Nihayet gün batarken küçük Çat’ın kayalıkları ufukta belirmeye başladı. Kayalıklara yaklaştıkça dalgalı denizde göz kamaştıran turuncu gün ışıkları arasından parlayan daha başka şeyler genç kadının dikkatli bakışlarını üzerlerine çekiyordu. Réene küçük Çat’ın elbette daha göz alıcı olmasını umuyordu ama diğer iki Çat ile karşılaştırıldığı zaman küçük Çat açık ara farkla aklını başından almıştı. Manasında heyecanlı kıpırtılar hissetti ve yüreği anlık bir kararla her şeyi geride bırakıp buraya yerleşme düşüncesiyle sıkıştı.
Burada dar bir patika ya da karanlık ve soğuk duran sıradağların arkasına gizlenmiş yerleşkeler yoktu. Burasının doğal olduğu canlılığından belliydi. Ada sanki nefes alıyordu! Hareketli manası kendisine bu konuda kesin işaretler veriyor, kulağına şen bir kahkaha ile fısıldıyordu.
Canlı!
Canlı…
“Burası Nekuz ve Lingai…” dedi Felix Çat’a yaklaştıkça belirginleşen iki uçtaki şehirleri göstererek. Kararmaya başlayan havayla birlikte şehirlerden ışıklar yükseliyor ve görenler için görsel bir şölen oluşturuyordu. Réene eğer burayı bir başkasının ağzından duysaydı kesinlikle hayal gücünün böyle bir yer yeri düşlemeye yetmeyeceğini biliyordu. Zerh geçidinde Lin’in kendisine dediği şeyi anımsadı. Réene için güneyde yaşanılacak tek yerin akademi olduğunu söylemişti.
“Yeminli gece demek.” Dedi Felix Réene bakışlarını kendisine çevirince. Yanılıyor diye düşündü Réene çok daha güneyde olmasına rağmen kesinlikle burası daha yaşanılır gözükmüştü gözüne. Çat, güzergahları üzerinde devasa bir liman ve limanın iki ucunda çatın iti tarafına yemyeşil dağ yamaçlarına uzanan iki şehrin incilerle süslenmiş yeşil bir kaftanı andıran siluetini gördü.
“Yeminli gece mi?” diye sordu Réene. Bildiği kadarıyla eski dilde yeminli gece böyle söylenmiyordu.
“Newa adaları, Cevher’den çok daha köklü adalar. Cevhe’e ilk insan ayak basmadan önce bile Nerkuz ve Lingai vardı.” Dedi Felix.
“Nerkuz ve Lingai Newa’nın ilk yerleşkelerinden. O zamanlar iki şehirde yoksul ve bitap haldeymiş zamanla denizciliği öğrenip bunda ustalaşmışlar… Tabii iki şehir birbiriyle pek anlaşamaz ve hep bir rekabet içinde olurlarmış.” Dedi Felix geminin ahşap tırabzanlarına tutunup kollarını gererken.
“Bir gün Nerkuz’lu yoksul ailenin küçük kızı Lingai’nin dalgalara hükmeden kaptanı Raat’a aşık olmuş. Kızın ailesi Libgai’li kaptana evlilik şartı olarak kendilerine ait bir gemi ve mürettebat talebinde bulunarak istemeyerek de olsa evlenmelerine izin vermişler… Raat sevdiğine kavuşma umuduyla kızın her bir abisine gemi ve mürettebat temin etmiş.” Dedi Felix ve derin bir nefes aldı. Réene dikkatli gözlerle hikayeyi anlatan genç adamı izliyordu.
“Ama sadece Raat’ın sözünü dinleyen dalgalar kızın abilerine yol vermemişler. Raat’ın dalgalara kendilerine mani olmaları emri verdiğini düşünen abiler Raat tarafından kandırıldıklarını düşünerek kız kardeşlerini Nerkuz’a geri götürmeye karar vermişler. Ama dalgaların efendisinin izni olmadan karısını bu denizden geçirmenin hiçbir yolu olmadığını biliyorlarmış…” Dedi Felix bakışlarını kendini ilgiyle dinleyen kadının yüzüne indirdi. Genç adamın bakışları hüzünle dalgalandı ve tebessüm dudaklarının kıyısından düşerek adamın güzel yüzünü terk etti.
“Kızın abileri Raat’ı oyalamak ve dalgalar ona haber vermeden Nerkuz’a geçmek için Lingai limanını ateşe vermişler. Ateşi söndürmek için limanda mürettebatlarına yardım eden Raat son anda dalgaların haberini alarak bir kayığa atladığında kayık iki şehrin ortasında ancak ulaşmışken içinde Raat’la birlikte yanıp kül olmuş…” Dedi Felix bakışları iki şehrin arasında kalan iki millik karanlık boğaza düşerken. Réene içini kaplayan huzursuzluk ile dönüp dar boğaza baktı. Çatılı kaşlarıyla karanlık suya bakarken sanki yanan kayığı ile Raat’ın hayaletinin beklediği düşüncesi ile tüm kasları gerildi. Mana Réene’nin huzursuzluğu ile doğru orantılı olarak saldırganlaşıyordu. Felix Réene’nin tırabzanlarını sıkan elinin üzerini serçe parmağı ile hafifçe dürttü. Réene kendisine döndüğünde tüm karanlık hislerin gölgelerinden arınmış bakışlarını kadının çatılı kaşlarında ve öfkeli gözlerinde dolaştırıp genç kadına silik bir tebessüm armağan etti.
Felix Réene’nin gemini tırabzanlarını sıkan buz tutmuş sargılı elinin üzerine kendi sıcak elini kapattı. Réene yine Felix’in göründüğünden daha olgun bir adam olduğu düşüncesine kapıldı. Saldırgan mananın ılık bir meltemin kucağında dinginleşen varlığı Réene’nin de gerilen kaslarını gevşetti. Felix’in manası Réene’nin dizginlenemeyen hırçın fırtına rüzgarlarını yumuşak fısıltılarla ninniler okuyan bir anne gibi ehlileştiriyordu. Réene’nin annesi ona hiç ninni okumamıştı ama onlara bakan dadının gençken kendi çocuklarınada aynı ninnileri okuduğunu söylediğini hatırlıyordu. Annesi bunu duyunca dadıyı kesin bir dille uyarmıştı. O ve Adrién yaşlı dadının köylü çocukları değillerdi…
Genç adamın güzel yüzüne Réene’nin her köşe başında görmeye alışık olduğu yaşlı ve üzgün bir adamın ifadesi oturdu. Réene’nin yaralı eli genç adamın sıcak avucunun altında ısınırken Felix bakışlarını kadından çekerek hikayeyi daha alçak bir tonda anlatmaya devam etti.
“Dalgalara hükmeden Raat ölünce kızın abileri denizcilikte ustalaşmış, Nerkuz büyümüş ve güçlenmiş.” Dedi ve bakışlarını sağ tarafta kalan şehre çevirdi.
“Denilir ki, Raat’ın oğlu doğduğu vakit deniz kabarmış ve efendisinin kanına doyan asi dalgalar çocuğun hizmetine girmiş. Çocuk babasını sormaya başlayacak yaşa geldiğinde ona hep aynı şey söylenmiş.” Dedi Felix ve üzgün bakışlarla ufka baktı. Sessizliği kalabalık şehirlerin gürültüsü altında parçalandı ve yok oldu.
“Babanı deniz aldı…” Dedi Felix yaşlı bir adamın sesiyle.
Réene manasına karışan kederi tanıdı. Benzer bir keder bir önceki akşam onu yaşan insanların içinde ölülerin cehennemini yaşatmıştı. Felix’in manası tüm yolculuk boyunca ilk kez şahlanıp Réene’nin manasını kendi soğuk duvarları ardına atacak kadar dargındı. Réene genç adamın yüreğini ezen acının adını aklını kaçırdığında bile farkına varabilecek kadar iyi biliyordu. Bir babanın yokluğu…
Felix’in manası damakta yutkunmayı zorlaştıran acı bir safra tadı bırakıyordu. Réene’nin genç adama yokluğunu asla dile getiremeyeceği kederini yaşayabilmesi için, biraz zaman tanıyabilecek kadar merhameti vardı. Felix bir süre sessiz kaldıktan sonra acısını eskiden olduğu yere, içine gömerek hikayeyi anlatmaya devam etti.
“Bir gün çocuk babasını almak için denize gitmiş. Deniz yıllar sonra gelen efendisini büyük bir coşkuyla karşılamış onu da babasının yanına aldıktan sonra yaptığına pişman olan denizin kederi ve öfkesi amansız dalgalarla iki şehri tamamen yok etmiş.” Dedi Felix usulca.
Réene hikayedeki çocukla kendini kıyaslamadan edemedi. O çocuk babasını bulmak ve geri getirmek için yok olmuştu. Réene ise babasını yok etmiş ve yaşamaya devam ediyordu. Ne için? Adrién için mi? Artık Adrién yoktu. Parzaki için mi? Parzaki’de çok bir zamanın kaldığını sanmıyordu.
Réene her daim kendine sorduğu soruyu tekrar sordu. Onu ölüm mü paklardı yoksa yaşam mı aklardı? Yorulmuştu ve yaşamanın bedelini ödeyebileceğinden emin değildi. Zihnindeki bu kargaşanın içinden Felix’in sesi sayesinde sıyrıldı. Geri döneceğini bilerek…
“O vakitten sonra ne zaman ki iki şehrin birinde dalgalara hükmeden Raat yeniden doğarsa o vakit, iki şehrinde kaptanı olur ki efendisinin yasını tutacak olan deniz şehirlerini tekrardan yıkmasın…” dedi Felix ve derin bir nefesle, ciğerlerini temiz deniz meltemi ile doldurdu.
Réene, şimdi manası dingin bir deniz gibi saçlarını okşayan esintinin sahibi olan genç adamın solgun yüzüne dikkatle baktı. Nazik gülüşüne, rüzgarda dalgalanan saçlarına ve puslu mavi gözlerine baktı. Ölü babasının bir zamanlar, sıcak kalbi hala atıyorken zaman zaman hüzünle buğulanan gözlerindeki aynı bakışın parmak izlerini gördü genç adamın göz kapaklarında.
Réene, Felix’i büyümeye zorlayan hayatın közlenmiş anıları arasına gizlenmiş benzer bir hikayenin dumanını soluyordu o an. O an ne Raat’tı anlattığı kaybının ardından kaybolup kendi denizine gömülen, ne de o çocuktu hiç tanımadığı babasına koşarken aynı denizde boğulan. Felix o an ömrü boyunca öz ailesinin adını ağzına almadan büyütülmüş bir gizdi Newa’da. Gerçekten kim olduğunu bilen üç kişi çıkar mıydı bilmiyordu. Réene’ de artık bu hikayeyi bilenlerin yüküne dahil olmuştu. Réene’nin omuzları adamın hikayesinin altında ezilirken genç adam gölge düşen bakışlarla karanlık suya daldı. Ne yazık ki genç Felix amansız bir acıyla benzeşiyordu Réene’yle. Réene adamın yükünün bir kısmını sırtlanarak genç adamın yükünü hafifletmeyi umdu. Réene üzgündü. Her şeyden çok kendisine bu kadar çok benzeyen Felix’e üzgündü.
Réene bir süre iyice yaklaştıkları limanda gezdirdi. Artık gürültülü sokakların canlı gürültüsüne ve bazı meyhanelerden gelen müziklerin neşesine tanık olabilecek kadar yakındalardı. Güverte hareketlendi. Mana Réene’nin yanaklarına cıvıl cıvıl şehrin telaşından pir parça sürdü. Havadaki baharatların ve egzotik yiyeceklerin aromalarını anlattı uzun uzun. Sokak aralarında buluşan aşıkların edepsiz diliyle konuştu onunla. Yüksek çatılı büyük konakların avlularından çaldığı hikayeleri anlattı ona. Mana anlattıkça Réene büyülendi. Mana anlattıkça Réene hareketlendi ve zihnini sürekli dürten Parzaki tahtını unutmayı diledi umutsuzca.
“Şehri görmek için en doğru zamanda geldik hanımım.” Dedi Felix. Réene genç adama doğru döndüğünde ummadığı bir yakınlıkta bulduğu yüzdeki ifadeye hazırlıksız yakalandı. Babası gözlerinin önünde belirdi. Herkesten ve her şeyden çok merhametli sevgi dolu , koca yürekli, kendi ellerinde ölen babası…
Bir keresinde, benzer acılar mutlaka birbirini bulur demişti. Felix’in yüzüne baktığında aynadaki yansımasına bakamadığı gecelerde gördüğü korkulu, harap ifadenin aynısını gördü. Karşısında kim olduğunu bilmeyen, artık ayaklarının altındaki yeri hissedemeyen o ipi koparmış anlamsız bakan içi çekilmiş boş gözler vardı. Réene bedeninin baştan ayağa titrediğini hissederek bakışlarını genç adamın bakışlarına kilitledi. İki üzgün mananın birbirlerinin sinesine gömülen feryatlarının yasını tuttular bakışlarıyla. Ağıt o kadar derinden ve yüreklerini parçalayarak yükseliyordu ki ikilinin arasında ne şehrin cümbüşü ne de insanların sesleri ayırdı ikiliyi birbirinden. Ve Réene yine kendini iyileştirmeyi asla bilmediği yaralar içinde buldu.
Karanlık gece tüm yaralı kalplerin hüzünlü hikayelerini asla iyileşmeyen bir hastalık gibi tekrar tekrar hortlatıp gün ışığında kaçışan korku canavarlarını geçmişin memesiyle emzirip üzerlerine saldığı vakit acıyla dost olmayı öğrendiler. Kendi içlerine düşen yalnızlık paylarını aşınca kabuslarla birbirlerini boğdular. Acı ve hüznün iki sarmaşık gibi birbirine dolanan mağlup aşkı hep aynı yarayı besledi ayrılma korkusuyla. İnsanda hep kendi yaralarını deşti başkasından daha masum olma korkusuyla. Sonra Réene elini Felix’in elini sıcak elinin kıskacından kurtarıp genç adamı kendi fırtınasına karışı karşıya bırakarak geri çekildi.
Réene yıllar boyu içinde korumaya çalıştığı dengeyi asla koruyamadığı gerçeğini göz ardı ederek yine bir anda ida oluverdi. Onlu yaşlara yeni bastığı bir dönem Réene için Orell her zamanki oyun arkadaşı gibi değildi artık. Boyu uzamış, ses tonu değişmişti ve artık Réene ile her karşılaştığında evlilik yaşı yaklaşmış her erkek gibi önünde eğilerek hanımına saygılarını sunuyordu. Tüm bunlar Orell’e daha farklı bir gözle bakmasına neden olmuştu. Bir gün annesine heyecanla Orell’le ne zaman evleneceğini sorduğunda kızgın sesiyle olabildiğince geç, diye cevap vermişti. O zamanlar anlamamıştı ama sonunda evlenmek için can attığı sevgilisi tarafından aldatıldığını öğrenince adamı göğsünden yıldırımlarla vurduğunda fazla duygusal olduğunu anladı. Mantıklı kararlar alamadığını fark edince birinden vazgeçmek zorunda olduğunu kabullendi. Ve Réene insanı insan yapan şeyin hangisi olduğunu kesin olarak söyleyemediği bir ikilemde duyguları sessizce içine gömme kararı aldı. Bu yüzden olurda içinden biri taşmaya cüret ederse diye hep sert taşlarla ezdi onları.
Adamın avucundan kurtulan elinin ömründe ilk kez üşüdüğünü hissetti. Ama durmadı ve sert kayaları yuvarlamaya devam etti gönül boşluğuna doğru. Takati kalmayana dek ezilmedikçe arsızca cesaret bulurdu çocuk hisleri.