"Buradan değil. Arslan, nereye gidiyoruz? Sana söylediğim sapağı geçtin!"
Adını, onun dudaklarından duymanın keyfini çıkardı biraz.
"Seni, gerçekten öylece eve götüreceğimi mi düşündün? Konuşmayacak mıyız?"
"Nereye gidiyoruz?"
"Benim, evime."
Mine, yutkundu. Dudaklarının arasından titrek bir nefes aldı.
"Olmaz."
"Niye? Bence gayet uygun bir ortam..." gözü Mine'nin bacaklarına takıldı ve devam etti "Yalnız... Sessiz... Sakin... Baş başa. Bence müthiş. Konuşmak için yani."
Arslan'ın boğuk sesi daha şimdiden Mine'yi kilitlemişti. Böyle olmazdı! Sesine bile karşı koyamıyordu ki! Hani artık o aptal, küçük kız olmayacaktı? Hayır. Arslan'ın evi, bu şartlar altında hiç güvenli değildi. Tekrar etti.
"Olmaz! Bak... Sakin bir kafeye filan gidelim. Ne konuşacaksak konuşur, dağılırız."
"Bence benim evimde de ne konuşacaksak konuşuruz. Sonra da belki... Dağılırız."
"Nasıl böyle rahat olabiliyorsun?!"
Sonunda patlamıştı işte. Aniden yükselen ses tonu Arslan'ı şaşırtmıştı. Yine de bir yerlerden başladığı için memnundu. Zaten eve gelmişlerdi.
"İn hadi."
"Hayır."
"Bebeğim. Yorma beni, in hadi. Konuşacağımız onlarca şey var. Bunu başka insanların yanında yapamayız biliyorsun."
Evet, çünkü onların tartışmaları bağıra çağıra kavgalarla biterdi. Sonrasında ya sakinleşmek adına birbirlerinden uzaklaşırlardı ya da daha çok bağırıp çağırabilmek için yatağa giderlerdi. Bunu düşünmek Mine'yi daha da tedirgin etti. Bu sefer öyle olmayacaktı. Olmamalıydı! Artık libidolarına hakim olamayan o toy çocuklar değillerdi.
"Arslan..."
Sesi yine itiraz dolu çıkınca, Arslan, sıkıntıyla nefesini vererek arabadan inip onun kapısını açtı. Nazikçe bileğinden tuttuğunda, ikisi de bu dokunuşla çarpılmış gibi oldular. Arslan, belli ki unutmuştu bu ipek tene dokunmanın ona neler yaptığını. Bu küçük temas hemen hatırlattı her şeyi. Elini yavaşça bileğinden, parmaklarına kadar indirip tutuşunu sıkılaştırdı. Mine'yi arabadan dışarı çektiğinde kız hipnoz olmuş gibi indi araçtan. Düşünme yetisini kaybetmeye başladığını anladığında, panikle çekti elini. Arslan, kapıyı kapatıp arabayı kilitledi. Önden yürümesi için işaret verdi. Mine, sessizce komuta uydu. Bu adama karşı, hep böyle güçsüz kalıyordu işte!
Arslan'ın ise keyfi yerindeydi. Mine'nin de bu durumdan en az kendisi kadar etkilendiği ortadaydı. Tekrar barışmalarının çok uzun sürmeyeceğini düşündü. Hatta belki bu gece... Mine'nin iç çamaşırı izini belli eden, yumuşak kumaşlı elbisenin sardığı kıçına tekrar göz attı. Bu gece olur muydu ki? Off... Keşke olsaydı. Nasıl özlemişti Mine'sini?
Kapıya geldiklerinde, kadının arkasından uzanıp açtı kapıyı. Tek derdi, onu etkileyebilmekti şuanda. İçeri girince, hemen ışıkları açtı. Odanın aydınlanması, Mine'ye biraz alan tanıdı. Dış kapının yanından, yukarıya ahşap desenli merdiven çıkıyordu. Tam karşısında mutfak kapısı vardı. Buzdolabı, bulunduğu noktadan, kısmen görünüyordu. Çantasını portmantoya bıraktı ve kendi eviymiş gibi, rahatça, içeri yürüdü. Salona inen merdivenlerin başına geldiğinde, yüksek topuk ayakkabıları çıkartıp oraya bıraktı. Önündeki iki basamağı çıplak ayaklarıyla indi.
Arslan'ın ise içi gidiyordu. Büyük aşkı, sevgilisi, gönül sızısı, Mine'si evinde dolanıyordu. Ayak izleri ve kokusuyla, boş birkaç duvardan oluşan evini kutsuyordu sanki. Ceketini gelişi güzel bir yere atıp, peşinden gitti.
"Ne içersin?"
Geriye döndüğünde gözleri parlıyordu. Bu bakışı Mine'de, iki kez görmüştü daha önce. Biri ilk seviştikleri geceydi. Diğeri ise ayrıldıkları gece... İç geçirdi. Belli ki söyleyecekleri çok önemliydi. Gözleri nemlerin içerisinde iki yıldız gibi parlıyor, direk kendisine bakıyordu.
"Bir şey içmem. Konuşmaya geldim. Çok fazla vaktim yok. Geç kalırım. Geri bırakırsın beni herhalde?"
"Tabi... Bırakırım. Da nereye geç kalırsın?"
"Kardeşim bekliyor evde."
"Kardeşin mi? Doğru... Biz ayrıldığımızda, annen hamileydi. Heyecanla koşturur, bir aylık bebeğe hediyeler alırdın. Adı ne?"
"İsmi, Sarp."
Sarp... Eğer oğulları olsaydı, Arslan'ın oğluna koymak istediği isimdi. Bunu hatırlamak ona hüzünle tebessüm ettirdi. Demek kardeşine, Arslan'ın bir sözüyle isim vermişti.
"Sen mi koydun adını?"
"Hayır."
Sesi de bakışları gibi aniden soğudu. Ne olduğunu anlamamıştı. Ama konunun kendilerine dönmesi gerektiğini biliyordu.
"Mine... Seni çok özledim bebeğim."
Mine; önce bu cümleyi, bu ses tonunu, bu bakışları içine çekti. Çok fazla kapılmaması gerektiğinin bilincinde, silkinerek toparladı sonra.
"Böyle şeyler söyleme. Biz, bir daha asla, tekrar birlikte olamayız."
"Bana çok kızgınsın, hatta belki kırgınsın... Bili-"
"Hiçbir şey bilmiyorsun! Ben kırgın değilim Arslan. Paramparçayım. Neler olduğunu bilmiyorsun!"
Arslan, başparmağının tersiyle dudağının kenarını kaşırken düşünceliydi. Hiçbir şey anlamamıştı.
"O ne demek öyle?"
Mine koltuğun, koluna poposunu dayadı. Gözlerinden birer damla dökülüvermişti bile. Oysaki söz verirdi hep kendine. Tekrar karşılaşırlarsa eğer, çok güçlü olacaktı. Neredeydi gücü? Üstelik, tüm yaşadıklarını Arslan'a anlatmayı hiç düşünmemişti. Hiç haberi olmaz gibi geliyordu. Ama sözler dudaklarından dökülmüştü bir kere. Şu aşamadan sonra saklamanın bir anlamı da yoktu zaten. Olan olmuş, ölen ölmüştü.
"Ben... O gün... Sana geldiğimde... Yani konuşmak için, ayrıldığımız günden bahsediyorum..."
Onun, o kaygılı yüzüne baktı. Gerçekten kendine en büyük ihaneti ettiği gündü o gün. İster istemez gözünde canlandı.
Mine, karşısında sessizce oturuyordu. Gözleri nemli, ela birer yıldız parçası gibi ışıldıyordu. Her zaman geldikleri, gazetecilerin henüz keşfetmediği, kafeye gelmişlerdi. İkisinin de bu akşam söyleyeceği önemli şeyler vardı.
Arslan, Mine'yi seviyordu. Çok seviyordu hatta. Ama yolunda gitmeyen, içine sinmeyen bir şeyler vardı. Çevresindeki herkesten benzer öğütler almaktan yorulmuştu. Bugün babası bile "Aman oğlum, ben düştüm, sen düşme! Sakın ha evleneyim deme. Ondan sonra bir ömür, dırdırından kurtulamazsın!" demişti. Gerçi annesi ile tartışmışlardı, sinirliydi sonuçta ama herkes aynı şeyi söylüyordu.
Kariyerinin baharında genç bir jön adayı için evlilik intihar olurdu, bu yaşta evlenip ne yapacaktı, kadın hayranlarının sayısı yüzde elli düşerdi, dışarıda yollarına serilmeye hazır tonlarca kadın varken neden ömrünü tek bir tanesine adasındı, deli miydi de elinde bu kadar fırsat varken evlenecekti? Ve daha yüzlercesi...
Aslında bunların büyük çoğunluğuna kafayı takmıyordu. Zaten erkenden evlenmek, her ikisinin de planlarında yoktu, en azından son birkaç hafta öncesine kadar durum böyleydi. Önemli olan Mine'ydi onun için. Ama Mine'de, eski Mine değildi artık. Sürekli tartışıyorlardı. Mine'yi ne zaman görse ya halsiz ya da mutsuzdu... Onun her gün her gün ağlamasından sıkılmıştı. Eskiden, Mine'nin yanına giderken etekleri zil çalardı. Çünkü onun yanında dinleneceğini, huzur bulacağını bilirdi. Şimdi ise aksilikten başka bir şey görmüyordu. Mine, sık sık evlilikten bahsetmeye başlamış, Arslan'ın bu konudaki tavrını gördükçe de asileşerek işleri çıkmaza sokmuştu. En son dün, gece telefonla konuştukları bir saat "Bence artık evlenmeliyiz. Neyi bekliyoruz ki?" diye başladığı cümlesi yine büyük bir kavga ile son bulmuştu. Daha yedi buçuk aydır birliktelerdi. Arslan'ın bu konudaki fikri gayet netti.
Mine'de anlamıştı zaten artık. Dün kavga ederken, Arslan kendisine "Bak; ben şuan evlenip, çoluk çocuğa karışacak yaşta da değilim, böyle bir arzuya müsaade edecek bir meslek de yapmıyorum. Senin bu ısrarın nereden çıktı Allah aşkına? İkimize biraz daha zaman veremez misin?"
Veremezdi... Veremezdi işte çünkü hamileydi ve her ne uğruna olursa olsun bu bebeği doğuracaktı. Sevdiği adam ve kendisinin bir parçasıydı. Masanın altından çaktırmadan karnını okşadı. Kararını vermişti. Arslan'a söyleyecekti. Eğer kabul ederse, evlenmeseler bile onun yanında kalır ve mutlulukla bu çocuğu doğururdu. Ama eğer istemezse... İstemezse, uçak biletini almıştı. Amerika'ya babasının yanına döner, izini kaybettirirdi. Bebeğini de orada doğururdu. Tüm planı yapmıştı kafasında. Bundan üç hafta önce sorsalar hayatındaki en büyük tutkunun Arslan olduğunu söylerdi. Ama karnında bir can taşımak; ne kardeş olmaya, ne aşık olmaya, ne evlat olmaya, ne de arkadaş olmaya benziyordu. Dünyanın en kuvvetli duygusuydu. Ve Mine, daha bir canlıya bile dönüşmemiş olan o küçücük hücre için canını vermeye hazırdı.
Ne var ki Arslan, daha hızlı davranmıştı. Dün geceki kavgadan sonra o da bir takım kararlar almıştı çünkü.
"Ayrılmalıyız."
Ne bir söze giriş yapmıştı, ne de Mine'yi hazırlamıştı bu habere.
"Ne?"
"Artık seninle mutlu olmadığıma karar verdim. Ayrılmak istiyorum, Mine. Bunu zorlamayalım, olur mu?"
"Bak, Arslan-"
Arslan, onun yaşlı ve kırmızı gözlerine bakarken içi acısa da, orada takıntılı hayranlarında gördüğü ifadeyi gördüğünü düşündü. Mine, sette görüp tanıştığı o kız değildi. Şu bakışı ve konuşmaya çalışması bile bunun net kanıtıydı. Zira tanıdığı ve vurulduğu o tatlı kız, bir yandan da tam bir gurur abidesiydi. Aşkından ölse, kendisini terk etmek isteyen adama tek kelime etmezdi.
"Konuşacak bir şey olduğunu sanmıyorum, Mine. Dün yeterince konuştuk. Benim sevdiğim kadına sahip bile çıkamayacak kadar adam olmadığımı söylerken çok emindin kendinden. Dilerim yine öyle emin olursun. İyi günler."
Evet, çok ileri gitmişti ve onu kırmıştı.
"Arslan, dur! Ben öyle demek istemedim. Çok özür dilerim! Lütfen... Lütfen dinle! Yalvarırım. Konuşmamız gereken şeyler var, n'olur?!"
Yakarışları bir işe yaramamıştı. Arslan, onu umursamadan ayrıldı oradan. Sonrasında bu yaptığından pişman olacağını hiç düşünmemişti.
Mine, ayrılık gününden sonra iki hafta daha ona ulaşmaya çalıştı. Ama Arslan, artık sadece televizyonlardan takip edebildiği bir aktör olmuştu onun için. Numarasını değiştirmiş, kendisine ulaşabileceği tüm yolları kapatmıştı. Arkadaşları bile, nasıl tembihlendilerse, yardımcı olmuyordu. İki hafta sonra... Bir magazin haberinde, gece kulübü çıkışı sarışın bir kadınla öpüşen aktörün haberi yayımlanmıştı. Mine, tam olarak o gün bıraktı Arslan'ı arayıp sormayı. Elinden geleni yapmıştı. Ama belli ki istenmiyordu. Hayatında bir başkası vardı. Zaten kendisini öylece bırakıp gittikten sonra bir ilişki düşünecek değildi, Arslan'la. Ama en azından bebeğinden haberdar olmanın hakkı olduğunu düşünmüştü. Belli ki bu bebek onun hayatını çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Çoktan bir başkasını bulmuştu çünkü Arslan.
Başından geçenleri annesine anlattığında, birlikte ağladılar. Mine'nin dedesi Türk, anneannesi İngiliz'di. Annesi Nurhan Hanım'da, Amerika'da doğup büyümüştü. Sonra orada Joseph adında bir gence aşık olup evlenmişti. Mine, bu evlilikten dünyaya gelmişti. Yaklaşık yedi yaşındayken Nurhan Hanım ve Josh ani bir kararla boşanmışlardı. Mine, annesiyle Türkiye'ye taşınmıştı. Nurhan Hanım, her ne kadar boşanmış olsalar da Joseph'e olan aşkını hiç unutamamıştı. Bu nedenle bir ayrı, bir barışık sevgililik dönemleri yaşayıp durmuşlardı. İşte kendisinden tam bir ay önce, Mine'nin babasından, hamile kalan annesi, içinde büyüdüğü şartlar ve ülkeler olsun, kendisinin de benzer şeyler yaşadığından olsun, klasik bir anne gibi kızmamıştı ona. Kızıyla ne kadar çok benzediklerini düşünüp hem duygulanmış, hem de üzülmüştü. Üstelik Türkiye şartlarında, bekar bir anne olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyor, geleceğe dair hayalleri olan kızı için endişelenmekten bir türlü kendini geri alamıyordu.
Mine'nin, Arslan'ı hatırlayıp hatırlayıp ağladığı akşamlardan birinde olmuştu her şey. Salona gittiğinde, aniden gelen sancı ve bacaklarından akan kanla çığlık çığlığa yere düşmüştü Mine. Kendisi gibi karnı burnunda olan annesi de panik yapınca o stresle suyu gelmişti Nurhan Hanım'ın. Kaderleri birbirlerine şaşırtıcı derecede benzeyen anne-kızın çığlıklarına, karı-koca, hemşire olan bir komşuları yetişmişti. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki... Daha yedi buçuk aylıktı... Onu kaybedeceğini hissetmişti, Mine. Nitekim öyle de oldu. Sarp'la karşılaştırıldığında, neredeyse yarısı kadardı toprağa verdikleri bebeği. Aylardır planladığı ismi ölü bir bebeğe koymak istememişti. Onun yerine trajikomik bir isimle defnedilmişti minik Ömür.
Bu durum Mine'yi mahvetmişti. Nurhan Hanım, çözümü onu Sarp'la teselli ederek bulmuştu. Öncelikle onun kendi bebeğine koymak istediği ismi vermiş, sonrasında ise sıkı bir bağları olsun diye elinden geleni yapmıştı. Sarp, annesinin değil de, ablasının çocuğu gibi yetişmişti. Mine ise Sarp'ın her doğum gününde ağlar, ona baktıkça kendi bebeğini düşünürdü.
Aslında Arslan'a öfkeli sayılmazdı. Herkes ayrılabilirdi sonuçta. Bu anlattıklarına kadar, hiçbir şey bilmiyordu. Sadece, neden olamayacaklarını bilsin istemişti, Mine. Bu yükü tek başına sırtlamaktan da yorulmuştu. Onca kırgınlık ve kaybın üstüne tekrar bir araya gelmeleri imkansızdı.
Hem korkmuştu da... Çünkü bebeğini kaybettikten üç ay sonra, kafasına her ne düştüyse, Arslan tekrar peşine takılmıştı. Adının geçmesi bile ona minik bebeğini hatırlatırken, Mine, Arslan'ın yüzünü bile görmek istememişti. Arslan ise hata yaptığının bilincinde tamı tamına iki yıl daha aramaya devam etmişti Mine'yi. Onları tanıştıran makyöz arkadaşı Defne'yi sıkıştırıyor, evinin ve okulunun çevresinde nöbetler tutuyordu. Sosyal medyadan ne zaman bir hesap açacak olsa, sanki her gün kendi adını araştırıyormuş gibi Arslan, hemen Mine'ye ulaşıveriyordu. Mine çareyi babasına kaçmakta bulmuştu. Annesini ve kardeşini alıp Amerika'ya dönmüştü. Hem bu sayede Joseph'de oğlunun ilk adımlarını ve kelimelerini kaçırmamış olmuştu. İki senenin sonunda ancak pes edebilmişti Arslan.
Belki de bu hikâyeyi Arslan'a anlatmasının en büyük nedeni de buydu. Çünkü yeniden öyle bir koşuşturmacanın içine girecek kadar güçlü değildi. Arslan, bilirse, kendisinden vazgeçerdi. Anlardı böyle kırgınlıklar üzerine tekrar sağlam temeller atılamayacağını. Ya da Mine öyle ummuştu.
Arslan cephesinde ise durum bambaşkaydı. Bir bebeği olacaktı neredeyse! Sevdiği kadından bir bebeği ve yuvası olabilirdi şimdi! Hala Mine'nin anılarını saklıyor, fotoğraflarına bakıyordu. Yanlış yaptığını anladığı ilk zamanlardaki gibi her gün içip için sızmıyordu ama onu hep özlemişti. Tüm o kaybolan sekiz yılı düşündü. Eğer Mine'si yanında olsaydı, karısı olsaydı ona en güzel şekilde bakardı. Belki de bebekleri yaşardı o zaman.
Gözünün önünde hemen canlanıverdi, oğlunun ve karısı olan bir Mine'nin hayali... Kim bilir nasıl acılar yaşamıştı? Ona bunu yaptığı için kendisinden nefret ediyordu. Mine'nin kendisine gelmek için çabaladığı onca zamanda, bir aptal gibi elinin tersiyle itmişti bu fırsatı... Şimdi içinde olabileceği hayatın hayali öyle güzeldi ki... Mine ve oğlu... Ömür. Derin bir nefes çekti. Soldaki alkol dolabına yürüdü ve kendisine ağır bir şeyler doldurdu... Gece uzundu, konuşacak çok şey vardı ve Mine'yi bir daha asla bırakmayacaktı.