Sabah Yelkovan Mahallesi’ne ağır doğmuştu.
Deniz durgundu. Sanki gece boyunca dalgalar da konuşmamıştı. Gökyüzü açık ama soluktu; güneş varla yok arası bir ışık bırakıyordu sokak taşlarına. Rüzgâr hafifti ama serindi aynı zamanda.
Lâl odasının içinde, yatağının köşesinde dizlerini karnına çekmiş oturuyordu.
Saçları dağılmış, yüzü yastığa dönüktü. Pencere aralıktı ama içeri giren hava onu ferahlatmıyordu. Gözleri boş bir noktaya sabitlenmişti.
Aklında tek bir görüntü vardı.
Yaman’ın o nadir gülüşü.
Dün kapının önünde, Esin’e sarıldıktan sonra bir anlık, çok kısa bir gülümseme… Çabuk kaybolan ama derin iz bırakan.
Lâl gözlerini kapadı.
İçinden bir acı geçti. İnce ama keskin.
Ve zihni beş yıl öncesine kaydı.
On üç yaşındaydı.
Saçlarını iki yandan toplamış, dizleri yara bere içinde gezen bir mahalle çocuğu. Ama kalbi artık çocuk kalbi değildi.
O sabah mahallede bir fısıltı dolaşmıştı.
“Yaman gidiyormuş.”
Lâl önce anlamamıştı. “Nereye?” diye sormuştu Esin’e.
“Şehir dışına galiba. Bir işe girecekmiş.”
O an dünya biraz eğilmişti.
Lâl koşmaya başlamıştı.
Sokak taşları ayağının altında sertti. Nefesi hızlanmış, kalbi göğsüne vuruyordu. Bir şey söylemeden gitmesine izin veremezdi.
Sokağın sonuna doğru onu gördü.
Sırtında koyu renk bir çanta. Omuzları o zamankinden bile daha dik. Adımları kararlı.
“Yaman!” diye bağırdı.
Ses çatladı.
Yaman yürümeyi bıraktı. Başını çevirdi.
Gözleri Lâl’i bulduğunda yüzünde gerçek bir şaşkınlık belirdi.
“Lâl?” dedi.
Lâl nefes nefese yanına ulaştı. Göğsü inip kalkıyordu.
“Gidiyormuşsun,” dedi, sesi titreyerek. “Nereye gidiyorsun?”
Yaman bir an sustu. Bakışları ciddileşti.
“Gitmem gerek abim,” dedi kısa bir tonla. “İş buldum.”
Abim.
O kelime Lâl’in içine taş gibi düştü.
Hep abim.
Hep birileri.
Ama hiç “ben kalmak istiyorum” yoktu.
Lâl gözlerini kaçırmadan baktı.
“Ne zaman döneceksin?”
Yaman cevap vermedi.
Sadece elini uzattı ve hafifçe burnuna vurdu. Çocukken yaptığı gibi.
“Büyü artık abim ,” dedi yarı şakayla. “Bak liseye gideceksin.”
Lâl’in yüzü düştü.
“Ben sana abim demek istemiyorum,” dedi birden, sesi beklediğinden daha kararlı çıkarak.
Yaman kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Yaman,” dedi bu kez. İsmini söylerken kalbi çarptı.
Yaman’ın kaşları biraz daha çatıldı.
“Yaman?” dedi, sanki soruyormuş gibi.
Lâl korktu.
Ama geri adım atmadı.
Elini cebine götürdü. Katlanmış bir kâğıt çıkardı. Günlerce yazıp silmişti. Defter yapraklarını yırtmış, yeniden yazmıştı.
Mektubu uzattı.
“Bunu… sonra oku,” dedi.
Yaman kâğıdı aldı. Açacak gibi oldu.
“Şimdi değil,” dedi Lâl hızlıca. “Eğer cevabın benimle aynıysa… o zaman beni ara. Olur mu?”
Yaman şaşkındı. Ama bir şey demeye fırsat bulamadan Lâl bir adım atıp ona sarıldı.
Çok kısa bir sarılış.
Yaman’ın bedeni bir an dondu.
Lâl hemen ayrıldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Arkasını döndü ve koşmaya başladı.
Mahalleye doğru.
Arkasına bakmadan.
Yaman birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sonra mektubu açtı.
Kâğıt titriyordu.
Üzerinde yuvarlak, çocukça ama özenli bir yazı vardı.
“Yaman,
Sana abi demek istemiyorum çünkü kalbim öyle atmıyor.
Sen gidince mahalle eksik kalacak.
Ben büyüyünce seni bekleyeceğim.
Eğer sen de bir gün beni beklemek istersen… o zaman geri dön.
– Lâl”
Yaman’ın yüzü sertleşti.
On üç yaşındaki bir kız.
Kız kardeşleriyle aynı yaşta.
İçinde bir şey sıkıştı ama o sıkışıklık şefkatle öfke arasında bir yerdeydi.
“Saçmalık,” diye mırıldandı.
Bu bir çocukluk hevesiydi.
Ve o gitmek zorundaydı.
Mektubu buruşturdu.
Ama atmadı.
Cebine koydu.
Ve arkasına bakmadan yürüdü.
Lâl yatağında gözlerini açtı.
Beş yıl geçmişti.
Yaman geri dönmüştü.
Ama o gün, o mektuptan sonra hiç aramamıştı.
Hiç.
Gözlerinden yaş süzüldü.
Yaman’la arasında sekiz yaş vardı. O gün o on üçtü, Yaman yirmi bir.
Belki saçmaydı.
Belki çocukluktu.
Ama Lâl’in kalbi o gün gerçekten kırılmıştı.
Bir de… sonradan öğrendiği o gerçek vardı.
Yaman’ın bir işe değil, askerliğe gittiğini. Üstelik isteyerek. Geri döneceği ise meçhul bir şekilde. Özel bir birliğe.
Kimse bilmiyordu. Mahalleye “şehir dışında çalışıyor” denmişti.
Lâl bunu aylar sonra bir tesadüfle duymuştu.
Ve o zaman anladı.
Onu aramamasının sebebi belki umursamamak değil, uzak tutmaktı.
Ama bu bilgi kalbini iyileştirmemişti.
Daha çok acıtmıştı.
“Keşke… en azından bir şey söyleseydin,” diye fısıldadı.
Tam o sırada kapısı çaldı.
Lâl hızla gözlerini sildi.
“Gel.”
Kapı aralandı.
Sevda içeri girdi. Üzerinde ev kıyafeti, elinde çamaşır sepeti vardı. Ama kızının yüzüne bakınca durdu.
“Lâl?” dedi yumuşak bir sesle.
Annesi her şeyi anlamazdı belki. Ama kızının göz altındaki kızarıklığı kaçırmazdı.
“Bir şey mi oldu?”
Lâl başını iki yana salladı.
“Yok.”
Sevda yatağın kenarına oturdu.
“Yaman’ın gelişi seni etkiledi mi?”
O soru direkt gelmişti.
Lâl’in boğazı düğümlendi.
“Beş yıl önceki şeyler geçti anne,” dedi ama sesi ikna edici değildi.
Sevda kızının saçını okşadı.
“Bazı şeyler geçmez,” dedi sakin bir tonla. “Sadece büyür. İçimizde yer değiştirir.”
Lâl gözlerini kapadı.
Yarım kalan mektup…
Yarım kalan bir cevap…
Ve şimdi aynı sokakta yeniden başlayan bir hikâye.
Ama bu kez çocuk değildi.
Ve Yaman da.
Sevda, kızının yüzünü bir süre daha inceledi.
Annelik, kelimelerden önce gözleri okurdu.
Lâl başını çevirip pencereye baktı. Deniz uzaktan gri mavi bir çizgi gibi görünüyordu. Martı sesleri hafifti. İçindeki fırtına biraz dinmişti ama tamamen susmamıştı.
Sevda elini uzatıp kızının dizine dokundu.
“Yaman’ın gelişi seni eskiye götürdü değil mi?” dedi yumuşak bir sesle.
Lâl birkaç saniye sustu. Sonra dürüst olmaya karar verdi.
“Biraz,” dedi. “Ama çocukluk işte anne… geçti.”
Sevda hafifçe gülümsedi.
“Çocukluk dediğin şey en zor geçen şeydir aslında.”
Oda güneş ışığıyla ılımıştı. Tül perde hafif hafif dalgalanıyor, duvardaki gölgeler yer değiştiriyordu. Sevda çamaşır sepetini yere bıraktı, katlanmış tişörtleri tek tek dolaba yerleştirmeye başladı.
“Kalbin kırılmıştı o zaman,” dedi sakince. “Ama kırılmak ayıp değil.”
Lâl’in gözleri yeniden dolacak gibi oldu ama bu kez ağlamadı.
“Ben aptal mıydım anne?” diye sordu birden. “On üç yaşındaydım. O yirmi bir. Saçma değil miydi?”
Sevda dolabı kapatmadı. Yarı açık kapının arkasından kızına baktı.
“Saçma değildi,” dedi net bir tonla. “Masumdu.”
O kelime Lâl’in içine su gibi aktı.
“Masum şeyler büyüdükçe ya şekil değiştirir ya da kaybolur,” diye devam etti Sevda. “Seninki kaybolmamış belli ki.”
Lâl dudaklarını ısırdı.
“Anne…” dedi ama devamını getiremedi.
Sevda dolabı kapatıp yatağın kenarına yeniden oturdu. Kızının yüzünü iki eliyle tuttu.
“Toparla kendini,” dedi sevgiyle. “Hayat bir kişi gelince durmuyor. Bir kişi gidince de bitmiyor.”
Sonra alnına yumuşak bir öpücük kondurdu.
“Baban birazdan gelir. Muhtar toplantıları vardı ya, yeni bitti. Aç gelir şimdi.”
Lâl başını salladı.
“Tamam.”
Sevda ayağa kalktı ama odadan çıkmadan önce bir şey hatırlamış gibi durdu.
“Ha bu arada,” dedi, sesi biraz daha canlı çıkarak. “Baban sonbahar şerefine mahallede piknik organize etmiş.”
Lâl kaşlarını hafif kaldırdı.
“Piknik mi?”
“Evet. Yelkovan’ın üst tarafındaki çamlıkta. Herkes bir şey yapacakmış. Sandalyeler, semaverler, çocuklar… Eski günler gibi.”
Sevda tekrar dolaba yöneldi, birkaç hırkayı askıya yerleştirirken konuşmaya devam etti.
“Biz ne yapalım sence?”
Bu soru aslında basit değildi. Sevda, kızının zihnini dağıtmak istiyordu. Onu hayata geri çağırıyordu.
Lâl düşünür gibi yaptı.
“Bilmiyorum… Sarma mı?”
Sevda hemen itiraz etti.
“Her piknikte sarma yapıyoruz. Farklı bir şey olsun.”
Lâl yatağın kenarından kalktı, pencereye yürüdü. Ellerini camın kenarına koydu.
“Poğaça?” dedi.
“Poğaça çok klasik.”
“Anne piknik bu zaten,” dedi Lâl hafifçe gülerek.
Sevda da güldü.
“Doğru.”
Bir an sustular. Ev sessizdi. Uzaktan bir araba sesi yaklaştı.
Sevda düşünceli bir ifadeyle,
“Tatlı mı yapsak?” dedi. “Senin o limonlu kek var ya…”
Lâl’in yüzünde küçük ama gerçek bir tebessüm oluştu.
“Onu herkes seviyor.”
“Yaman da severdi,” dedi Sevda dalgınca.
O isim yine odaya düştü.
Ama bu kez Lâl’in kalbi sızlamadı. Sadece hafifçe titreşti.
“Anne…” dedi uyarı gibi.
Sevda hafifçe gülümsedi.
“Ne var? Çocukken tepsiyi bitirirdi.”
Lâl gözlerini devirdi ama bu kez içten bir gülümseme vardı yüzünde.
“Tamam,” dedi. “Limonlu kek yapalım. Yanına da börek. Ama ben yapacağım.”
Sevda kaşlarını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Hem elim alışsın. Hem de…” bir an durdu, “iyi gelir belki.”
Sevda başını salladı.
“İyi gelir.”
Tam o sırada dış kapı açıldı. Kemal’in tok ama neşeli sesi duyuldu.
“Ev halkııı! Açlıktan ölüyorum!”
Sevda kapıya doğru yürürken arkasını dönüp kızına baktı.
“Bak,” dedi hafif ciddi bir tonla. “Hayat bazen seni aynı sokağa geri getirir. Ama sen artık aynı kişi değilsin. Unutma bunu.”
Lâl başını yavaşça salladı.
Artık on üç yaşında değildi.
Ama o gün yazdığı mektubun izleri hâlâ içindeydi.
Pencereden dışarı baktı. Karşı evin kapısı kapalıydı. Yaman içerideydi.
Beş yıl önce koşarak arkasından gitmişti.
Şimdi ise aynı sokakta duruyordu.
Ama bu kez koşmayacaktı.
Belki bekleyecekti.
Belki konuşacaktı.
Belki de ilk kez gerçekten susmayacaktı.
Sonbahar Yelkovan Mahallesi’ne tam anlamıyla geliyordu.
Ve bazı hikâyeler, mevsim değişince yeniden yazılırdı.