Fadime Hanım’ın toprağa verilişinin üzerinden tam bir hafta geçmişti.
Yelkovan Mahallesi’nde zaman yeniden akmaya başlamıştı belki ama bazı evlerde saatler hâlâ aynı yerde takılı kalırdı. Fadime Hanım’ın evi de öyleydi. Perdeler yine aynı şekilde asılıydı, duvardaki saat yine aynı tik takla ilerliyordu ama o evin içindeki hava değişmişti. Eksilmişti. Sessizleşmişti.
O gün, yedisi için yemek verilecekti.
Sabah erkenden büyük tencereler kurulmuştu. Mahallenin kadınları imece usulü çalışmış, pilavlar kavrulmuş, etler pişirilmiş, helvalar karılmıştı. Sokakta yine bir çadır vardı ama bu kez ağıt değil, dua hâkimdi. Evde Kur’an okunuyor, salondan ağır ve sakin bir ses yükseliyordu. Harfler duvarlara çarpıp yankılanıyor, evin içine huzurlu ama hüzünlü bir titreşim bırakıyordu.
Lal, Esin ve mahalleden birkaç genç kız mutfakla salon arasında mekik dokuyordu. Üzerlerinde sade kıyafetler vardı. Saçlar toplanmış, yüzler ciddi ama yumuşaktı. Gelenlere su uzatıyor, tabak taşıyor, ayakkabıları düzenliyorlardı.
Ev kalabalıktı. Kadınlar bir köşede sessizce konuşuyor, bazıları dua ederken gözyaşlarını siliyordu. Erkekler dışarıdaki çadırda oturuyor, ağır başlı bir şekilde sohbet ediyordu.
Ayşe ise salonun duvar kenarındaki koltukta oturuyordu. Üzerinde siyah bir elbise vardı. Yüzü solgundu. Gözleri hâlâ dalgındı ama ilk günkü o kontrolsüz feryat yerini daha derin, daha sessiz bir acıya bırakmıştı. İnsan bazen ağlamayı bırakırdı; çünkü ağlayacak güç kalmazdı.
Kapı bir kez daha çaldı.
Esin elindeki tepsiyi mutfağa bıraktı ve kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında orta yaşlı bir adam duruyordu. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Saçlarına hafif ak düşmüştü. Yüzünde yorgunluk ve tereddüt aynı anda okunuyordu.
Esin nazikçe başını eğdi.
“Buyurun.”
Adam boğazını temizledi. Sesi hafif kısılmış gibiydi.
“Ayşe… burada mı?”
Esin adamın yüzüne dikkatlice baktı. Yabancıydı ama bakışlarında tuhaf bir tanıdıklık vardı.
“Evet, burada.”
Adam bir an gözlerini yere indirdi.
“Çağırır mısınız?”
Esin başını salladı. Kapıyı hafifçe kapatıp salona yöneldi. Ayşe’ye doğru yürürken adımları yavaşladı. İçinde sebebini bilmediği bir gerilim vardı.
Ayşe’nin yanına eğildi.
“Ayşe abla… kapıda bir adam var. Seni soruyor.”
Ayşe ilk başta tepki vermedi. Sonra ağır ağır başını kaldırdı.
“Kimmiş?”
Esin hafifçe omuzlarını kaldırarak “Bilmiyorum… ama seni istiyor.” Dedi.
Ayşe’nin yüzünde hafif bir gölge geçti. Yavaşça ayağa kalktı. Elbisesinin etekleri yere sürtündü. Adımları ağırdı ama kararlıydı. Salonun içinden geçerken Kur’an sesi arkasında kaldı. Kapıya yaklaştıkça kalbi hızlanmaya başladı. Sanki içindeki bir his, kim olduğunu çoktan fısıldamıştı.
Kapıyı araladı.
Ve başını kaldırdı.
Zaman o an durdu.
Kapının eşiğinde duran adamın gözleri doluydu. Dudakları titriyordu.
Ayşe nefes almayı unuttu.
“Abi…”
Kelime dudaklarından bir fısıltı gibi döküldü.
Yıllardır görülmeyen, adı anılmayan, kırgınlıkların ardına saklanan o yüz karşısındaydı. Saçları beyazlamış, yüzü çizgilenmişti ama gözleri aynıydı. Çocukluklarının gözleri.
İki kardeş uzun uzun baktı birbirine. Aralarında yılların suskunluğu, kırgınlığı, inadı vardı. Ama o an hepsi bir adım geriye çekildi.
Ayşe bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Ve birden ağlayarak abisine sarıldı.
“Abi… annem öldü…”
Sesi göğsünden koparak çıktı. İçinde bir haftadır biriken her şey o cümlede çözüldü.
Adam da kollarını kardeşine sardı. Omuzları titremeye başladı.
“Gül goncam… biliyorum… duydum… canım yanıyor…”
Ayşe geri çekilip abisinin yüzüne baktı. Gözyaşları yanaklarından akıyordu.
“Niye gelmedin abi? Niye bizi el gibi koydun? Annem hep kapıya baktı…”
Bu söz, adamın içine saplandı. Başını eğdi. Hıçkırıkları bastıramadı.
“Gurur ettim… kızdım… ama her gün pişman oldum. Bir telefon edemedim. Bir adım atamadım. Kendime yenildim.”
Sesi kırılıyordu.
“Ama geç kaldım…”
Ayşe tekrar sarıldı. Bu kez daha sıkı.
“Çok geç kaldın abi… annem seni affetti mi bilmem… ama ben affettim.”
Adam gözlerini kapadı. Yılların yükü omuzlarından düşer gibi oldu ama yerine başka bir ağırlık geldi: pişmanlık.
Kapının önündeki bu sarılma evin içindeki sessizliği değiştirmişti. Lal birkaç adım geride durmuş, gözleri dolu dolu izliyordu. Esin yanına yaklaştı.
“Abisi mi?”
Lal başını salladı.
“galiba . Şunu anladım ki bazı kapılar ölümle açılıyor.”
İçeride Kur’an sesi devam ediyordu. Dualar göğe yükselirken kapının eşiğinde yılların kırgınlığı eriyordu.
Yelkovan Mahallesi o gün sadece bir kadının ruhuna dua etmiyordu.
Bir ailenin yeniden birleşmesine de şahitlik ediyordu.
O günden sonra mahallede bir şeyler sessizce değişti.
Ayşe’nin abisi, yedinin ertesi günü yeniden geldi. Bu kez kapıda tereddütle bekleyen bir adam değildi. İçeri girerken adımları daha kararlıydı. Gözlerinde hâlâ pişmanlık vardı ama yanında taşıdığı başka bir duygu daha vardı.
telafi etme isteği.
Ayşe artık evin içinde tek başına dolaşmıyordu. Abisi mutfakta sandalyeye oturuyor, bazen duvardaki eski fotoğraflara uzun uzun bakıyor, bazen balkona çıkıp sokağı izliyordu. O balkon… Fadime Hanım’ın yıllarca oturduğu, kapı önünü gözetlediği balkon.
Bir akşamüstü, güneş karşı apartmanın camlarına vururken Ayşe annesinin bavulunu yatağın üzerine koydu. İçine katlanmış birkaç elbise, annesinin başörtülerinden biri ve eski bir aile albümü yerleştirdi.
Abisi kapının eşiğinde durdu.
“Benimle gelmeye karar verdin demek” dedi yumuşak ama net bir sesle. “Zaten Bu ev sana artık ağır gelir.”
Ayşe gözlerini odanın içinde gezdirdi. Her köşe annesini fısıldıyordu.
“Burada nefes alamıyorum .”
Cümle sakin çıktı ama içinde derin bir yorgunluk vardı.
Bir hafta sonra ev tamamen boşaltıldı. Eşyaların bir kısmı kamyona yüklendi, bir kısmı ihtiyaç sahiplerine verildi. Salonun duvarında yıllarca asılı duran saat indirildiğinde geriye solmuş bir iz kaldı. Perdeler söküldü. Halılar kaldırıldı. Ev, çıplak duvarlarıyla olduğundan daha küçük göründü.
Kapıya beyaz bir kâğıt asıldı.
“Kiralık.”
O yazı rüzgârda hafifçe dalgalanırken mahalleli pencerelerden baktı. Bir devrin kapandığını herkes sessizce kabul etti.
Ama Yelkovan Mahallesi’nde hiçbir hikâye sadece olduğu gibi kalmazdı.
Sokak başındaki bakkalın önünde başlayan bir cümle, birkaç saat içinde başka bir şekle bürünürdü.
“Yıllar önce gelini kapıya koymuş,” dedi bir kadın fısıltıyla. “Ondan görüşmemişler.”
Yanındaki hemen karşı çıktı.
“Yok canım, öyle değil. Oğlan babada kalmış, kız annede. Çocuklar küçükken ayırmışlar. Onun kırgınlığı varmış.”
Bir başkası söze karıştı.
“Ben başka duydum. Oğlu çalışmaya gitmiş, bir daha dönmemiş. Fadime de inat etmiş, aramamış.”
Her ağızdan başka bir hikâye çıktı. Kimi gurur dedi, kimi inat dedi, kimi kader dedi.
Ama kimse aslını bilmiyordu.
Gerçek, belki iki kardeşin arasında, sarılırken dökülen gözyaşlarında saklıydı. Ama mahalle gerçeği değil, rivayeti severdi. Çünkü rivayet konuşuldukça büyürdü.
Lal bir akşamüstü balkona çıktığında yan apartmanın üçüncü katına baktı. Camlar boştu. Perdeler yoktu. İçeride yankılanan bir sessizlik vardı artık.
Yanına Esin geldi.
“Garip oldu değil mi?” dedi.
Lal başını hafifçe salladı.
“Bir evin boşalması… insanın içini de boşaltıyor sanki.”
Esin iç çekti.
“Kim bilir ne yaşamışlar.”
Lal gözlerini o boş balkondan ayırmadan konuştu.
“Bence herkes kendi acısını içinde büyütüyor. Dışarıdan bakınca hikâye uydurmak kolay.”
Sokaktan geçen iki kadın konuşuyordu o sırada.
“Fadime de inatçıydı zaten.”
“Gurur işte… insanı yalnız bırakır.”
Rüzgâr hafifçe esti. “Kiralık” yazısı bir kez daha sallandı.
Yelkovan Mahallesi hayatına devam ediyordu. Çocuklar sokakta top oynuyor, esnaf kepenk açıyor, akşamları yine çaylar demleniyordu.
Ama bazı balkonlar boş kalırdı.
Bazı kapılar bir daha hiç açılmazdı.
Ve bazı hikâyeler… dilden dile değişir, büyür, şekil alırdı. Gerçek ise çoğu zaman sessiz kalırdı.
Lal o boş eve bakarken şunu düşündü.
Bir insanı hayattayken anlamak zordu.
Öldükten sonra ise herkes bir hikâye yazardı.
Günler birbirini kovaladı.
Yelkovan Mahallesi’nde hayat, ölümün bıraktığı boşluğu yavaş yavaş gündelik alışkanlıklarla doldurdu. Sabahları yine simitçinin sesi duyuluyor, öğleden sonra çocuklar sokakta seksek çiziyor, akşamları balkonlardan çay kaşıklarının ince tınısı yükseliyordu. Karşı apartmanın üçüncü katındaki “Kiralık” yazısı hâlâ yerindeydi ama artık herkes o yazıya bakıp iç çekmiyordu. İnsan her şeye alışıyordu; acıya bile.
Lal ve Esin de yeniden ders masasına dönmüştü.
Lal’in odası akşamüstü ışığıyla doluydu. Masanın üzerinde üst üste yığılmış test kitapları, renkli kalemler, not kâğıtları vardı. Pencere hafif aralıktı; içeri deniz kokusuyla karışık serin bir rüzgâr giriyordu. Perde arada hafifçe dalgalanıyor, sayfaların kenarını kıpırdatıyordu.
Esin halının üzerine bağdaş kurmuş, elindeki matematik testine kaşlarını çatarak bakıyordu.
“Lal, şu soruya bir bakar mısın? Şurayı nerede yanlış yapıyorum anlamadım.”
Lal sandalyede hafifçe öne eğildi. Kalemi eline aldı. Esin’in yanına indi, omuz omuza verdiler. Sorunun üstünde eğilirken saçları birbirine değdi. Çocukluklarından beri aynı sırayı paylaşmış iki kız gibi…
“Bak,” dedi Lal sakin bir sesle. “Burada parantezi dağıtırken eksi işaretini unutmuşsun. O yüzden sonuç kayıyor.”
Esin gözlerini büyüttü.
“Aaa! Ben hep artı gibi düşünmüşüm.”
Lal gülümsedi. Deftere adım adım yazdı.
“Önce burayı sadeleştiriyoruz. Sonra yerine koyuyoruz. Aslında zor değil, sadece dikkat istiyor.”
Esin birkaç saniye deftere baktı, sonra yüzü aydınlandı.
“Tamam! Anladım şimdi.”
Bir an durdu. Kalemi parmaklarının arasında çevirirken gözleri uzaklaştı.
“İnşallah biz de üniversite sınavını kazanırız.”
Bu cümle odada asılı kaldı. Eskiden olsa Lal’in kalbi hızlanır, gözleri gerilir, omuzları kasılırdı. Kazanmak onun için bir hedef değil, bir zorunluluk gibiydi. Sanki bütün değeri o sonuca bağlıymış gibi…
Ama şimdi yüzünde farklı bir ifade vardı. Daha yumuşak. Daha dingin.
Kalemi yavaşça masaya bıraktı.
“Esin,” dedi hafif bir gülümsemeyle, “artık kazanıp kazanmamak o kadar da önemli değilmiş, onu anladım.”
Esin şaşkınlıkla başını kaldırdı.
“Ne demek o?”
Lal pencereye doğru baktı. Dışarıda çocuklar top oynuyordu. Bir kadın balkonundan çamaşır silkelerken gülüyordu. Hayat akıyordu.
“Evet, kafayı çok takmıştım. Sanki olmazsa dünya bitecekmiş gibi… Ama hayat şunu gösterdi bana… Akşamın ya da ertesi günün garantisi yok.”
Sesi sakindi ama içten geliyordu.
“Bazı şeyleri bu kadar takmamak daha önemliymiş. Elinden geleni yaparsın, çalışırsın. Ama hayat sadece bir sınavdan ibaret değil.”
Esin uzun uzun baktı ona. Bu, birkaç hafta önceki Lal değildi. Gözlerinde daha derin bir olgunluk vardı. Acının içinden süzülüp gelen bir farkındalık…
Birden yerinden kalktı ve Lal’e doğru hamle yaptı. Onu sıkıca sardı.
“Aferin sana,” dedi içten bir sesle. “Sonunda bunun bu kadar büyük bir mesele olmadığını anladın.”
Lal önce şaşırdı, sonra gülümsedi. Esin’in omzuna başını yasladı.
“Yeter ki sağlıklı olalım,” diye devam etti Esin. “Yeter ki sevdiklerimiz yanımızda olsun. Gerisi bir şekilde olur.”
Lal de kollarını arkadaşının etrafına sardı. Çocukluklarından beri paylaştıkları sırlar, gözyaşları, hayaller o sarılmanın içine sığdı.
“Haklısın,” dedi yumuşakça. “Gerisi gerçekten olur.”
Bir süre öyle kaldılar. Odanın içi akşam ışığıyla doluydu. Pencerenin önündeki perde hafifçe dalgalanıyor, masa üzerindeki sayfalar kıpır kıpır ediyordu. Dışarıdan gelen çocuk kahkahaları, hayatın devam ettiğini hatırlatıyordu.
Lal gözlerini kapadı.
Artık hedefleri vardı ama o hedefler omuzlarına yük değildi. Hayatın kırılganlığını görmüş, kaybetmenin ne demek olduğunu anlamıştı. Şimdi ise elindekilerin kıymetini bilmenin daha önemli olduğunu öğreniyordu.
Masadaki matematik soruları duruyordu.
Ama Lal’in içindeki denklem artık daha sadeydi:
Sağlık + Sevdikler + Huzur.
Gerisi sadece sonuçtu.