
Gözlerine baktım. Hâlâ kararsızdı ama bir şeyler değişiyordu.
“Ne zaman istersen, Feray,” dedim.
Bir süre daha konuştuk. Konu operasyondan, hastaneden açıldı ama asıl meseleden bahsetmedik. Olsun. Bazen bir şeylerin kendiliğinden şekil almasına izin vermek gerekiyordu.
Kafeden çıkarken, Feray bir an durdu ve bana baktı.
“Yağız…”
“Efendim?”
Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama emin olamıyordu. Sonra gülümsedi.
“İyi bak kendine.”
Gülümsedim. “Sen de.”
O hastaneye doğru yürüdü, ben de tabura doğru ilerledim.
Ve ilk defa, gerçekten bir yere aitmişim gibi hissettim.
Feray’la aramızda o gece yaşananlar, zihnime kazınmıştı. Gözlerindeki tereddüt, sesindeki titreme… "Ya geri gidersen?" diye sorduğunda, geçmişte ona yaşattığım belirsizliklerin izlerini taşıyordu. Ama ona söz verdim. Buradaydım. Ve burada kalacaktım.
Fakat hayat, insanın sözlerini sınamaktan asla vazgeçmiyordu.
---
Yeni operasyon emri geldiğinde, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Bunu hissetmek istemezdim ama yılların deneyimi bana içgüdülerimin asla yanılmadığını öğretmişti. Timim hazırdı. Murat, Baran, Selim ve Efe her zamanki gibi soğukkanlıydılar. Harun ise operasyona katılmayacaktı; Feray’a göz kulak olacaktı.
Feray’a bu kez haber vermek istedim. Son operasyonumda ona veda etmeden gitmiştim ve bu büyük bir hataydı.
Hastaneye uğradım. Onu yoğun bir günün ortasında buldum. Beyaz önlüğü omzuna hafifçe düşmüştü, yorgun ama her zamanki gibi güçlü görünüyordu. Gözleri bana döndüğünde, bir şeylerin ters gittiğini anladı.
"Ne oldu?" diye sordu, kaşlarını çatarak.
"Yine gidiyorum," dedim.
Feray derin bir nefes aldı. "Nereye?"
"Bu sefer yerini söyleyemem," dedim, gerçeği saklamadan. "Ama döneceğim."
Feray, gözlerini kaçırdı. "Bunu daha önce de söylemiştin."
Adımlarımı geri çekmedim. "Ve döndüm, değil mi?"
Omuzları düştü. Bir şey söylemesini bekledim ama sadece başını salladı. Ona daha fazlasını söyleyemezdim. Görevdi bu. Mecburduk.
Elini tutmak istedim ama kendimi geri çektim. O, benimle kalmamı istiyordu. Ben ise gitmek zorundaydım.
---
Operasyonun üçüncü günüydü. Dağların arasında, düşman hattının derinlerindeydik. Planımız kesindi, ancak işler hiçbir zaman planlandığı gibi gitmezdi.
Gece yarısıydı. Karanlıkta ilerlerken, aniden pusuya düştük. Mermiler sağımızdan, solumuzdan geçerken, timimle birlikte en yakın siperlere yöneldik. Ateş hattından çıkmalıydık ama düşmanın sayısı fazlaydı.
Bir anlık dikkatsizlik, bir kurşunun beni bulmasına neden oldu.
Göğsümde sıcak bir yanma hissettim, nefesim kesildi. Yere düştüm ama bilincimi kaybetmedim. Silahımı bırakmadım. Murat ve Selim, beni çekmeye çalışırken, Baran ve Efe ateş açıyordu.
Kulaklarım uğuldarken, zihnimde tek bir şey vardı: Feray.
Onu bir daha görebilecek miydim?
---
Gözlerimi açtığımda, başımdaki hafif zonklamayla birlikte beyaz duvarları gördüm.
Hastane.
Bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava biraz sızlatıyordu. Kurşunun geçtiği yeri hissettim.
Sonra, yanımda oturan silueti fark ettim.
Feray.
Başı yatağımın kenarına yaslanmış, kollarını kavuşturmuştu. Gözleri kapalıydı ama nefes alışından uyanık olduğunu anladım.
Bir süre onu izledim. Yüzü yorgundu, solgun görünüyordu.
“Feray,” dedim, sesim hafif kısıktı.
Gözlerini açtı, göz göze geldik. Önce yüzüne bir rahatlama yayıldı. Ama çabuk toparlandı.
“Uyandın,” dedi.
Gülümsedim. “Evet, sanırım bu sefer de ölmedim.”
Kaşlarını çattı. “Bu konuda bu kadar rahat olmanı hiç anlamıyorum.”
“Alıştım,” dedim basitçe.
“Ben alışmadım,” diye karşılık verdi.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes aldı.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
“Eh,” dedim hafifçe omzumu oynatmaya çalışarak. Acı bir sızı hissettim ama belli etmedim. “İdare eder.”
Başını salladı. “Doktorlar iyileşmenin zaman alacağını söyledi.”
“Ben çabuk toparlanırım,” dedim gülümseyerek.
Ama o gülümsemedi.
Bir an bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Elleriyle birbirine kenetlenmiş parmaklarını sıktı.
“O kadar kolay değil,” dedi sessizce.
Kaşlarımı çattım. “Ne?”
Başını kaldırdı, gözleri ciddiydi. “Yağız, yeter artık.”
Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. “Ne hakkında konuşuyoruz?”
Birden ayağa kalktı. Sandalyeyi hafifçe geri itti.
“Bunu ne kadar daha yapacaksın?” diye sordu, sesi yükselmeye başlamıştı.
"Feray—"
“Hayır, dinle! Gerçekten merak ediyorum. Ne kadar daha ölümle burun buruna geleceksin? Ne kadar daha beni burada, bu lanet hastane odalarında senin uyanmanı beklerken bırakacaksın?”
Nefes aldım, sakin kalmaya çalıştım. “Feray, bu benim işim.”
“O işin senin canını almasını mı bekliyorsun?!” diye patladı.
“Hayır!”
“O zaman neden her seferinde ölüme meydan okuyormuşsun gibi yaşıyorsun?”
Bir şey diyemedim.
Feray gözleri dolmuş halde devam etti. “Beni sevdiğini söyledin.”
Başımı salladım. “Evet, seviyorum.”
“Peki, seven bir insan sevdiğini bu korkuyla yaşamak zorunda bırakır mı?”
Gözlerimi kapattım.
Bunun cevabını bilmiyordum.
“Her operasyona gittiğinde bir gün geri dönmeyeceğinden korkuyorum,” dedi Feray, sesi titreyerek. “Senin için dua etmekten, telefonuma korkarak bakmaktan, sabaha kadar uyuyamamaktan yoruldum.”
Derin bir nefes aldım. “Feray, ben bir askerim.”
“Bunu biliyorum!” diye bağırdı. “Ama ben de bir insanım, Yağız! Sevdiği adamı her an kaybetme korkusuyla yaşayan bir insan!”
Başını iki yana salladı. “Ben seni seviyorum. Ama bu böyle devam edemez.”
Gözlerim büyüdü. “Ne demek istiyorsun?”
Derin bir nefes aldı, sanki kendini toparlamaya çalışıyordu.
“Bu böyle gitmez, Yağız,” dedi daha sakin ama kesin bir sesle. “Sen mesleğinle evlisin. Ve ben… ben senin hayatında hep ikinci planda kalacağımı biliyorum.”
Bir adım geri çekildi.
“İyileş,” dedi sessizce. “Ama benden bir şey bekleme.”
Sonra arkasını döndü ve kapıyı açıp çıktı.
Ve ben, onu durduramadım.
BİRKAÇ GÜN SONRA
Taburcu olduktan sonra her şey yerli yerindeydi.
Ama Feray yoktu.
Aramadı. Mesaj atmadı. Hastaneye bile gitmek istemedim çünkü orada onu görmek ve bana olan öfkesini hissetmek istemiyordum.
Ama içimde bir boşluk vardı.
Bir eksiklik.
Operasyondan sağ çıktığıma sevindiğim her an, sonra onu hatırlıyordum.
Ve sanki bu sefer gerçekten kaybetmiş gibi hissediyordum.
---
GECE
Kapı yumruklandığında gece yarısını geçmişti.
Önce silahıma uzandım ama sonra tanıdık sesi duydum.
"Yağız!"
Feray.
Kapıyı açtığımda gözlerim otomatik olarak onu baştan aşağı süzdü.
Feray, ayakta zar zor duruyordu.
Üzerinde siyah, dizlerinin biraz üstünde biten dar bir elbise vardı. Kumaş, bedenine kusursuz bir şekilde oturmuştu. İnce askıları omuzlarından zarifçe kayıyordu. Hafif dalgalı saçları dağınık bir şekilde yüzüne düşmüş, gözleri puslanmıştı. Alkolden olsa da içinde farklı bir şeyler parlıyordu. Dudakları aralık, nefesi düzensizdi.
Ve o gece… Onu hiç böyle görmemiştim.
“Yağız…” diye fısıldadı, sesi hem kırılgan hem de davetkârdı.
Ayakta zor durunca kapıya tutundu.
Sonra aniden öne çıktı ve ellerini göğsüme koyarak beni içeri itti.
Sırtım kapının yanındaki duvara çarptı.
Feray, nefes nefese yüzüme baktı. “Ben seni unutamıyorum,” dedi, sesi titriyordu.
Elini kaldırdı, parmakları yanağımda gezindi.
Göğsümde bir şeyler sıkıştı.
Sonra başını hafifçe kaldırdı ve dudaklarını benimkine bastırdı.
Ve işte o an, dünya durdu.
Öpüşü yumuşaktı, ama içinde sakladığı duyguların ağırlığını taşıyordu.
Nefesi nefesime karıştığında, içimdeki direnç çatırdamaya başladı.
Ellerim beline gitti, onu kendime çekmekten kendimi alıkoyamadım.
Ve sonra Feray, daha da ileri gitti.
Öpüşü derinleşti, açgözlü ve talepkâr bir hâl aldı.
Parmakları saçlarıma dolandı, bedenini bedenime yasladı.
Kalp atışlarım kulaklarımda çınlıyordu.
Ve ben... Karşılık verdim.
Dudaklarımız daha ateşli bir şekilde birbirini buldu. Ellerim farkında olmadan sırtında gezindi.
Ama sonra… Feray’ın elleri gömleğimin düğmelerine gitti.
Durdum.
Gözlerine baktım.
Bulandı.
Sarhoştu.
Ve ben… Bundan yararlanamazdım.
Ellerini nazikçe bileklerinden tuttum.
“Hayır, Feray,” dedim, sesim boğuktu.
Gözleri hayal kırıklığıyla doldu. “Neden?”
Yutkundum, içimde yanan ateşi kontrol altına almaya çalıştım. “Çünkü sen şu an gerçekten bunu istemiyorsun.”
Elleri yavaşça yanına düştü.
Gözleri nemlenmişti, başını eğdi.
Ona zarar vermek istemiyordum.
Onu kaybetmek de istemiyordum.
Tek bir hamlede onu kucağıma aldım. Küçük bir çığlık attı ama sonra başını omzuma yasladı.
Yatak odasına girerken parmakları gevşekçe boynuma dolandı.
Yavaşça yatağa yatırdım. Üzerini örttüğümde gözleri çoktan kapanmaya başlamıştı.
Yanına uzandım.
Sabaha kadar orada kaldım.
Ve gözlerimi açtığımda…
Feray, kollarımdaydı.
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey, sabahın loş ışığının odaya dolduğu ve burnuma çarpan Feray’ın teninin kokusuydu.
İkinci fark ettiğim şeyse, onun kollarımın arasında olduğu.
Başını göğsüme yaslamış, nefesi tenime sıcak dokunuşlar bırakıyordu. Bacağı benimkine dolanmıştı, parmaklarıysa hâlâ tişörtümün kenarını sıkıca kavrıyordu.
Bir an hareketsiz kaldım.
Dün geceyi düşündüm.
Beni öpüşünü, bana tutunuşunu…
Ve sonra onun sarhoşluğunu.
İçimde bir şeyler sıkıştı. O geceyi farklı bir şekilde hatırlayacak, belki de pişman olacaktı. Ama ben, asla pişman olmayacaktım.
Başımı hafifçe yana çevirip onu izledim.
Feray, uykusunda bile güzeldi. Saçları yastığa dağılmış, dudakları hafif aralık kalmıştı. Derin nefesler alıyordu.
Gözlerim farkında olmadan elbisesine kaydı. Gece boyunca hareket ettikçe biraz yukarı sıyrılmıştı. Omzuna düşen bir tutam saçı nazikçe geriye attım, yüzü daha da netleşti.
Ne kadar zaman böyle kaldım bilmiyorum ama sonunda Feray kıpırdandı.
İç çekerek başını göğsümden kaldırdı, gözleri hâlâ uykulu ve bulanıktı.
Sonra gözlerimiz buluştu.
Bir an nefes almayı unuttum.
Feray, ona ne kadar yakın olduğumu fark ettiğinde hafifçe gerildi. Ama gözlerini benden kaçırmadı.
“Sana sarılmışım,” diye fısıldadı, sesi sabah mahmurluğuyla kısıktı.
Gülümsememi bastırdım. “Fark ettim.”
Gözlerini kırpıştırdı, dün geceyi hatırlamaya çalıştığını biliyordum. Yavaşça doğruldu ama ben hiç hareket etmedim.
Ellerini saçlarına götürdü, gözleri bir an için endişeyle bulandı. “Ben… Dün gece…”
Derin bir nefes aldım. “Sarhoştun, Feray.”
Başını bana çevirdi, bakışlarımdaki ciddiyeti görünce kaşlarını hafifçe çattı. “Bir şey oldu mu?”
Gözlerimi ondan ayırmadan başımı iki yana salladım. “Sana dokunmadım.”
Sessizlik…
Ve sonra Feray’ın gözlerinde bir şeyler değişti.
Bir an tereddüt etti. Sonra parmaklarını dudaklarına götürdü. “Ama… Öptüm seni.”
Gözlerim kısıldı. “Evet.”
Dudaklarını araladı, ama ne diyeceğini bilemedi. İçinde bir karmaşa olduğunu görebiliyordum.
Benimle göz göze gelince derin bir nefes aldı. “Sen de karşılık verdin.”
Sustum.
Çünkü inkâr etmeyecektim.
Evet, karşılık verdim.
Ama onun sarhoşluğundan faydalanmadım.
Bunu anlamasını istedim.
Feray başını eğdi, parmakları yorganın kenarıyla oynuyordu. “Ben…” diye başladı ama cümlesini tamamlamadı.
Yavaşça doğrulup yatağın kenarına oturdum, ona bir an daha baktıktan sonra ayağa kalktım.
“Senin için kahve yapayım,” dedim, konuyu değiştirmek istercesine.
Feray gözlerini bana dikti. “Yağız…”
Bekledim.
Bir şey söyleyecek gibiydi ama sonra başını salladı. “Kahve iyi olur.”
Bunu söylerken gözlerini benden kaçırdı.
Ben de üstümü düzelterek mutfağa yöneldim.
Dün gecenin ağırlığı aramızda asılı kalmıştı.
Ve ben, Feray’ın ne hissedeceğini bilmiyordum.
Kahve makinesinin sesi mutfağın sessizliğinde yankılanırken, derin bir nefes aldım. Ellerimi tezgâha dayayıp başımı öne eğdim.
Ne yapıyorum ben?
Dün gece defalarca gözümün önünden geçti. Feray’ın kapıma dayanışı, yalpalayan adımları, gözlerindeki o bulanık ama bir o kadar da keskin arzu…
Beni içeri itip sırtımı duvara yaslayışı.
Ellerinin gömleğime tutunup beni kendine çekişi.
Ve…
Dudaklarının benimkilerle buluştuğu an.
O an kalbimin nasıl hızla çarptığını hatırlıyorum. Kafamın içinde binlerce alarm çalarken bile nasıl ona karşı koyamadığımı…
Feray.
Sarhoş, kaybolmuş, ama bana sığınan Feray.
Karşılık verdim. Onun bana açtığı savaşı, daha da derinleştirdim. Ellerim beline gittiğinde vücudu titredi. Nefesi hızlandı. O an içimde bastırmak zorunda kaldığım şeyleri düşündüm.
Sonra…
Sonra geri çekildim.
Feray daha fazlasını istediğinde, ben durdum.
Çünkü o, bu anı ayıkken hatırlamayacaktı.
Çünkü ben, onun sarhoşluğundan faydalanan biri olamazdım.
Gözlerimi kapatıp başımı iki yana salladım. Kahve makinesi tık sesiyle işini bitirdiğinde, iki bardağa kahveyi doldurdum.
Salona döndüğümde Feray, hâlâ yatağın kenarında oturuyordu.
Elini saçlarına atmış, dalgın dalgın yere bakıyordu. Yüzünde bir huzursuzluk vardı, ama ne düşündüğünü tahmin edebiliyordum.
Beni duyunca başını kaldırdı. Göz göze geldik.
O bakış…
Dün gecenin yankılarıyla doluydu.
Sessizce kahveyi ona uzattım. Hafifçe uzanıp aldı, ama parmakları titredi. Dudaklarını ısırıp gözlerini kahveye indirdi.
Onun bu hâli beni bitiriyordu.
Derin bir nefes aldım. “İyi misin?”
İrkildi. Kafasını kaldırdı ama gözlerini kaçırarak başını salladı. “İyiyim.”
Bu yalana inanmamı mı bekliyordu?
Bardağımı sehpanın üzerine bırakıp tam karşısına oturdum.
“Feray.”
Adını söylediğimde gözleri bana döndü. O sessizlikte yalnızca birbirimizi izledik. Sonunda o dayanamayarak gözlerini kaçırdı.
Bunu yapmasını istemiyordum.
Ne hissettiğini bilmek istiyordum.
Eğer pişmansa, eğer dün geceyi hatırladıkça içinde bir şeyler sıkışıyorsa…
Bunu bilmeliydim.
Ama konuşmaktan kaçıyordu.
Beni görmezden gelmeye çalışıyordu.
Sonunda, sessizliği ben bozdum. “Dün gece olanları hatırlıyor musun?”
Nefesi bir an duraksadı.
Sonra başını salladı. “Hatırlıyorum.”
Bu cevabın beni rahatlatacağını sanmıştım. Ama rahatlamak yerine içimde bir gerilim oluştu.
Çünkü Feray’ın sesi, huzursuzdu.
Bardağı elinde döndürdü, parmakları titriyordu. “Özür dilerim.”
İşte, içimdeki şey tam o anda sıkıştı.
Kaşlarımı çattım. “Neden?”
Feray, şaşkınca gözlerini bana kaldırdı. “Çünkü… Sarhoştum. Çünkü seni…” Cümlesini tamamlamadı. “Ben böyle bir şey yapmazdım.”
İçim ürperdi.
Sesi titremişti.
Bir an dilimin ucuna çok fazla kelime geldi. Ama hiçbiri yeterince doğru gelmedi.
Derin bir nefes aldım. “Feray, eğer dün gece için pişmansan—”
“HAYIR!”
Beni susturan o keskin kelime oldu.
Gözleri kocaman açılmıştı, kalbi deli gibi atıyordu. “Ben pişman değilim,” dedi, sesi kısıktı ama netti. “Özür diledim çünkü… Dün gece sarhoştum ve…”
Ve?
Bekledim.
Ama devam etmedi.
Sadece derin bir nefes alıp kahvesinden bir yudum aldı.
Bu konu burada kapanmış gibi görünüyordu.
Ama ikimiz de biliyorduk ki, hiçbir şey kapanmadı.
Sadece… Ertelendi.
Ben de daha fazla zorlamadım. Gözlerimi ondan ayırmadan bardağımı elime aldım ve yudumladım.
Kahvenin acı tadı boğazıma inerken, içimde bir şeylerin yanıp kül olduğunu hissettim.