“Kafamın sürekli bir şeylerle meşgul olması beni çok yoruyor artık. Geçen gün sırf bir tarih geçti diye ilk erkek arkadaşımla tanıştığımız gün geldi aklıma. Size bahsetmiştim hatırlarsınız belki. Onu düşünmeye başlayınca nasıl ayrıldığımıza kadar hepsi üşüştü zihnime. Elbette düşüncelerim bana acı vermiyor ama neden aklıma gelmek zorunda ki? Ne kadar bunaldığımı anlatamam Elif Hanım. Yaşım ilerledikçe, hatıralarım da artıyor. Sanki gövdemin üstünde bir baş değil de bilgisayar var. Veri yüklendikçe ağırlaşıyor. Ben de aynen böyleyim. Hayatımdaki her gün beni daha da ağırlaştırıyor. İş yerinde bile dalıp gittiğim oluyor. Asla ne yeri var ne zamanı. Off! Bir türlü başa çıkmayı öğrenemedim.”
Sözlerimi bitirip bakışlarımı odada gezdirdim. Yıllardır terapi görüyor, hissettiklerimi olabildiğince terapistlerle paylaşıyordum.
“Sizinle düşünce durdurma tekniğini görüşmüştük. Onu deneyeceğinizi söylemiştiniz. Deneyebildiniz mi?”
Başımı olumsuz anlamda salladım.
“Aslında denemek hep aklımda ama zaten beni düşüncelerimden ayıran sürekli akıştaki olaylar olduğu için fırsat bulamadım demek daha doğru olacak.”
“Hatıralar ilerlemeden, henüz başındayken ona dur demeniz belki daha faydalı olabilir, ne dersiniz?”
“Oldukça mantıklı. En kısa sürede deneyeceğime emin olabilirsiniz,” deyip gülümsedim. Muhakkak bir şeyler çıkacaktı karşıma beni geçmişe götürecek. O anda da dur diyecektim gelenlere. Bakalım gerçekten duracak mıydı hatıralarım ben dur deyince.
“Anlaştık o zaman. Deniz Hanım nasıl geçti geçen haftanız?”
“Oldukça iyiydi. Herkes beni Akdeniz'de tatilde sanıyorken ben kuzeyde bir dağ evindeydim. Sessizlik bana çok iyi geldi ancak dönünce tekrar arar oldum o sessizliği. Bu kadar çabuk özleyeceğimi düşünmezdim.”
Elif Hanım, gözlerini karşı bir noktaya gitti. Düşünüyordu. Ardından bakışlarını bana çevirdi.
“Deniz Hanım, daha önce de buna benzer bir konu geçtiğinden sormak istiyorum. Neden çevrenize dağ evinde tatil yaptığınızı söylemiyorsunuz? Pek tabii insanlar tatillerini doğayla baş başa da geçirebilir, öyle değil mi?”
Dudaklarımı büzdüm. “Mesele o değil ki Elif Hanım, maksat en az soru sorabilecekleri şekilde ilerlemek,” deyip oturduğum yerde öne doğru eğildim.
“Birlikte çalıştığım insanlar çok soru soruyorlar. Hemen her şeyi bilmek, her şeyden haberdar olmak istiyorlar. Öğle yemeğinde neden salata yedin, niye ayran içmedin, çayına şeker neden attın, tuvalette neden çok oyalandın ve daha bir sürü şey. Onlarla başa çıkamıyorum. Hepsinin yaptığını yapıp güneyde bir yere tatile gittiğimi söylediğimde soracak bir şeyleri de olmuyor. Çünkü şirkette birbirinden görüp de güneye gitmeyen kalmadı,” deyip gülümsedim. İnsanların birbirlerini taklit merakı güzel bir şeye vesile olmuştu. Gittikleri yerlerle ilgili merak edilecek bir unsur kalmamıştı.
“Ancak ben kuzeye gittim dersem işler değişir. Anlamayacakları için daha çok şey soracaklar. Merak edecekler, gitmek isteyecekler, benden tavsiye isteyecekler. Yani çok konuşacaklar.”
İç çektim. Elif Hanım beni anlamışa benziyordu. Önündeki kâğıda birkaç kelimelik notlar aldı.
“Deniz Hanım, biliyorum sizin için çok zor, eminim kim böyle bir hafızaya sahip olsa onun içinde zor olurdu. Anladığım kadarıyla buna bulduğunuz çözüm insanları kendinizden uzaklaştırmak peki, yalnız hissetmiyor musunuz?”
Terapistimin sorduğu soruyla afalladım. Yalnızlık uzun bir süredir alışkını olduğum bir durumdu. O kadar alışmışım ki bunun kötü bir his olduğunu bile unutmuşum.
“Ne demek istediğinizi anlıyorum,” dedim. Çok güzel bir noktaya değinmişti. Ancak bu konu hakkında düşünmeye hazır değildim. Böyle de söyledim. “Ben şu an bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”
“Tamam nasıl isterseniz ama hazır olduğunuzda ben konuşmak için burada olacağım,” dedi. Ona derin bir minnet duyuyordum. Sayesinde geceleri rahat uyumaya başlamıştım. Hazır olduğumda bu konuyu da masaya sereceğimize emindim.
Elif Hanım ile vedalaşıp ofisten çıktım. Binanın dışına adımını attığım an az önce tanıştığım Alay ile göz göze geldim.
Bana mahcupça gülümsedi ve iki adımda yanıma geldi. Hava yağmurluydu. Paltosunun üstü yağmur damlaları doluydu. Saçları ıslaktı. Saat akşam 7 olmasına rağmen hava zifiri karanlıktı.
“Merhaba,” dedi.
“Merhaba,” dedim son heceyi uzatarak. Ne isteyeceğini merak ediyordum. Sonra aklıma elimdeki şemsiyeyi açmak geldi. Ben de onunla ıslanıyordum. Şemsiyemi açınca teklifsiz altına girdi o da. Elimden şemsiyenin sapını alıp ikimiz için de tutmaya başladı. Bense şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Nasıldı seans?”
Sanki kırk yıllık ahbaptık.
“Neden sordun?” karşılığıma “Hatırlamayacağım için,” cevabını verince ikimizde güldük. Yağmur iyiden iyiye bastırmıştı. Bizi şemsiye bile kurtaramazdı artık. Koluma girip benimle yürümeye başladı. Hızlı adımlarla ilerlerken beni önünden geçmekte olduğumuz kafeye yönlendirdi. İtiraz etmeye fırsat dahi bulamamıştım. Küçük kafenin bu yağmurlu akşamda bizden başka üç konuğu daha vardı. Hemen en köşedeki ısıtıcıya yakın olan masaya yöneldi ve ortada kalan sandalyeye paltosunu koyup şemsiyeyi de dayadıktan sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Bense hala ayaktaydım. Bir an geçmeden üstüme gelen titreme ile paltomu çıkardım ve ben de ortadaki sandalyenin üstüne bıraktım. Ardından Alay’ın karşısına oturdum. O, ıslak saçlarını parmaklarıyla tarayarak şekil vermeye çalışıyordu. Ben de aynı şekilde yaptım ve ıslanmış saçlarıma parmaklarımı geçirdim. Üşümüştüm. Neyse ki ısıtıcıya yakındık.
Yanımıza gelen garsona sipariş vermeden önce bana döndü ve “Buranın salepi iyidir, tavsiye ederim ama dilersen başka bir şey de içebiliriz,” dedi.
Birkaç saniye es verdikten sonra “Önce çay olsun,” dedim. Garsona iki çay ve bir kurabiye tabağı siparişi verdikten sonra bana döndü.
“Umarım kurabiye seviyorsundur, gerçi sevmesen de mühim değil. Hepsini yiyebilecek kadar yerim var.”
Gülümsedim, oldukça samimi bir adamdı. Daha tanışalı bir saat anca olmuşken benimle sanki yıllardır tanışıklığı varmış gibi rahatça konuşuyordu. Oysa adımı dahi bilmiyordu daha.
“Sorun yok, nasıl olsa aramızda hepsini yiyebilecek biri var.”
Yine aynı mahcup gülümseme yerleşti yüzüne. Çaylar gelene kadar sustuk. İkimizin de bir şey diyesi gelmedi. Taze demlendiği belli olan çaydan bir yudum aldıktan sonra keyifle arkama yaslandım. Sanırım günün en güzel anını bu andı.
“Yorucu bir gün müydü?”
Omuzlarımı silktim. "Sabahladığım bir gecenin ertesi diyelim.”
“Yoğun mu çalışıyorsun?” sorusuyla çayımı yerine bıraktım ve öne doğru eğildim. Benden ne istiyordu?
“Daha tanışalı bir saat oldu ve henüz adımı dahi bilmiyorsun ama biz burada oturmuş çay içiyoruz ve sen bana yoğunluğumu soruyorsun. Neden?”
Karşısındaki açık duruşum onu afallatmışa benziyordu. Ancak bu durum çok sürmedi. Gülümseyerek tüm izlenimlerimi sildi.
“Ben sadece arkadaş olmaya çalışıyorum. Adını da henüz sormadım çünkü,” diyerek paltosuna uzandı ve paltosunun iç cebinden küçük bir not defteri çıkardı.
“Bu defter elimde değildi. Daha önce sorsaydım not almadığım için unutacaktım ve unuttuğum için de sana bir daha soracaktım. Birkaç sefer neyse de zaman ilerledikçe insanları sıkıyor bu adını akılda tutamama durumu,” deyip açıklamasını yaptı.
“Anlıyorum ama benim arkadaşın olacağımı da nereden çıkardın? Büyük cesaret.”
"Niye ki bir kadınla bir erkek arkadaş olamaz mı yoksa sen genel olarak mı arkadaşlığa karşısın?"
"Arkadaş sevmiyorum diyelim," dedim. Biraz sert çıkmıştı sesim. Bu tonda kim benimle konuşsa sevmezdim. Dudaklarını büzdü. Yüzündeki masum ifade onu gerçekten tatlı bir çocuk gibi göstermişti.
"Bence beni seversin," deyince tek kaşım yukarı kalktı.
"Bu konuşma nereye gidecek merak ediyorum," deyince yerinde huzursuzca kıpırdandı.
“Sanırım beni yanlış anladın. Bak içini rahatlatmak için söylüyorum ben aseksüelim. Üstelik kadınlarla ilgilenmiyorum. Sadece senin arkadaşın olmak istiyorum. Mümkün mü?” diye soran adamın yüzüne uzunca baktım. Yakışıklı yüzünden kadınlarla ilgilenmediğini öğrenmek tüm kadınlar adına hayal kırıklığı yaratmıştı. Kadınlar için büyük bir kayıptı. Ancak istediğim romantik bir şeyler değildi zaten, bu sebeple yaptığı açıklamanın bende çok etkisi olmadı. Yine de arkadaş istemiyordum. Kimsenin dertlerini dinleyecek kafam yoktu.
“Bak dur, düşünme, düşündükçe kendi kafanda kuruyorsun. Sen hiçbir şeyi unutmuyorsun, ben de her şeyi unutuyorum. Eminim arkadaşlık kurmakta çok zorlanıyorsundur çünkü sana insanların dert yanmasından, günlük hayatlarından bahsetmesinden hoşlanmıyorsundur. Ben de unutmasaydım ben de hoşlanmazdım yalan yok. Gerekli gereksiz her şeyi tutan zihnimi kirletmek istemezdim ama ben senin zihnini kirletmek istemiyorum.”
Bana zaman tanımak için es verdi. Zihnimi kirletmek istemiyorsa ne istiyordu?
“Ben sadece sen bana anlat, ben de seni dinleyeyim istiyorum. Benim açımdan sorun yok zaten unutacağım. Senin açından da sorun yok sen de zaten dinlemek zorunda kalmayacaksın.”
“İyi de neden böyle bir şey yapasın?” diye sorduğumda omuzlarını silkti.
“Biri tarafından asla unutulmayacağımı bilmek istiyorum. Sence bu yeterli bir neden değil mi?” sorusuyla ürperdiğimi hissettim. Herkesin amacı unutulmamak hayatta bir iz bırakmak değil miydi zaten?
“Ne dersin arkadaş olalım mı?”
Omuzlarımı silkip elimi uzattım. “Adım Deniz, memnun oldum.”
Elimi sıkıca kavrayıp keyifle sıktı. Ardından not defterine büyük harflerle adımı yazdığını gördüm. Yanına da kim olduğumu açıklayan kısa bir metin ekledi. Böylece bugün yıllar sonra bir arkadaş edindim.