Defne gece ağlayarak uyumasından kaynaklanan bir baş ağrısı ile güne merhaba demişti. Keyifsizce sabahlığını giydi. Ayağına da yanlarından uzun kulakları sarkan pembe tavşan görünümlü pofuduk terliklerini giydi. Akşamdan makyajını silmeyi akıl edemediği için yüzü gözü siyah ağırlıklı yer yer pembeli kremli akmış ve çirkin bir şekle bürünmüş renklerle donatılmış gibiydi. İyice dağılan saçını gelişi güzel bir şekilde toplayıp tokadan firar eden birkaç tutamı bezgin bir şekilde kulağının arkasına sıkıştırdı. Ayaklarını yerde sürüyerek tembel bir pandadan farksız görünümüyle merdivenlerden inip mutfaktan kendisine bir fincan kahve doldurdu ve yine aylak hareketlerle ayağını yerde süründürerek salona geçip kanepeye vücudunu patates çuvalını sırtından atan bir hamal gibi bıraktı. İki elinin arasına aldığı kahve fincanını sıkıca tutmuş usulca kahvesini yudumluyordu. Hizmetli kızlardan birisi yanına gelip " Başka bir arzunuz var mı Defne hanım?" diye sordu genç kıza kaş göz yaparak kıvranıyordu resmen yerinde. Defne'nin afyonu henüz patlamadığından kızın ne yapmaya çalıştığını anlayamamış bir şekilde boş gözlerle baktı hizmetliye. Sonunda akıl edip de kızın kafası ile işaret ettiği tarafa bakınca sessizce kahvesini içen adamı görüp kısa devre afallama molası vermişti. Bunun burada ne işi var? Diye sorar gibi hizmetli kıza gözlerini kıstı. " of bu gün bitmez, böyle güne mi başlanır ya!" diye söylendi kahve bardağını ağzına dayayıp kısık sesle. Güne bu muşmula suratın sıfatıyla başlamıştı ya artık bu günden bir hayır beklemesi mümkün değildi.
Olduğu yerden fırlayarak fark edilmediğini düşünüp – nasıl bir akıl bunu düşünürse artık- usulca odasına geri dönmeyi planlasa da adamın göz ucuyla ona baktığını yakalamıştı maalesef. " çok affedersiniz ben sizi görmemiştim." Dedi utanmış ve ezilmiş bir şekilde yapmacık tebessümüyle açığını kapatmaya çalışarak. Adam başını öne eğip " Sorun değil. Anneniz sabah erken gelmemi söylemişti. Bugün bahçeleri ve fabrikayı görecektim ama ben fazla erken geldim sanırım." Dedi, sıkıldığı ses tonundan kendini belli ediyordu. Defne saatine bakınca on bire yaklaştığını gördü. Erken mi? Öğlen olmuştu neredeyse. Tabi Melda Sultan henüz uyanmamıştı ve hizmetlilerin onu uyandırmaya cesareti yoktu. Çok güzel! Defne elleriyle zaten dağınık olan ve tutam tutam saçların firar etiği kumral saçlarını karıştırıp " Ben üzerime daha rahatsız bir şeyler giyip geleyim o zaman. Sizi de böyle karşıladığım için özür dilerim, kusuruma bakmayın." Dedi yüzü kızarmış mahcup bir halde. Süpürgesini kaybetmiş bir cadı rolüne layık görüntü sergiliyordu şuan. " Bence bu haliniz daha normal ." diye söylendi adam mırıldanır gibi anlaşılmayacak bir sesle. Ama defne odanın sessizliğinde neredeyse net bir şekilde duymuştu adamı, maalesef. Bir süre adamın başında ne diyeceğini bilmeden –ağzına gelen hakaretleri sıralamamak için kendini zor tutarak - öylece dikilince " Ben mi giydireceğim sizi?" diye sinirle soludu Murat. Kızın odaya yaydığı kekremsi portakal kokusunu sevse de yüzünü görmemeyi tercih ediyordu mümkünse. Yarım saattir ev ahalisinin uyanmasını bekliyordu ve ilk gördüğü de geceden kalma, şımarık, züppe ve hoppa bir kızdı. Şirketi büyütmek için bu kadar ısrarcı olmasına pişman olmaya başlıyordu ya hadi hayırlısı!
Defne adamın kovar gibi kükremesinin ardından ucunu sivrilttiği kelimeleri istemeyerek yutarak kendine gelmiş ve merdivene doğru yürümeye başlamıştı. Bir yandan da " Kıro ne olacak! Hanzo! Yontulmamış kalas!" diye söyleniyordu. Ve ardında o tanıdık portakal kokusunu adama emanet bırakıp merdivenlerden çıktı sinirle.
Genç kız yukarı çıkar çıkmaz Melda sultanı zorla da olsa uyandırmış sonra odasına geçip hazırlanmaya başlamıştı. Nasıl olsa adamın ilgisini çekememişti iki gündür bu gün Pelin'i kızdıracak şekilde rahat bir şeyler giyme kararı almıştı. Dolabındaki en sevdiği elbiselerden biri olan beyaz, askılı, bol kesim, etekleri hafif işlemeli uçuşan uzun elbisesini giydi. Kulağına bilezik büyüklüğündeki halka küpelerinden geçirip kollarına da rengârenk bileziklerinden taktı bolca. Renkli püskülleri ile en sevdiği çantalarından birini de telefonu anahtarı ve cüzdanı ile doldurdu. Saçını tepeden toplayıp yüzüne de hafif renk veren bir makyaj yaptı. Aynaya bakıp kendini görünce " Oh mis gibi oldum işte!" diyerek kendi görüntüsüne bir öpücük attı memnuniyetle.
Aşağıya indiğinde hizmetlilerin kahvaltı sofrası hazırlıyor olduğunu görünce sevindi. Akşam yemekte cilve yapacağım diye uğraş verirken pek bir şey yiyememişti ve şimdi midesinin gurultusu kendini imha edecek bir bomba gibi yükseliyordu gövdesinin içinde.
Murat salon kısmında Barış'la konuşuyordu. Genç kız adamı ilk defa içten bir tebessüm ederken görmüştü. Yanağında oluşan gamzeler ile sevimli ve hatta çekici görünüyordu. Yok artık Defne! Müşterisine aşık olan hayat kadını gibisin! Rahat dur! Diye yokladı iç sesi. Ama adamın Barış'a karşı olan bakışlarındaki merhameti görünce genç kızın kalbine doğru engel olamadığı ılık meltemler esmişti sanki sağdan sağdan. Gözleri nemlendi ama ağlamadı. " Her ne yapıyorsam Hepsi Barış için ve o buna değer." Diye kendini telkin etti kısık bir sesle ve eğlendikleri aşikar olan ikilinin yanına doğru ilerledi yüzünü kaplayan dolu dolu gülümsemesi ile.
" Günaydın küçük bey, bu sabah nasılsın bakalım?" Barış'ın altın sarısı saçlarını okşadı genç kız. Göz teması kuracak kadar eğilmişti kardeşine doğru ve bu sırada Murat'ın burnuna kafasını dayadığının farkında değildi. Portakal kokusu burnunun direğini sızlatmıştı adamın. Genç kızın tek doğal yanı bu olmalı diye düşünmeden edemedi.
" İ-i-yi-yim abla." Dedi Barış, mutlu olduğu ışıldayan gözlerinden anlaşılıyordu. Ve bir süre ablasına bakıp sonra Murat ile konuşmaya geri döndü. Adam samimiyet ve şefkati ile çocuğun gönlünü almayı başarmış gibi görünüyordu.
" Tamam, İstanbul'a geldiğinde seninle vapurda gezeriz ve ben de sana teknemi gösteririm. Olur mu yakışıklı?" dedi Murat. Tok sesini çocuğun anlayabileceği şekilde inceltmiş ve sevimli olmaya çalışıyordu.
" O-o-oll-ur!" diye heyecanla cevapladı Barış ellerini çırpmaya çalışarak. İstanbul'a gitmek ve vapura binmenin düşüncesi bile heyecandan coşturmuştu çocuğu. Bu sırada Melda Hanım sofranın hazır olduğunu belirtip Murat ve Defne'yi sofraya çağırmıştı. Barış bakıcısı ile kahvaltısını yaptığı için havuz kenarına kitabını okumaya geçti.
Kahvaltı sofrasında Defne Murat'ı inceledi. Müşterisini inceler gibi değil de bir insanı gözlemler gibiydi bu seferki. Sabah kahvaltı hazırlanırken Barış'la ilgilenen tek kişiydi adam. Gerçekten merak ediyormuş gibi heyecanla sorular sorup sabırla cevaplarını bekliyor ya da çocuğun sorularına geçiştirmeden düzgün cevaplar vererek onu adam yerine koyuyordu bilinçli bir şekilde. Bu da mizacının suretine yansımasına sebep oluyordu belki de. Defne ilk karşılaşmalarında adamı koyu esmer sanmıştı ama gün ışığında koyu kumral hatta belki daha açık tenli olduğunu fark etmişti. Keskin yüz hatları merhametinden yumuşamış yüzü ışıldar hale gelmişti. Oysa Barış'ı ilk görenler ondan çekinir ve uzak dururdu. Zaten Barış da tanımadığı insanlara karşı huysuz ve tepkili bir çocuktu. O ne bulmuştu bu adamda anlamıyordu genç kız. Kendisi baktığında kaba, soğuk ve mendebur bir adamdan başkasını göremiyordu. Yine de kardeşini mutlu, huzurlu ve hatta keyifli görmek Defne için dünyalara bedel bir görüntüydü.
Kahvaltının ardından keyif kahveleri de içildi. Melda sultan da bu arada ancak ayılmıştı. Kahvenin ardından bahçeleri gezmek için evden çıkıldı. Bu sırada Defne Pelin'in taktiklerinin bu adama işlemediğine iyice kanat getirmişti. Zaten kur ve cilve yapayım derken kendisini basit ve bayağı göstermekten öteye bir şey başaramamıştı. Annesi bilinçli olarak sık sık kendisini Murat ile yalnız bırakmak için elinden geleni yapsa da adam genç kızı pek fazla muhatap almıyor gibiydi. Şu an bile Melda Hanım ve ya Erdal ortalarda yokken telefonuyla ilgilenip Defne'nin varlığını yok saymayı kabul etmişti. Bunu bozularak fark eden Defne daha fazla itici olmamak için Pelin'in taktiklerini bir kenara bırakıp romantik aşk filmlerinden aklında kalanları uygulamaya karar verdi. Onlar da işe yaramazsa artık çay demleyip içerlerdi Pelin ile karşılıklı.
Bahçede geçirdikleri süre boyunca adamı markajına almıştı resmen. Bir ara sivri topuklu ayakkabısı ile toprak zeminde bata çıka yürürken düşme tehlikesi yaşamıştı. Sağa sola yalpalayıp sendeleyince Murat'ın kendisini tutacağını sanmak gibi yersiz bir bekleyişle adama melül melül bakmıştı. Ama Murat değmesin yağlı boya kıvamında genç kızla temas kurmamak için üstün çaba sarf ediyordu. Hakkını yememek de lazım tabi, genç kızın kendisini cüzzamlı gibi hissetmesini pek ala başarmıştı! Melda Hanım hem yürüyüp hem de bahçenin ve hasadın durumu ile ilgili bilgiler veriyordu. Bahçeleri gezmeye pek alışık olmadığı için halinden hoşnutsuz biçimde suratı asılmıştı kadının. Ve bir talihsizlik daha yaşanıp Defne ikinci defa sendeleyince yakınında bulduğu ilk şeye yani Murat'ın ceketine asılı vermişti boş bulunup. Ve o sırada adamın belinde duran kafası kadar silahı görünce gözleri yuvasından çıkacak gibi irileşmişti hissettiği şaşkınlık ve korkudan. Yani bu adamda silah taşıma potansiyeli vardı ama orda öylece belinde silah taşıdığını gözüyle görmek kızı oldukça ürkütmüştü. Murat da durumu fark etmiş olacak ki hızla ceketini düzeltip " Böyle bir araziye bu ayakkabı ile gelinmeyeceğini bilmeniz gerekirdi. Yürüyemiyorsunuz bari ayakkabılarınızı çıkartın. Hem ayaklarınız toprağa değsin biraz belki enerjinizi alır!" diye sinirli bir şekilde azarladı kızı. Aslında bir amacı kızı suçlayıp sindirmek ve kendisini masuma çıkarmaktı.
Defne küçük bir kız çocuğu gibi azarlanmaktan dolayı oldukça bozulmuştu. Dudakları titreyip kirpikleri nemlendi. Kendini ağlamamak için zor tutuyordu. Adam haklıydı aslında ama böyle azarlamak o adamın üstüne vazife değildi. Bu en sevdiği topuklu ayakkabıydı hem! Toprak araziyi hesaba katmamış olabilirdi ne var bunda? Kaba adam!
" Ne giyeceğimi size soracak değilim. Ben fabrikaya geçeceğiz diye .. giymiştim bunları." Diye geveleyerek saçma bir bahane ile kendini aklamaya ve haklı çıkmaya çalıştı genç kız. Ne beyhude bir çaba! Suratı iyice asılmış ve minik, temkinli adımlarla yürümeye çalışarak yoluna devam etti. Aynı anda hem inat hem gurur yaptığı için ayaklarının canına okuyan o ayakkabıları çıkarmayı ret ediyordu en keçi yanı.
" Aslında sizin gelmenize gerek yoktu. İmza yetkinizin olmadığını söyledi anneniz. Boşuna zahmet çekiyorsunuz." Murat kibarca kızı evine geri göndermeye çalışıyordu. İki gündür yılışıklığı ve yapmacık hareketleri ile iyice irrite olmuştu kıza.
" İmza yetkim yok ama benim de miras hakkım var bu topraklarda. Bu da söz hakkı yapar beni!" diye çıkıştı genç kız. Sesi ummadığı bir şekilde yükselmiş ve cırtlak bir ton almıştı. Adam önce hiç hakkı yokken azarlamış arkasından da genç kızı imalı bir şekilde kovmaya çalışmıştı. Yemişim kurunu cilvesini diye geçirdi içinden. Hayatı boyunca böyle basit kız muamelesi görmemişti.
Murat'ın keçiliğinden meyve bahçesinde bata çıka kızla dikleşmeye hiç niyeti yoktu. Belli ki çirkef bir şeydi bu kız. Böyle ucuz kızlardan oldum olası hoşlanmamıştı hayatında. Bu yüzden daha fazla muhatap olmadan İstanbul'a geri dönmek istiyordu bir an önce. Adımlarını hızlandırıp genç kızın olabildiğince önüne geçmeye çalıştı.
Adamın kendisinden kaçar gibi şimşek hızıyla uzaklaştığını gören Defne arkasından bildiği orijinal küfürlerden bir demet savurarak söylene söylene yürümeye devam etti. Topuklu ayakkabısına da! Mendebur suratlı mafya kılıklı öküzüne de! Böyle işin gelmişine de! Geçmişine de!