Melis yorgun adımlarla evin kapısını açtı. Okulun bitmesiyle birlikte tüm enerjisi tükenmiş, sırtında taşıdığı çanta her zamankinden daha ağır gelmeye başlamıştı. Kapıyı kapatırken iç çekti ve çantasını salonun köşesine fırlatıp odasına doğru yürüdü. Odasına girip kapıyı kapatır kapatmaz kendini yatağa bıraktı. Yumuşak yorganın içine gömülürken bir anlığına her şeyden kopmak istedi. Yorgunluk sadece bedeniyle sınırlı değildi; zihni de bitkindi. Sınıfta geçen o yoğun anlar, özellikle Zeki Hoca’nın varlığıyla içini kaplayan heyecan, tüm gün boyunca kalbini yormuştu.
Bir süre gözlerini kapalı tuttu, sonra yavaşça elini uzatıp komodinin üzerindeki kulaklıklarını aldı. Müziğini açtı—hafif bir şarkı kulaklarını doldurdu. Her notayla birlikte, zihni yavaş yavaş gerçeklikten uzaklaşıyor, tatlı hayallere doğru yol alıyordu.
Telefonunu eline aldı ve galeriye girdi. Parmakları neredeyse düşünmeden ekranı kaydırdı; Zeki Hoca'nın Face ve i********:'dan indirdiği bir iki fotoğrafını açtı. Kalbi hızlandı. Onun tahtaya bir şeyler yazarkenki kararlı duruşu, gözlerindeki o derin bakış… Melis için sadece bir öğretmen değil, hayallerinin kahramanıydı.
Zeki Hoca’nın fotoğraflarına bakarken içindeki hayranlık dalga dalga büyüdü. Kalbinin derinliklerinde sakladığı hisler yüzeye çıkmaya başladı. Onunla konuşabilme hayali, bir gün belki ona kendini fark ettirebileceği umudu… Bunlar, Melis’in içinde tatlı bir heyecan yaratıyordu. Hayalinde, Zeki Hoca ile ders dışında uzun sohbetler ediyor, onun gülümseyen gözlerine bakıyordu. Birlikte tarih kitaplarını inceliyorlar, Zeki Hoca ona “Sen gerçekten çok Zeki ve çekicisin, Melis,” diyordu. Bu düşünce bile Melis’in yüzüne istemsiz bir tebessüm getirdi.
Tam o an, tatlı hayalleri birden annesinin sesiyle bölündü.
"Yemek hazır, Melis!"
Melis, kulaklığını çıkardı ve iç geçirdi. Gerçeklik, hayallerden her zaman daha ağırdı. Yavaşça yataktan kalktı, üzerindeki okul üniformasından kurtulup rahat bir eşofman giydi. Mutfakta, annesi sofrayı hazırlıyordu. Masada sıcak yemeklerin kokusu yayılmış, evin içini sarmıştı. Melis sandalyesine otururken annesi tabağına yemek koydu.
"Bugün günün nasıl geçti, kızım?" diye sordu annesi, yumuşak bir sesle.
Melis kaşığını yemeğe daldırırken kısa bir an duraksadı. Anlatacak o kadar şey vardı ki... Ama hiçbirini paylaşmak istemedi. O an, içindeki özel duyguları dışarı dökmek istemiyordu.
"İyi," dedi kısaca. Yemeğine odaklanmış gibi yaptı, ama aklı hala Zeki Hoca'nın görüntüsünde takılıydı.
Bir süre sessizlik oldu. Sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Sonra Melis başını kaldırmadan sordu:
"Babam ne zaman gelecek?"
Annesi bir an duraksadı, yüzünde yorgun bir ifade belirdi. Gözleri hüzünle dolu bir şekilde tabağındaki yemeğe baktı. "Bilmiyorum, Melis," dedi sonunda. "Yurtdışındaki işleri uzamış. Sanırım düşündüğümüzden gecikecek, birkaç ay daha gelmeyecek."
Melis’in yüzü bir anda düştü. Babası Katar'da yol yapım işinde çalışıyordu. Dolar üzerinden maaş alıyor olması hayatlarını büyük ölçüde kolaylaştırsa da babasının yılın büyük kısmında yurtdışında olması onu üzüyordu. Babasının yine uzun süredir uzakta oluşu, o evdeki eksikliği derinden hissettiriyordu. Onun yokluğu, içinde her gün biraz daha büyüyen bir boşluktu. İç çekti, başını eğdi.
"Peki," dedi kısık bir sesle.
Yemek masasında kalan sessizlik, Melis’in içindeki yalnızlığı daha da belirginleştirdi. Melis yemekten sonra odasına döndü, tekrar yatağına uzandı. Melis’in içi karmaşayla doluydu: Babasına duyduğu özlem, annesinin yalnız mücadelesi ve Zeki Hoca’ya olan sessiz, derin hayranlığı. Tüm bunlar, genç kalbinin taşıması için fazlaydı, ama yine de sessizce, kimseye göstermeden güçlü olmaya çalıştı. Yatağına uzanıp gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
Belki yarın, her şey biraz daha iyi olurdu.