Sattım...

1242 Kelimeler
Bahar... Can’a işimin bittiğini söyledim, ardından eve geçtim. Yolda kalbim sebepsiz hızlanıyordu. Telefonum çaldı. Köksal’dı. “Eve gel.” dedi. “Geç oldu.” dedim. “Yarın...” Cümlemi bitiremedim. “Kardeşini bir daha görmek istiyorsan hemen gelirsin.” dedi alçak bir sesle. İçim buz kesti. İtiraz edemedim. Aycan’ı aradım. Köksal’ın beni çağırdığını söyledim. Aklıma kötü ihtimaller geldiği için birinin bilmesini istiyordum. Benden haber alamazlarsa, ilk kime soracaklarını bilsinler istedim. “Ben de geliyorum.” dedi Aycan. “Çıkıyorum şimdi.” Evin kapısını açtığımda her şey yerli yerindeydi. Yani her zamanki cehennem düzeninde. Köksal koltuğa yayılmış, içki şişesini sehpanın üzerine koymuş, içiyordu. Geldiğimi görünce bakışları üzerime yapıştı. O bakışlardan iğrendim, yerimde huzursuzca kıpırdandım. Gözleri bedenimde gezindi. İçkisinden bir yudum aldı. “Her geçen gün daha güzel oluyorsun Bahar.” dedi, ağzındaki kelimeler kirliydi. “Saçmalamayı kes.” dedim. “Beni neden çağırdın Köksal?” Cevap vermedi. Sehpanın üzerinden bir dosya aldı ve bana doğru fırlattı. Dosya bacaklarıma çarpıp yere düştü. Dizlerim titredi ama eğilip almadım. “Bu ne?” “Seni sattım.” İki kelime, kırık bir plak gibi kulaklarımda dönüp durdu. Aynı yerden tekrar tekrar geçiyor, her seferinde biraz daha derine batıyordu. Gözlerim istemsizce kocaman açıldı. Köksal’a bakıyordum ama gördüğüm şey bir insan değil, karşımdaki karanlığın vücut bulmuş hâliydi. Yanlış duydum dedim önce, böyle bir şey söylemiş olamaz. İçimden sessizce dua ediyordum. Duyduğum şeyin gerçek olmaması için, bu cümlenin kulağımın bana oynadığı bir oyun olması için… Ama Köksal’ın yüzündeki o ciddi, o umursamaz ifade dualarımı boğdu. Şakayla söylediği bir söz değildi. Pazarda domates fiyatından bahseder gibi söylemişti. O kadar sıradandı onun için. “Beni satmak ne demek?” dedim. Sesim tanıdık gelmedi kulağıma. “Ne diyorsun sen?” Ayaklarımın önündeki dosyayı işaret etti. “Sözleşmeyi hemen imzala.” Sinirlerim gerildi. Dizlerimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak dosyaya baktım, sonra tekrar ona. “Ne sözleşmesi? Ne imzalaması?” dedim. “Sen kendini kim sanıyorsun da beni satıyorsun?” Bir anlık sessizlik oldu. Sonra omuz silkti. “Yıllarca seni ben besledim.” dedi kayıtsızca. “Şimdi de para için satıyorum. Kumar borcum var. O yüzden.” Öylesine konuşuyordu. Hava durumundan bahseder gibi. O an içimde bir şey koptu. Acı mıydı, öfke mi, utanç mı… Ayırt edemedim. Sadece boğazımdan kuru bir kahkaha kaçtı. İstemsizdi. Acı bir kahkahaydı. Kaşları çatıldı. “Ne gülüyorsun?” “Beni sen mi besledin?” dedim, sesim yükselmişti artık. Gözleri bir anda öfkeyle yandı. Ama durmadım. İçimde biriken onca yılın kelimeleri ağzımdan dökülmeye başlamıştı. “Benim boğazımdan geçen her lokma annemin alın teriyle kazandığı parayla geçti. Sen o parayla ne yaptın biliyor musun? İçki aldın. Kumar oynadın. Eve sarhoş geldin.” Köksal ayağa kalkıp bir adım attı bana doğru ama geri çekilmedim. “Karşıma geçip de üzerimde emeğin varmış gibi konuşma. Sen annemin parasını yiyen bir asalaksın.” Nefesim titriyordu ama sesim ilk kez bu kadar netti. Korkuyordum, evet ama korkunun yanında başka bir şey daha vardı. artık susmayacak olmanın verdiği ağırlık. “Ben senin malın değilim.” dedim kendimden emin bir sesle. “Satılacak bir eşya hiç değilim.” Göz göze geldik. Onun bakışlarında öfke ve tehdit vardı. Benimkilerde ise yıllarca bastırılmış bir kararlılık. Köksal’ın elini havaya kaldırdığını gördüğüm an kaçamadım. Tokadın sesi evin içinde yankılandı. Yüzüm yanarken bedenim beni yarı yolda bıraktı, dizlerimin bağı çözüldü ve yere düştüm. Daha acının nereden geldiğini anlayamadan saçlarıma asıldı. Kafam geriye savruldu, canım yandı. Bu kez çığlık boğazımdan kendiliğinden koptu. “Seni küçük orospu!” diye bağırdı. Nefesi alkol kokuyordu. “Ben olmasaydım anan adamların altına yatan bir fahişe olacaktı. Bekâr bir erkek olarak dul kadını aldım. Bana şükretmeniz gerekirken…” Sözleri tokattan daha ağırdı. Canımı yakan saçlarım değildi artık, annemin adını onun ağzında kirletilmesiydi. Yerde dizlerimin üzerinde, saçlarım elindeyken bile dimdik durdum. “Anneme hakaret etme!” diye bağırdım. Sesim titriyordu ama susmadım. “Seninle evleneceğine dul kalsa daha iyiydi.” Sözüm biter bitmez saçlarıma daha da abandı. İkinci tokat yüzümde patladı. Gözlerim karardı. “Annenin fahişe olmasını istiyorsun ha!” dedi delirmiş gibi. “Ne o, sen de anan gibi fahişe mi oldun?” Sözleriyle içimde bir şey koptu. İçimde yıllardır biriken, susturulan, bastırılan ne varsa… Hepsi aynı anda ayağa kalktı. Annem öldü. Kendini savunamazdı. Ama ben buradaydım. Elimi kaldırıp yüzüne tokatımı geçirdim. Tokadım onunki kadar sert değildi belki ama beklemediği yerden gelmişti. Gözlerindeki şaşkınlık gösteriyordu. Bir anlık duraksadı. Saçlarımdaki eli gevşedi, sonra tamamen bıraktı. Ayağa kalkmaya çalışırken nefes nefese kaldım ama gözlerimi ondan ayırmadım. “Ben ve annem fahişe değiliz.” dedim. Sesim ilk kez bu kadar netti. “Asıl fahişe sensin. Annemin parasını kumarda, içkide harcayan sensin. Bedenimi satmaya kalkan sensin.” Kalbim deli gibi atıyordu. Korkuyordum. Çok korkuyordum. Ama korkuyla beraber boyun eğmek istemiyordum. “Bana tokat atarsın ha!” diye kükredi. İtişiyle sırtım geriye savruldu. Dengeyi kaybedip sendeledim. Gözlerindeki öfke, daha önce gördüklerimden farklıydı; kontrolünü kaybetmiş birinin bakışıydı bu. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Ayağa kalktı ve pantolonunun kemerine uzandı. O an zaman durdu sanki. Hayır… Bunu yapamaz. Bana bunu yapamaz… Boğazım kurudu. Nefesim kesildi. Geri geri gittim, kalçam yere değene kadar. Ellerim titriyordu. “Bana dokunursan bağırırım,” dedim. Sesim beklediğimden daha ince çıktı. “Bütün mahalleyi başına toplarım.” Sözlerim ona çarparak yere düştü sanki. Umursamadı. Kemeri belinden çekip çıkardı. İki eliyle tuttu, ellerini birbirine yaklaştırıp uzaklaştırdı. Metal tokadan çıkan o keskin ses, içimi parçaladı. Yutkundum. Midem kasıldı. İçimde yükselen iğrenme dalgası boğazıma kadar çıktı. Kusacak gibi oldum ama korku buna bile izin vermedi. “Önce benimle nasıl konuşacağını öğreteceğim küçük fahişe.” dedi. “Sonra bana kadınlık yapacaksın tıpkı annen gibi.” Sözleri mideme taş gibi oturdu. Midem bulandı. Annemin adı onun ağzında kirlenirken, içimdeki tiksinti korkuyla birleşti. Kemerin tokasını savurduğu an refleksle sırtımı döndüm. Darbe sırtıma çarptığında nefesim kesildi. Sanki ciğerlerim içime çöktü. Acı, bir anlığına tüm bedeni kapladı. Çığlık atmak istedim. Atamadım. Yumruk yaptığım elimi ağzıma götürüp ısırdım. Dişlerim etime geçti. Acı, çığlığımı boğazımda tuttu. Bağırırsan kardeşine zarar veririm diyerek beni tehdit etti. Susmak, acımı sessizce göğüslemek zorunda kaldım. Tokanın değdiği yer zonklamaya başladığında ikinci darbe geldi. Bu kez gözlerimden yaşlar boşaldı. Sessizce. Kontrolsüzce. Gözyaşlarım yere damlarken ben kendimi küçülterek cenin pozisyonu aldım. Her darbe indiğinde bedenim biraz daha uzaklaştı benden. Bir noktadan sonra acıyı tam seçemez oldum. Uyuşuyordu. Sanki bedenim, olan biteni hissetmemek için kendini kapatıyordu. Köksal beni sırt üstü yatırdığında tavan gözlerimin önünde dalgalandı. Görüntüler birbirine karışıyordu. Onu net seçemiyordum artık; sadece üzerime çöken gölgesini, nefesini, varlığını hissediyordum. Bedenim uyuşmuştu ama zihnim hâlâ direnmeye çalışıyordu. Gömleğimin üzerinde dolaşan ellerini hissettiğimde, içimde kalan son güçle kollarımı kaldırdım. Parmaklarım itaatsizdi, sözümü dinlemiyordu. Yine de onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. “Yapma…” dedim. Sesim kırıldı. “Yalvarırım… Dokunma…” Kelimeler ağzımdan dökülürken utançla korku birbirine karıştı. Cevabı beklediğim gibi olmadı. Yüzüme inen sert darbe başımı yana savurdu. Dudaklarımda acı bir tat hissettim. Dudaklarımdan akan kan onu durdurmadı. Boynumda hissettiğim sıcaklıkla içgüdüsel olarak çırpınmaya başladım. Küçük bedenim onun ağırlığı altında eziliyordu. Nefesim düzensizleşti. Midem bulanıyordu. Söylediği kelimeler zihnime ulaşmıyordu artık; sadece içimi kaldıran bir uğultu vardı. “Dur…” dedim. Bu kez neredeyse bir fısıltıydı. “Lütfen…” Ama yalvarışım, sanki onu daha da körüklüyordu. Göğsüm daraldı. Nefesim yavaşladı. Ciğerlerim yanıyordu. Göz kapaklarım ağırlaştı. Bir an, her şeyin biteceğini düşündüm. Annemin yüzü geldi gözlerimin önüne. Ardından kardeşim Enes… Onu yalnız bırakamazdım. Ölemezdim. Gözlerimi açık tutmaya çalıştım ama başaramadım. Üzerimdeki ağırlık nefes almamı zorlaştırıyordu. Bedenim teslim olurken zihnim hâlâ tutunmaya çalışıyordu. Tam o anda... Ses, karanlığın içini yarıp geçti. Gerçekti. Yakındı. Dışarıdan geliyordu. Kalbim o sese tutundu. Sanki biri beni uçurumun kenarından çekmişti. Gözlerimden yaşlar aktı ama bu kez sadece korkudan değildi. “Kapıyı açın, Bahar!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE