Londra, 1861
Elara aynadaki yansımasına bakarken titreyen ellerini ipek kumaşın üzerinde gezdirdi. Londra’nın en güzel leydisi olarak anılmak şimdi ona sadece bir lanet gibi geliyordu.
Babası Vikont ont Westbourne kuzeydeki verimli toprakları ve stratejik kaleleri ele geçirme hırsıyla öz kızını bir pazarlık masasında meze yapmıştı.
Aynadaki aksine bakarken gözyaşlarını sildi. Kahverengi gözleri kıpkırmızı olmuştu ağlamaktan. Çilleri ve minik burnu kızarmıştı. Hizmetçisi Fiona arkasında uzun kahverengi saçlarını örerken onunla birlikte ağlıyordu.
"Üzülmeyin hanımım babanız sizin için en doğru olanı yapar .."
"Beni İskoç Celladı diye anılan, kralın bile çekindiği adama verdi Fiona!" Diyerek daha çok ağlamaya başladı Elara. "O insan değil. Bir barbar. Öldürdüğü İngiliz'lere tecavüz eden, bedenlerini zevk için ağaçlara asan bir katil. Ben nasıl onun karısı olacağım?"
Fiona hıçkırarak omzuyla kendi gözyaşlarını sildi. Hanımı Elara'yla birlikte büyümüştü. Diğer soylu kızlarından çok farklıydı Elara. Vikont kızı olmasına rağmen hizmetçilere karşı nazikti. Çok akıllıydı ve en kötüsü kalbi çoktan dolmuştu. Sosyetenin en yakışıklı prensi olarak anılan kont Julian'a yıllardır aşıktı. Bu seneki baloda konttan karşılık da görmüştü. Sürekli birlikte dans ettikleri için herkes ikisini yılın çifti olarak konuşuyorlardı çoktan. Elara'nın babası Vikont Westbourne kızını o barbara nasıl verirdi aklı almıyordu. Hanımının elem kaderi yüzünden dün geceden beri ağlıyordu Fiona.
Hazırlığı bitince Elara dönüp Fiona'ya sarıldı. Bugün o barbar gelip onu yeni evine götürecekti. Bu evdeki son günüydü. Babasıyla çok yakın bir ilişkisi hiç olmamıştı ama onu bir barbarla evlendireceğini de hiç düşünmemişti. Üstelik kont Julian'a masum aşk hayalleri kurarken. Dün haberi duyduğu an Julian'a mektup yazıp olanları anlatmıştı ve uşakla onun evine yollamıştı. Julian onu bu evlilikten kurtarır diye umut ediyordu hâlâ. Ama henüz bir haber gelmemişti.
Aşağıya indiğinde babasını salonda oturup içkisini içerken gördü. Merdivenlerden uşaklar bavullarını da indirmeye başlamışlardı. Elara babasının yanına gidip tam karşısında ayakta bekledi. Ama babası kafasını kaldırıp ona bakmadı.
"Baba lütfen" diye fısıldadı titrek sesiyle. Annesi vefat ettiğinden beri babasıyla kötü bir ilişkisi olmamıştı. İyi bir ilişkisi de yoktu ama bu zamana kadar maddi zorluk hiç yaşamamıştı. Babası her ay onun için ayrılan fona para yatırırdı. Elara da istediği gibi o parayı harcardı. Ama şu an babasından nefret ediyordu.
"Beni ona veremezsin baba" diye fısıldadı Elara. "O bir canavar! Onun hakkında anlatılanları duymuyor musun? Sınırın ötesinde Kuzeyin Celladı diyorlar ona. İnsan değil o bir canavar!"
Kont Westbourne kızının gözyaşlarına bakmadı bile. Elindeki kadehten bir yudum alırken sesi buz gibiydi. "Royce MacLean sadece bir savaşçı değil Elara. O İskoçya’nın en zengin ve en korkulan adamı. Onunla evlenmen demek ailemizin gücünün ikiye katlanması demek. Kralın önünde güçlü olmam demek. Ayrıca Kral da MacLean’i dizginlemek için senin gibi soylu bir İngiliz kanına ihtiyaç duyduğunu açıkça belirtti."
"Ama bu emir kraldan gelmedi baba. İstersen bu evliliği hâlâ bozabilirsin. Kont Julian benimle evlenmek istediğini sana bildirmişti. Tüm İngiltere benim onunla evlenmemi bekliyor. Hem ben orada o barbarların içinde nasıl yaşarım?"
Babası acı bir gülüşle kızına baktı. Gözlerinin ağlamaktan kızarıp şişmesinden hiç etkilenmedi. Kızının bir seçim hakkı yoktu. O kiminle isterse onunla evlenirdi. İskoç Celladı Royce MacLean'dan ölesiye nefret etse de onun çeyiz için vereceği topraklara ihtiyacı vardı.
"Julian mı? O kont bozuntusu bir İskoç hayduduyla karşı karşıya gelme riskini göze alamaz Elara. Şimdiden kendine yeni gelin seçmeye başlamıştır bile. Ona gizliden mektup gönderdiğini bilmiyorum mu sanıyorsun? Mektubunu okudu ve muhtemelen çoktan başka bir varisle dans etme planlarına başladı bile. Kendine gel. Ben senin babanım ben ne dersem onu yapacaksın. Dışarıda seni bekleyen araba var. Royce MacLean at arabası yollamış senin için. Hazır olduğun an yola çıkacaksın. Hizmetçin Fiona'ya söyle o da seninle gidecek."
Elara içinden Fiona için de üzülmüştü. Ama en azından o barbarların içinde yalnız kalmayacağım diye de sevinmişti. Babası yeniden önüne dönüp konuşmayı bitirdiğini belli edince sinirle arkasını döndü ve gözyaşlarını silerek bahçeye adımladı.
***
Bahçelerindeki at arabasını görür görmez adımları korkuyla durdu. At arabasının çevresinde buradan olmadığı belli olan adamlar duruyordu. Hepsi çok korkunç gözüküyorlardı. Elara'nın gördüğü normal erkeklere göre boyları daha uzun, daha iri ve kaslılardı. Kıyafetleri savaşa gelmiş gibiydi. Saçları kazınmış olan da vardı uzun olan da. Uzun saçlılarda biri alnından başlayarak örgü yapmıştı. Elara'yı gördükleri an korkutucu bakışlarını Elara'ya çevirip onu tepeden tırnağa alayla sırıtarak süzdüler. Elara korkudan birkaç adım geri gitme dürtüsünü bastırdı. Hangisi evleneceği adamdı diye düşündü. Hangisi olursa olsun bu dört adamın hepsi de çok korkunç duruyordu.
Uşaklar bile valizleri arabaya yerleştirirken oldukça ürkmüş gözüküyorlardı. Savaşçılara beş adımdan fazla yaklaşmamaya dikkat ediyorlardı. Elara yanında hareketlilik hissedince kafasını çevirip arkasına baktı. Fiona elinde bir valizle yanına gelmişti. Elara ile gideceğini öğrenmiş olmalıydı. Hazırlık yapmıştı hızlıca.
"Senin de benimle belaya bulaşmanı istemezdim Fiona" diye seslendi Elara arkadaşı gibi gördüğü kadına bakarken. Fiona ona bir gülücük atıp "en azından aklım sizde kalmayacak hanımım" dedi ve yanından geçip valizini arabaya koymak için ilerledi.
Birkaç dakika sonra babası da bahçeye çıktı. Elara'ya hiç bakmadan savaşçılara doğru yürüdü. Elara meraklı gözlerle babasının hangisinin yanına gideceğini izlerken Royce denilen canavarın kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Babası en esmer olan adamın yanında durunca Elara adamın yüzüne baktı. Aniden içinden bir panik dalgası yükseldi. Adam çok korkunç gözüküyordu. Yüzünde ise çok derin kırmızı bir yara izi vardı. Kaşından aşağıya inen çizgi gözünden atlayarak yanağından aşağıya devam ediyordu. Gözünü çıkartabilecek bir yara almıştı belli ki.
"Anlaşmamızı unutmayın. Kızımın kılına zarar gelirse anlaşma biter .."
Kesin o adamdı işte. Elara'nın kalbi öyle kederle dolmuştu ki bu adamın karısı olmaktansa ölmeyi tercih ederdi. Adam babasına bakarak alay edercesine sırıtırken çarpık dişlerini görünce korkusu bin kat daha attı.
Bavulların yüklemesi bitmişti. Sarı saçlı olan savaşçı aynı alaycı ifadesiyle belindeki kılıcını tuta tuta "buyurun leydim" diye seslendi. Elara adamın ses tonundaki alayı anında anlamıştı. Babasına son kez baktı. Bir umut vazgeçer diye bekledi. Dolmuş gözlerinden yaşlar hızla yanaklarına akıyordu.
Ama babası sadece "Westbourne soyadını utandıracak hareketler yapma Elara" diye seslendi kızına bakmadan. Elara ağlamaya devam ederek sinirli adımlarla at arabasına yürüdü. Savaşçıların yanından geçerken onlar kenara çekilmemişti. Çok kabalardı. Royce olduğunu düşündüğü evleneceği adama bir bakış attı. Adamın alaycı gülüşünü görünce yüzüne tükürmemek için kendini zor tutarak at arabasına bindi. Fiona da hemen yanına binmiş ve kapılar kapanmıştı.
Dışarıda babası ve İskoç savaşçıların konuşmalarını duyuyordu ama ne dediklerini anlayamıyordu. Gözyaşlarını silerken kulakları bile uğulduyordu artık . Perdeyi aralayarak bahçenin giriş yoluna son bir kez baktı. Kont Julian'ın gelip onu kurtaracağını ümit ediyordu hâlâ.
Birkaç dakika sonra at arabasının kapıları bir kez daha açıldı. Deri kokusuyla birlikte iki savaşçı gelip tam karşılarına oturdu. Royce denilen kapkara yüzlü adam da içlerindeydi. Diğer iki savaşçı da atların olduğu kısma oturduğu an deh sesiyle at arabası hareket etti.
Arabada kızların sessiz gözyaşları sürerken Fiona ve Elara el ele tutuşmuştu. Elara adamların yüzlerine bile bakmaya korkuyordu. İki adam da pis kahkahalar atarak kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Kızlar konuşmaları anlasınlar diye mi İngilizce konuştuklarını bilmiyordu Elara ama sözleri anlayabiliyordu.
"İngiltere'ye on sene ayak basmam bir daha" dedi homurdanarak sarışın olan korkunç adam. Esmer olan da onun bu sözüne alaycı bir kahkaha attı.
"Büyük konuşma Eli. Belki de sana bir eş almaya geliriz yakında."
"İngiliz bir kadınla evleneceğime kellemi keserim" dedi Eli denilen sarışın adam. Elara ona bakmasa da adamın üzerinde olan soğuk bakışlarını hissedebiliyordu. İskoçya'lıların İngiliz'lerden nefret ettiği bilinen bir gerçekti. İngilizler de onları sevmezdi.
Elara ağzını açıp onlara beni bırakın o zaman demek istedi. Ama yalvarmak da istemiyordu bu vahşilere. Göz ucuyla Royce olduğunu düşündüğü esmere baktıktan sonra aldığı cesaretle söze girdi. Kibar bir şekilde bu evlilikten adamı vazgeçirebilirdi. Hâlâ İngiltere sınırlarında oldukları için evlilik iptal olabilirdi.
"Lord Royce" diye söze girdi. Sesi istediği gibi güçlü çıkmamıştı. İki adamın da anlamsızca birbirlerine baktığını gördü. Ardından kafalarını arkaya atarak kahkaha attılar. Çıkan gülme sesleri bile korkunçtu. Elara yutkundu ama bu harekete çok sinirlenmişti. Gülünecek bir şey söylememişti.
Sinirle kaşlarını çatıp Royce'a baktı. Adam katıla katıla gülerek yanındaki sarışına kendini gösteriyordu. Bariz dalga geçiyorlardı. Fiona uyarma amaçlı Elara'nın elini sıksa da Elara sözlerine devam etti.
"Komik bir şey mi söyledim lordum?"
Adamlar bu cümlenin üzerine kahkahalarını büyütürken esmer dönüp Elara'ya baktı. Gülüşü azalırken "lord mu?" Diye sordu dalga geçerek. Sonra sarışın adama dönerek ekledi.
"Reisin kellemi bardak yapacağını bilmesem İngiliz afetle eğlenirdim. İskoçya yolculuğunda da sıkılmamış olurdum."
Elara duyduğu bu sözlerle şok olurken yanakları kıpkırmızı kesildi. Masum olsa da ima ettiği şeyi anlamıştı. Ayrıca bu adam Royce MacLean değilse evleneceği adam neredeydi? Onu almaya bile gelmeye tenezzül etmemiş miydi? Bu evlilikten bir şekilde kurtulması lazımdı. Kont Julian'ın gelip onu kurtarması için hâlâ geç değildi.