Sınıfın içi, teneffüsün getirdiği o dağınık enerjiyle dolmuştu. Kimileri kahkahalarla konuşuyor, kimileri telefonlarına gömülmüş şekilde zaman öldürüyordu. Ancak Melih, bu karmaşanın içindeyken bile odaklanmıştı. Gözleri, sınıfın köşesinde oturan Melis’in üzerindeydi.
Melis, pencereden dışarı bakıyordu; gözleri uzaklara dalmış, aklı bambaşka bir yerde gibi görünüyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı, dudakları ince bir çizgiye dönüşmüş, kaşları hafifçe çatılmıştı. Melih, onun bu dalgın halini izlerken yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi.
O sırada, yanına Yusuf yaklaştı. Elinde bir su şişesiyle Melih’in önünde dikildi. Onun bakışlarının hangi yöne çevrili olduğunu fark etmesi uzun sürmedi. Hafifçe omzuna dokundu.
“Oğlum,” dedi alaycı bir sesle. “Ne zaman bırakacaksın şu kızın peşini?”
Melih, çapkınca bir tavırla başını çevirip ona baktı. Dudaklarının kenarında kendinden emin bir gülümseme vardı. “İstediğimi alınca,” dedi, sanki bu en doğal şeymiş gibi.
Yuzuf, bir an durdu, başını iki yana salladı. “Tamam, güzel kız... Eyvallah. Ama sana kız mı yok? Neden bu kadar takıyorsun Melis’e?”
Melih’in gülümsemesi bir anda daha karanlık bir hâl aldı. Gözlerinde, sadece basit bir ilgi değil, daha derin ve rahatsız edici bir inat parlıyordu. “Anlamıyorsun,” dedi sesi biraz daha ciddileşerek. “Bu iş artık benim için bir gurur meselesi haline geldi.”
Yusuf, bu sözleri duyduğunda bir an irkildi. Melih'in bakışlarındaki o takıntılı ışıltı, ona bir şeylerin yanlış olduğunu hissettirdi. “Gurur mu? Saçmalama lan. Ne gururu?”
Melih, hafifçe eğilerek Yusuf'un kulağına doğru fısıldar gibi konuştu. “Bak gör,” dedi sinsi bir edayla. “Eninde sonunda bir gün Melis'i yatağa atacağım. Şu an sadece zaman meselesi.”
Bu sözleri söyledikten sonra çantasını omzuna attı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi sınıftan çıktı. Arkasında kalan Yusuf ise olduğu yerde kalakaldı. Melih’in bu saplantılı tavrı artık sadece eğlence ya da çapkınlık değildi; rahatsız edici bir takıntıya dönüşüyordu.
***
Melis, bu sırada bambaşka bir dünyadaydı. Gözleri dışarıdaki gri gökyüzüne takılmış, sınıftaki konuşmalardan tamamen kopmuştu. Aklında hâlâ Zeki Hoca vardı.
*Ona ne olmuş olabilir?*
Zeki Hoca’nın sabahki hâli gözlerinin önünden gitmiyordu. O her zamanki dik duruşundan, o kararlı bakışlarından eser yoktu. Yüzündeki o yorgunluk, omuzlarına çöken ağırlık... Sanki her zamanki Zeki Hoca gitmiş, yerine başka biri gelmişti.
Ama her ne olursa olsun, o adamın bu kadar dağılması için sıradan bir sebep yeterli olamazdı. Melis’in içindeki merak giderek artıyordu.
Bir an, Zeki Hoca’nın sınıftan çıkarkenki yüz ifadesi gözünün önüne geldi. O anlık dalgın bakışı, başını tutuşu, adımlarındaki o yorgunluk...
Tam bunları düşünürken birden, içgüdüsel bir hisle birinin ona baktığını hissetti. Başını hafifçe çevirdi ama Melih çoktan çıkmıştı. O sadece Yusuf'un düşünceli bakışlarını gördü, ama bunu da fazla önemsemedi.
Melis’in aklında o an için tek bir şey vardı: *Zeki Hoca’ya ne olmuş olabilir?*
...
Akşam, evin içine yavaş yavaş çökerken Melis, oturma odasında koltuğa yayılmış şekilde annesiyle oturup televizyon izliyordu. Televizyon açıktı evet ama daha çok; odadaki sessizliğin içinde ses olsun diye açılmış gibiydi. Dışarıda rüzgârın hafif esintisi camı tıklatıyor, evin içindeki dinginliği daha da belirgin hâle getiriyordu.
Annesi, elindeki çay bardağını tutarken göz ucuyla Melis’e bakıyordu. Sanki içinde bir süredir söylemek istediği ama diline bir türlü getiremediği bir şey vardı. Dudağını ısırdı, sonra derin bir nefes aldı.
“Melis,” dedi, sesi her zamanki yumuşak tonunda ama bir parça gerginlik barındırıyordu. “Seninle konuşmam gereken bir şey var.”
Melis, başını çevirip annesine baktı. Gözlerinde ufak bir merak ve biraz da yorgunluk vardı. “Ne oldu anne?”
Annesi, çayından küçük bir yudum aldı, sonra bardağı masasının üzerine bırakıp ellerini kucağında birleştirdi. “Babanı görmeye birlikte Katar’a gidecektik ya yazın,” dedi, kelimeleri dikkatlice seçerek. “Senin vize başvuruna onay çıkmadı.”
Melis’in yüzü bir anda düştü. Gözleri annesinin gözlerine kilitlendi, sanki yanlış duymuş gibi. “Ne?” diye fısıldadı, sesi neredeyse boğazına takılmıştı.
“Başvuruyu tekrar denedim ama... prosedürler sıkılaşmış, yetişmesi imkansız. Bu yaz, benimle gelip babanı görmen mümkün olmayacak,” dedi annesi, suçluluk dolu bir ifadeyle. “Biliyorum, babanı görmeyi çok istiyordun ama… elimizden geleni yaptık, inan bana.”
Melis’in içindeki boşluk birden derinleşti. Zaten aylardır babasını görememenin ağırlığı içindeydi. Şimdi bir de yaz tatilinde ona kavuşma umudu yok olmuştu. O umut, belki de ayakta durmasını sağlayan tek şeydi.
Annesi devam etti, sesi biraz daha yumuşadı. “Ama... istersen yaz tatilini anneannenle İzmir’de geçirebilirsin. Ya da teyzenle kalabilirsin. İkisi de seni çok özledi.”
Melis, başını eğdi. Ne İzmir’in sıcaklığı ne de teyzesinin neşeli sohbetleri, babasının yerini tutabilirdi. Kalbindeki boşluğu dolduracak hiçbir şey yoktu.
“Tamam,” dedi kısık bir sesle. Gözleri dolmaya başlamıştı ama ağlamak istemiyordu. Annesi daha fazla üzülmesin diye güçlü görünmeye çalıştı. Ama içindeki sızı, her kelimenin üzerine ağırlık gibi çöküyordu.
Annesi ona uzanıp elini tutmak istedi ama Melis hızla ayağa kalktı. “Odama gideceğim” dedi kısa bir sesle ve cevap beklemeden koridora yöneldi.
Odasına girdiğinde kapıyı sessizce kapattı ve arkasını yasladı. İçinde biriken o ağırlık artık taşınamaz bir hâl almıştı. Gözyaşları, kendini tutmasına rağmen yanaklarından süzüldü.
Yatağa oturdu, ellerini yüzüne kapatıp derin bir nefes aldı. Düşünceler zihninde dönüp duruyordu.
*Babamı göremeyeceğim...*
Bu düşünce, karnına yumruk yemiş gibi hissettirdi. Aylarca sabretmişti, her telefon görüşmesinde güçlü durmaya çalışmıştı. Babasının neşeli sesi, ona her zaman umut vermişti. Şimdi o umut da ellerinden kayıp gidiyordu.
Yatağına girip, yorganının içine kıvrıldı, sanki dünya üzerindeki tüm ağırlık omuzlarına çökmüş gibiydi. Gözleri kapandı ama zihni durmuyordu. Zeki Hoca’nın yorgun yüzü, Melih’in sınıfta onu sürekli sıkıştıran tavırları, annesinin az önceki çaresiz bakışları…
Hepsi bir araya gelip içinde duygusal bir patlama yaratmıştı.
Yavaşça gözlerini kapattı, başındaki ağırlık ve içindeki hüzünle erkenden uykuya daldı. Ama rüyalarında bile, babasının eksikliği yankılanmaya devam edecekti.