20

1156 Kelimeler
       Kasabalı yeni hükümetle ilgili yeni haberleri duydukça dalgalanıyor huzursuzca. Ama, insanın kendini avutma yönü hep ağır basıyor. Birkaç gün sonra yine durulup her zamanki normal yaşamına dönüyor. İçlerindeki tek ümit, Türkiye Cumhuriyeti'nin kendilerine elbette sahip çıkacağı idi. Yüzyıllar önce ataları, iç anadoludan  buraları Türkleştirmek ve müslümanlaştırmak için seçilip gönderilen aileler. Şimdi Bulgarın kalk git demesiyle olacak iş miydi bu?! Hele asimilasyona hiç inanmıyorlar çünkü, hiçbiri ne inancından geçer ne de soyundan sopundan. Bunları düşünüp içlerini ferahlatıyorlar. Elbette anavatan burada mağdur olmalarına izin vermez. Asırlarca Osmanlının titrettiği bu topraklarda kendi hakları da olmalı! Aziz ve Kemal de böyle ya da benzer düşünerek yeni biten evlerine yavaş yavaş yerleşiyor. Eksik yok mu?! Hem de çok ama, en acil ihtiyaçlarını tamamladıkları için evlerine yerleşiyorlar. Ötesi zamanla olur, gider. Sağlık olsun yeter ki!..              Aziz, karnı gittikçe büyüyen İclal'i seyrediyor oturduğu sedirde. Durmadan bir şeyleri düzenliyor ya da topluyor. Sonunda dayanamıyor: -" Bırak artık şu işleri! Doğuma az kaldı, senin dinlenmen lazım." -" İyi ya işte ben de onun için uğraşıyorum. Bebek gelmeden her bir işim bitsin." -" Tamam o zaman biraz ara ver, gel yanıma!" İclal çapkın bir gülüş atıyor ve bu kez Aziz'e karşı gelmiyor. Uysal bir kedi yavrusu gibi kocasının yanına oturuyor. Aziz kadının dağılmış saçlarını eliyle düzeltirken: -" Kız, sen sanki dah bir güzelleştin." -" Sana öyle geliyordur. Baksana halime! Yamuk yumuk, orantısız bir şey oldum." -" Doğumdan sonra geçer onlar. Demem o ki gözlerin daha bir ışıl ışıl, yakanların daha güzel bir pembe." -" Mutluluktandır. Sen yanımdasın ve çok iyisin. Bebeğimizin de eli kulağında. Daha ne olsun?! Mutluluk denen şey için illâ çok büyük şeylere gerek yok, ben senin yanında hep mutluyum." -" Gerçek mi diyorsun?! Seni gerçekten bu kadar mutlu ediyor muyum yoksa ben üzülmeyeyim diye mi böyle konuşuyorsun?!" -" Ben sana yalan diyemem ki! Tek başına hem anam hem babam hem dostum hem arkadaşım hem iyi kocam oldun. Bebeğimiz doğuncada eminim iyi bir baba olacaksın." -" Senin bu yönünü çok seviyorum." -" Hangi yönü mü?!" -" Sevecenliğini, aza kanaat edişini, anlayışını." -" Ooo birden fazla oldu." -" Olsun! Sen de benim her şeyimsin." dedikten sonra Aziz'in yüzü gölgeleniyor. İclal bunu fark ediyor da ne olduğunu sorsa mı? Kararsız ama, merakı baskın geliyor: -" Ne oldu da şimdi değiştin?! Az önce mutluluğu anlatıyordun." -" Elbet mutluyum seninle ama, bazen bazı şeyler aklıma düşünce tadım kaçıyor." -" Bazı şeyler dediğin, anan mı yoksa?!" -" Evet. Kaçar gibi gitti, evlendi. Elin adamı canı ciğeri oldu, bizden vazgeçti. Çok ağırıma gidiyor. Şimdi biz daha rahat yaşayabilirdik." -" Azizim kısmetten ötesi olmazmış. Aç değiliz açıkta değiliz. Annene gelince biraz da onun gözünden olan bitene bakmaya çalış." derken Aziz'in gerginliğini azaltmaya çabalıyor. Devam ediyor iclal: -" Yıllarca senle ağabeyini büyütmek için uğraşmış, genç yaşta kocasını kaybetmiş. Bunlar bir kadın için çok zor. Sence biraz hayatını yaşamak istemesi çok mu?!" Aziz bir an durup kalıyor. Hiç bu açıdan bakmamıştı duruma. O içindeki çocuğun bencilliğiyle anasının hayatını hep kendilerine vermesini bekliyor. Öyle olmuyordu ki bazen gelişmeler. Ama yine de kalbinin bir yeri bunu kabul edemiyor: -" Bunu daha ılımlı, bizimle konuşarak yapamaz mıydı?!" İclal gülümseyerek soruyor: -" Senin istediğin gibi size sorsaydı kabul eder miydin?" -" Hayır tabii!"  -" işte bu yüzden size söylememiş olabilir mi?" Aziz yine susup kalıyor. İclal daha da dalına basıyor: -" Mesela beni düşün. Allah vermeye başına bir iş gelse ne yaparım? Kim bakar bana! Kime sığınırım?" -" Sus kız! Akşam akşam deli deli konuşma!" -" Olmayacak iş değil. Ama benim dualarımda bu da var. Ben senden önce can vereyim ki sensizliğin acısını yaşamayayım." -" Oh şiştim ben! Nerden geldik biz bu konulara?! Geleceği sadece Allah bilir. Konuşma gayrı," deyip sarılıyor karısına. İclal daha bir sokuluyor kocasına. Onun yanında kendini tüm kötülüklerden uzak hissediyor. İkisi de dalıp gidiyor bir an. -" Evde misinizzzz? Misafir kabul ediyor musunuz? Çok uzaktan geldik."  Aziz sesi tanıyor, bir çırpıda gidip kapıyı açıyor: -" Oooo buyursunlar. Yorgun düşmüşsünüzdür, buyrun oturun." deyip bitişik evden gelen misafirleri gülerek karşılıyor. İclal de hemen kalkıp onları karşılıyor. Şimdi dördü güler yüzleriyle gelecekten umutlu sobete dalıyorlar. İclal çayı demliyor. Nuray yanına sokuluyor: -" Nasıl gidiyor gebelik? Benimki pek ağırlaştı." -" Büyüdükçe ben de zorlanıyorum ama olsun. Anayız biz her şeye dayanırız." -" Öyle kız. Ama Bulgar gavuru rahat durmuyor ki!" -" Allah yardımcımız olsun!" Konuşmayı kısa kesip kocalarının yanına dönüyorlar. Aziz ile Kemal sedirde başbaşa vermiş, fısır fısır konuşuyorlar. Kadınların geldiğini fark edince susuyorlar. Nuray atılıyor: -" Kesmeyin konuşmayı, haberimiz var. Kasabada herkes Bulgarı konuşuyor zaten." -" Öyle diyorsun yenge de önceden her şeye hazırlıklı olalım, çoğunun gafletine düşmeyelim. Yarın öbür gün bebeler de olacak. Gerekirse anavatana gideceğiz de hiç kolay olmayacak." diyen Azizi'in ortalığı telaşa vermemesi içim Kemal müdahele ediyor: -" Düşünürüz evelallah! Ama bu akşam değil." İclal çayları getiriyor. Bir iki yudum almışlardı ki Nuray'ın beti benzi atıyor. Kemal: -" Ne oldu kız durup dururken?!" -" Sancım tuttu! Ayyyyy çok fenayım ben!" İclal: -" Koşun çabuk! Ebe Hayriye'yi alıp gelin! Hadi çabuk!" Kemal: -" Nuray kız günün doldu mu ki?" -" Ayyy! Ne bileyim, dolmuş herhal, ayyyyy!"  Aziz ağabeyini kolundan tutup çekiştiriyor: -" Hadi bırak sorgu suali, yürü gidelim! Ebeyi alıp gelelim."      Ne vakit gidip döndüler fark edemediler. Ebe kadını yaka paça eve getirdiler. Kadın içeri girdikten bir iki dakika sonra kapıda göründü: -" Doğum başlamış! Siz bahçede kalın, içeri gelmeyin!" dedi ve kapıyı yüzlerine kapatıverdi. Aziz ile Kemal ağızları açık kalıyorlar kapının önünde. Nuray'ın artan çığlıkları duyuluyor. Kemal bir o yana bir bu yana bahçeyi arşınlıyor. Eli ayağı titriyor. Bu arada bir an çığlıklar kesiliyor. -" Kötü bir şey mi oldu? Neden ses kesildi?" -" Sus ağabey ağzından yel alsın! Vardır bir şey, biz erkek kısmının aklı ermez. Otur şöyle, az sakinleş. İyi düşün, iyi olsun." Ardından çığlıklar tekrar başlıyor, bir süre daha devam ediyor. Bu çığlıklara son noktayı gür bir bebek ağlaması koyuyor. Aziz ile Kemal birbirlerine sarılıyorlar coşkuyla ve aynı şeyi söylüyorlar: -" Oldu! Oldu!" Ebenin çıkmasını bekliyorlar az daha ama, İclal görünüyor kapıda: -" Nur topu gibi bir oğlumuz Oldu!" Kemal utanmasa sevinçten yerlerde yuvarlanacak. Derken: -" Nurayım nasıl?" -" O da iyi maaşallah, pek güçlü." -" Gelelim mi bebeği görmeye?" derken Aziz kendi çocuğu olmuş gibi mutlu. -" Az daha durun, ben size haber ederim." Kapı tekrar kapanıyor yüzlerine. Artık ikisi de bir ileri bir geri yürüyorlar bahçede. Günün ilk ışıkları beliriyor bu arada. Ebe Hayriye çıkıyor evden: -" Maaşallah pek güzel bir oğlan, Allah analı babalı büyütsün! Sağlıklı, uzun ömürlü olsun!" derken  Kemal elini cebine atıyor, bir miktar parayı kadına uzatıyor: -" Yeter mi?" diye soruyor ebeye. Kadın umduğundan fazlasını görünce pek neşeli cevap veriyor: -" Yeter, yeter! Kalın sağlıcakla!" deyip evine yollanıyor hemen. Aziz ile Kemal telaşla eve giriyorlar. Nuray sedirde yatıyor, yanında sarıp sarmalanmış ufacık bir bebek. Kapkara saçlı, pembe tenli, yumuk yumuk bir oğlan. Kemal korkarak alıyor kucağına. Öyle savunmasız ki! Hafifçe dudaklarını değdiriyor bebeğin burnuna, yanaklarına. Gözleri dolu dolu: -" Şükürler olsun Yarabbim! Bu güzel anı bize nasip ettin!" dedikten sonra bebeğin kulağına ezan okuyor ve ardından üç kere: -" Senin adın Mehmet!" diye fısıldıyor.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE