Kovmadı. Zaten kovsa, sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum derdim. Ne kadar klişe olacağı da umrumda bile olmazdı. Hıh! Sanki benim gibi çalışan bulacaksın da. Sen bile haftaya başlayacakmışsın tembel patron. Bizi gördün tabii hevesli, heyecanlı bir şevkle başladın.
Yalnız sen'den siz'e geçişim çok zor oldu. Öküzden insana geçiş gibiydi Melih için benim gözümde. O öküz geldi içime oturdu işte. Nasıl bir evrimsel dönüşüm ve gelişim siz bir düşünün artık. Tek hücreli yassı epitel hücre daha zor ve uzun sürede iki hücreye evrimlenmiştir o derece.
Yalnız her şey bir tarafa, benim özür dilediğimi sanarken mors ettiğimde, yüzündeki zafer gülümsemesini bir solduruşum vardı ki, annem görseydi alnımdan öperdi, tüm mirasını bana bırakırdı. Zümrüt mü, kim ki o derdi. Tek kızı ben olurdum güzel annemin.
Patron oğlanları hep böyle Melih gibi patroncuk olmak zorundaydı mıydı? Haklı sebeplerle kendimi, canımı dişime takarak, ikinci sınıf vatandaş görülen Amerika'daki siyahi arkadaşlar gibi ülkemde ekstra çaba sarf ederek savunuyordum zaten, bir de odasına çağırıp kovulmamak için sebep söyle diyordu bana. Beğendin mi cicim sebeplerimi? Öyle bir gün gelecek, ben gidiyorum artık Melih heheyt diyeceğim, evet Melih bey demeyeceğim ve sen de peşim sıra koşup yalvaracaksın gitme, bu şirket sensiz bir saat bile ayakta kalamaz diye. Dur sen.
Hayır yani, diyemiyorsun ki işte baban iş kurmasaydı kendini bırak beş yılı, beş gün sonra bile nerede görüyorsun diye? Sorardım aslında; ama sizli bizli olamazdık. Sen derdim yine, işime gelmezdi.
İyi maaşlı, severek yapacağım iş bulmuştum. Ben niye gideyim? Melih gitsin. Önce ben geldim. Gelecektim yani, bana çarpmasaydı, kapıda beni sıkıştırmasaydı, asansörü kendine mal etmeseydi, merdivenlerden çıkıp gebereyazıp su içmek için duraksamasaydım...
Yakında sıkılırdı zaten bu. Bir anda işe başlamaya karar verdi, bir anda da bırakır gidiverirdi. İşimin başına geçtim. Bahadır aradı o sırada.
"Efendim." "Aşkım nasıl oldun? Telefonunu bulamadın mı hala? Evi aradım. Annen dedi benimki onda diye." "Arıyorum hala. İyiyim Bahadır, işteyim. Acil miydi?" "İyileştin mi bile? Kötüydün o gün." "Evet, iki gün geçti üstünden." "Haklısın. Özür dilerim. Annemle uğraştım. Biliyorsun bozuldu biraz. Ne aptalım? Babama arabayı vermedim ki, o götürsün hepsini. Seni taksiye bindiremedim bile. Annem canımı çok sıktı. Sen de gidin deyince, bir an önce evine gidip sussun istedim ben de." "Evet öyle oldu biraz. Şimdi aradığın gibi iki günde de annemden arasaydın ya, hasta olduğumu görmüştün." "Ne desen haklısın aşkım. Evde durmak bile istemedim. Annem neler konuştu söyleyip de canını sıkmak istemiyorum. En kısa zamanda isteyelim ve evlenelim istiyorum. Mümkünse hafta sonu evden hiç çıkmayacağının garanti olduğu biz zamanda." "Sen de beni suçlu buluyorsun. Farkında mı değilsin?" "Olur mu öyle şey? Zaten adet diye tutturuyorlar, gençlere eziyet başka bir şey değil."
Bahadır haklı aslında. Karar verdik işte. Nişan düğün için mekan bakar, kolay yoldan hallederdik ne güzel bu adetler olmasa. Olmazdı ama. Annem görmeden hayatta evlenmezdim ben. Ne isterse yapardım. İsteme olacaktı.
"Tamam, ayarlayalım. Tekrar gelir mi sizinkiler peki?" "Tabii ki, Zeynep. Bunu bana soruyor musun cidden? O akşam şanssızlıktı işte." "İyi bakalım. Belirleriz bir tarih." "Soğuk gibisin bana Zeynep."
"İşyerindeyim. Hayırlı olsun demeni bekliyorum. İyi erkek arkadaşlar öyle yapar galiba. Öyle şeyler duyuyorum kızlardan." "Eşeğim ben. Özür dilerim Zeynep. Hayırlı olsun. Hangisiydi bu?"
Hangisi miydi bu? Ben kaç görüşme yaptım ki? Biriyle iki görüşme.
"MarkaŞık Bahadır. E-ticaret sitesi. Kafanı mı vurdun sen kazada? Hafıza ara ki bulasın." "Kızmaa. Aklım yerinde değil aşkım. Alayım mı akşam seni? Yemek yeriz. Kutlarız yeni işini." "Hmm, güzel fikir. Umarım telefonu bir an önce bulurum. Annemi arayan gün teyzelerinin haddi hesabı yok. Bir dinle şunu. Yazıldığı gibi okuyorum aynen. Perian bu hafta gün sıra şişko neazette. Çeyrekler hazır mu kim bilir ne yapacek daş gibisine. Yenmeyir. Annemdeki kayıtlı kod adı: hayrie. Hayriye teyze laz mı, Anadolu kadını mı, göçmen mi, Egeli mi hiçbir şey anlamadım. Kişiliğini kaybetmiş bulan olursa herkes anlayabilsin diye her dilde ilan vermiş gibi." "Komik gerçekten. İşin kaçta biter, ne zaman alayım seni?"
Gerçekten komikti. Ben bile güldüm yani. Sen geçiştirdin ama. İnsanlar iki şekilde geçiştirilir bana kalırsa:
Birincisi: O an dinlemiyordur, aklı başka bir yerdedir. Anlarım.
İkincisi: Bana göre tehlike sinyalleri çaldıran durum ki, Bahadır bu şekilde hissettirdi bana. Telefonu bir an önce kapatarak konuşmanın sonlanmasını istiyordu.
Mecburen aramış gibi, bir yere acil yetişmesi gerekiyormuş; ama benimle konuştuğu için gitmese de olurmuş gibi; ama olmadı. Kapatmak istersen kapat. Hiç tutmam.
"Beş buçukta çıkarım." "Tamam. Neresi dedin? O dokuz katlı işhanı mı?" "Evet orası. Görüşürüz o zaman." "Görüşürüz." Bahadır kapatınca tekrar kendimi aradım. Açıldı bu kez. Taksiciyim de dedi. Doğru iz peşindeydim. Bir an. Yine atışma, yine tartışma, yine mi Melih. Bey?
Telefonda taksici sanıp öküz dedim adama. Ya çok duyuyor kabullendi ya da taksici rolünün hakkını verdi ses etmedi. Telefonumu almaya gidince para konusunu açtı patroncukçuluk oynayarak, basit bir hareketti bana göre, sivrisinek öldürür gibi sıktım detanı üstüne. İkidir dut yemiş bülbül gibi cevap veremiyordu. Ee normaldi. Bir Zeynep Yaver kolay yetişmiyordu hiç. Güzel annem benim, o terlik atan ellerinden öperim senin.
Oh be! Telefonuma kavuştum. Artık gün mesajları salça olmayacaktı bana ve güzel giden günüme. Odada üç kişi Merve, Hatice ve bendim. Merve'nin toplantı çıkışı Melih beyin odasından döndüğümde mide bulantısı olduğu için izin aldığını öğrendim Hatice'den.
Odayı gözlerimle içmeye başladım bir an önce. Camlardaki stor perdeler görüşme yaptığım odadaki gibi ikon desenliydi. Sevdim burayı. Yeterince genişti oda. Bilgisayarın başlangıç tuşuna basıp beklerken odanın her bir detayında gözlerimi bıraktım geri aldım, bıraktım geri aldım. Artık kör de kalsam el yordamıyla ne nerede rahatça bulabilirdim.
Gerekli belgelerden birkaçını nette e-devletten halletmek süper olaydı. Çantamı da yarın alınca kimlik işini hallederdim. Ne diye almıştı çantamı hiç anlamadım. Teşekkür ettim mi ben ona? Yanında getirmiş o kadar birisi arar diye. Kaba mı davrandım diye içim içimi kekik ekmiş tam yiyecekken telefon çaldı. Şirket içi telefon. Hattı alıp telefonu açtım.
"Efendim." "Zeynep odama gelir misin?" "Neden?" "Çünkü ben çağırıyorum." Mantıklı.
"Bir şey mi lazımdı? Telefonda niye söyleyemiyorsunuz?" "Çünkü söylemek istemiyorum ve odama gelmeni istiyorum." İsteyebilir. Mantıklı.
"Şu an yoğunum. İşimi aksattığım için bir an önce raporları yazmaya başlamam, kar zarar tablosuna bağlı olarak ayrılan bütçenin ne kadarı ar-ge için ve ne kadarı reklam için kullanıyor çıkarmam lazım. Sizin benden ekstra istediğiniz bir şey yoksa ben bunları zaten yapacağım. Gelmeme gerek yoktur fikrimce."
"Odama gel hemen; çünkü fikrini sormadım. Zeynep sana bunu üçüncü söyleyişim. Bir dördüncü olmayacak. On beş saniyen var." Peki madem. Mantıklı.
Kapısı açıktı. Eliyle gel deyip daha demin kalktığım koltuğu işaret etti. Oturdum. Bekledim. Telefonda bir şeylere bakıyordu. Geçen rahat bir sekiz on dakikada onun odasını da inceledim. Camlı bir odada çalışmak istemezdim galiba. Mahrem değil bir kere. İş yerinde ne mahremiyeti tabii de, can sıkıcı olsa gerekti. Arada ne bileyim insan gerinmek ister, ayağa kalkıp dışarı bakmak ister... Bunları cam varken de yapar da sanki hiç iş yapmıyormuş gibi görünebilirdi. Ben bile öyle düşünürdüm.
"Ayy! İyi ki bizim odalar camlı değil."
Tam başımı çevirdiğimde göz göze geldik. Beni çağırdığını hatırladı, oh!
"Zekisin Zeynep. Özgüven desen taşı delip geçer içine sığmıyor artık. Bunun iyi yanı benim şirketimde çalışıp rakip firmada olmaman. Tek eksiğin var, bir ayar tuşun yok. Hemen bir tane edin. Bir daha benimle herkesin içinde ağız dalaşına girmeni, sana söylediklerimi ikiletmeni ve kararlarımı sorgulamanı yasaklıyorum."
"Bana az önce cevap veremediğiniz için mi bu ambargo?" "Zeynep sorgulama dedim." "Herkesin içinde dediniz. Biz şu anda başbaşayız. Yasaklardan hoşlanmam ben. Yasaklar sadece performansımı düşürür. Performansım düşerse kötü işler yapmaya başlarım. Kendi çalışıp yaptığım işimi beğenmezsem mutsuz olurum. Mutsuz olursam da şirkette kalmam da anlamsızlaşır. Anlamsız şeylere devam etmeme kararı alırım, ivedilikle ayrılırım." "Beni kendinle mi tehdit ediyorsun? Sen olmazsan biz de mi olmayız?" E yani. Beni planlarımdan saptırma. Melih'ciğim. Daha zamanın var bunu bana söylemen için.
"Asla tehdit etmem. Ben bir şirkette beni tutan en büyük etkenin mutluluk olduğunu size anlatmaya çalışıyorum. Birçok insan sevmediği ve istemediği işlerde zorunlu olarak çalışıyor. Ben onlardan değilim. İşimi çok sevdiğim kadar, bu işi nerede yapıyor olduğum da önemli benim için. Farklısı hem bana hem sizin şirketinize haksızlık olurdu." "Dediklerimi nasıl yapmanı sağlarım peki yasak olmadan? Bu şirkette lider benim. Yaptırımlarım olmalı." "Rica ederek... Liderler emretmez ki. Bence önce yönetici mi yoksa lider mi olmak istediğinize karar verin. Lider olmaksa derdiniz sizi takip ederim, aldığınız sorumluluğun bilincinde olduğunuzu bilerek size en iyi şekilde destek veririm, nasıl-ne zaman yerine ne-neden diye sorduğunuz sorulara hep verilecek bir cevabım vardır, yol gösterdiğinizde size güven duymak isterim, saygı gösterilmeyi hak etmeniz gerekir ki, lider olduğunuzda size saygı duymakta hiçbir çekince görmem." Yüzünü sıvazladı. Derin nefes aldı. Derin verdi. Mindfullness için doğru pozisyon ve zaman değildi bence.
"Dediğin gibi olsun. Münakaşa için ayrı bir zaman belirleyelim o zaman." "Bana her zaman uyar." "Her zaman? Benim anladığım anlamda mı?"
"Size de uyarsa tabii. Bravo." "Peki bu sence saygısızlık değil mi? Benimle hakaretvari konuşuyorsun." "Henüz lider değilsiniz. O zaman da size laf yetiştirmek için orada olurum gerçi. Hakaret demeyelim. Doğru, adil ve yerinde kullanılan kelimelerim var diyelim. Çünkü sizinle geçen cumadan gelen husumetimiz var."
"Siz diye diye döşerim diyorsun yani. Hodri meydan o zaman Zeynep. Şimdi senden rica etsem az önce telefonda yapacağını söylediğin raporları altı aylık olacak şekilde sondan başa doğru zahmet olmazsa, maaş veriyorum gerçi; ama bir yapabilir misin?"
"Rica ne demek! Siz isteyin yeter ki. Emriniz olur. Müsaadenizle."
Zuhahahaha. Çabuk havlu atıyordu. Odama geçince Ağustos ve Eylül ayını bitirdim. Mesai bittiğinde hazırlanan raporların çıktısını alıp dosyaladım ve yine Melih Bey'in odasına bırakmak için o tarafa gittim. Camlı oda işte. Yine elinde telefonla araba yarışı mı oynuyor nedir sürekli?
"Melih bey, ağustos ve eylül ayları için raporlar bitti. Mail attım. Çıktı olarak da bırakıyorum." "Teşekkürler." Yüzüme bakmadan elinde bir şeyler yazıyordu.
"Melih bey?" "Efendim?" "Ben karşınızdayım." Başını kaldırdı.
"Evet?" "İyi akşamlar. Çantamı da yarın getirirseniz sevinirim." "İyi akşamlar. Seni sevindirmeyi hatırlamaya çalışırım."
Şimdi de ben bir şey diyemedim. Biliyordum ki, ağzımı açtığımda ilk çıkacak kelime büyükbaşlardan bir cins olacaktı. Telefonuna döndü zaten. Öküz desem bile teşekkür edebilirdi.
Şirketten çıktığımda Bahadır elinde kocaman bir buketle beni bekliyordu. Bu kadar büyük buketler her zaman beni korkutmuştur. İzlediğim komedi olduğunu sana romantik filmlerden sonra buket fobisi geliştirmiştim.
Ne bok yedi bu Bahadır?
Ne özrü için bu büyük bahçe?
Ne diye, bu kadar yolunmuş çiçek?
Ben mi hiç romantik değilim acaba? Kaktüs alıp gelseydi, hem besler hem ofiste masama koyar radyasyonun da ebesine selam söylerdim.
"Aşkım, tebrikler yeni işin için." "Teşekkürler. Çok büyük değil mi bu?" "Aslında bu cumadan kaldı. Ziyan olmasın diye sana getirdim. Tazeydi hala."
"Ziyan olmasın diye kız istemede getirseydin Bahadır. Böyle tekrar masraf olacak sana." "Aşkım kötü mü yaptım? Annemde mi kalsaydı?" Bilemedim şimdi.
"Acıktım. Ne yiyelim?" "Ne istersin?"
"Önce ben sordum Bahadır. Fikrini merak ediyorum. Önerine açığım. Sen seç ve zahmetten kurtar istiyorum. Ne sorusunun açılımı budur." "Niye gerginsin Zeynep? Yanında diken üstünde gibiyim ve bu durum hoşuma gitmiyor." "Özür dilerim. Gerginim evet. Yeni patronla anlaşacak gibi durmuyoruz. Zıt gittik birbirimize. Sana patladım." "Baktın olmadı, değiştirirsin işini." "Sen beni tanımıyor gibi konuştuğun zaman aramızda bu devasa çiçekten daha büyük mesafe oluşuyor. İstifa mı ederim sence? Ben burada çalışmayı çok istedim." "O zaman çalışırsın. Sorun ne?" Sorun mu ne? Anlaşılmamak. Erkek arkadaşım tarafından. Bana gösterdiği iki çıkar yol da benim için çıkmaz yol. Her işte bir hayır vardır demeleri boş değil galiba.
Eyvah!
"Ne yiyelim?" "İleride güzel bir steakçi var. Oraya gidelim."
Başımı salladığım anda Bahar'ı bizim şirkete girerken gördüm.
"Bahaaar!" "Aa Zeynep ve abi." "Ne arıyorsun burada?" "Seni görürüm diye gelmiştim." "Burada başladığımı biliyor muydun?" "Sen cuma taksi falan tarif edince burası diye düşündüm. Danışamaya soracaktım Zeynep Yaver diye." "Ne incesin. Arasaydın ya. Yemeğe gidiyoruz hadi gel sen de." "Telefonunu buldun mu? Sizi rahatsız etmeyeyim. Takılırım buralarda işiniz bitene kadar." "Buldum buldum. Aşk olsun. Yemek yeriz işte. İtiraz yok." "Peki madem." Gözü hala şirkette üst katlara bakıyordu.
"Dokuzuncu kat benimki. En üstte." "Hadi ya. Adı neydi?" "MarkaŞık." "Çok şıkmış."
Bahar'da bir şey vardı.
Çıkar kokusu yakında.