FARE...

1904 Kelimeler
"Söyle bakalım, Fare. Not, Atmaca'ya ulaştımı ? " Fare kendine has kahkahasıyla konuşmaya devam etti; "— Tabii ki koydum canım. Sen, beni yanındaki ahmaklarla karıştırdın herhalde! Kendi ellerimle değil belki, işin o kısmı eğlenceli, köstebeğe ulaştım. İçerideki küçük arkadaşımız usulca masasına bıraktı. Şuan Atmaca'nın yüzünü görmeyi çok isterdim... " Adamın sesi soğuklaştı, her kelimeyi dikkatle seçiyordu. "— Kim bu köstebek? Adını ver." Fare dişlerini sıkarak devam etti, siniri sesinden bile anlaşılıyordu; " Bana bak Kerem ben senin yanında çalışan adamlara benzemem. Arkadaşımsın diye yardım ediyorum. Merak etme senin adamın değil , benim işbirlikçim, prensip gereği hiç bir işbirlikçimin adını vermem. " "Bana karşı konuşmama dikkat et! Arkadaşımsan arkadaşım gibi davran! Kız hala istediğimiz kıvama gelmedi!" "Merak etme Kerem bu saatten sonra tam istediğimiz yerde olacak, bu gün diğer ilaçlarıda vermeye başladık. İşin kötü yanı ya kız doktora giderse kanında o ilaçlar çıkacak. O zaman ne yapacağız? " "O ilaçlar kanında çıkmayacak, en azından biz isteyene kadar!" Telefon kapandığında Fare arabasına binip çoktan Kerem'in yanına doğru yola koyulmuştu... 2 YIL SONRA............. EREN; durumu nasıl doktor bey? "- ilaçları hala zorla içiyor. Sen geldiğin zaman sorun yok sana güveniyor ama bize hala güvenmiş değil." Eren; kolay şeyler değil ki yaşadıkları. en sevdiği şeyden mesleğinden oldu ilaçlar yüzünden. "-yanlış doz ve kullanımda her ilaç zehirdir, ama zehrinde dozu ayarlanınca panzehir olur. Biz bunu Hale'ye kabul ettiremiyoruz." Eren: ilaçları içmediyse getirsinler ben içireyim sohbet etmem de bir sakınca yok değil mi ? "- tabii ki yok hatta siz ona çok iyi geliyorsunuz sizinle olan sohbetleri bizden daha çok etki ediyor Hale'ye." Odasına yaklaşıp, kapının üstünde ki küçük bölmeden içeriye baktım.Hale, elleri dizlerinde, pencerenin önünde oturuyordu. Üzerinde gri bir hırka, saçları dağılmış, gözlerinde ise tanıdık ama sönük bir ışık vardı. Kapı aralandı; elimde siyah bir defterle içeri girdim. Bir an durup,Hale'yi izledim. İç çeker gibi gülümseme çıktı içimden. — Selam başkomiserim. Hale başını kaldırdı, dudak kenarında silik bir tebessüm belirdi. — Bana uzun zamandır öyle dememişlerdi, Eren. Eren, defteri elinde evirip çevirerek onun karşısındaki sandalyeye oturdu. — Belki de yeniden duyman gerekiyordur. Bak, sana bir defter getirdim. Hale’nin kaşları hafifçe çatıldı. — Ne defteri bu? Eren, defteri masanın üzerine bıraktı, kapağını araladı. İçinde bazı fotoğraflar, dava notları, birkaç kırışmış sayfa vardı. — Hatırlamana yardım eder belki. O zamanlar çözdüğün vakalar, sorgular, operasyonlar… Hepsi burada. Hangi suçluları, hangi yüzleri hatırladığını gör istedim. Hale ellerini deftere uzattı ama parmakları bir süre sayfaların üzerinde dondu kaldı. — İlaçlar yüzünden çoğu şeyi hatırlayamıyorum, Eren.Bazen hatırladıklarımı ilk getirdiğin deftere yazıyorum ama ne kadarı doğru emin değilim. Bazen sabahları kendi adımı bile söylemek güç geliyor. Gözleri dalgınlaştı. — Sanki her şeyi bir sis perdesinin ardından izliyorum. Görüyorum ama dokunamıyorum. Eren sessizce başını eğdi, sesi yumuşak ve umut doluydu: — O perdenin arkasında hâlâ Atmaca var. Ben biliyorum. Bir an sustu, sonra daha kararlı konuştu: — Seni tekrar o masanın başında göreceğiz. Emniyette, sorguda, olay yerinde… Yine aynı kararlılıkla. Hale buruk bir gülümsemeyle defteri kapattı. — Ben artık o kadın mıyım emin değilim, Eren. Bu duvarlar insanın sesini bile unutturuyor. Eren gözlerini ondan ayırmadan elini Hale’nin elinin üstüne koydu. — Ama ben senin sesini hiç unutmadım. O sesi tekrar duyacağız, tamam mı? Şimdilik sadece… hatırlamaya başla. Hale derin bir nefes aldı, pencereden dışarı baktı. Gökyüzü griydi, tıpkı içindeki sessizlik gibi. — Hatırlamak bazen en büyük ceza, Eren. Ama belki… belki de tek kurtuluş yolum. Eren ayağa kalktı, defteri masada bırakıp kapıya yöneldi. — Unutma başkomiserim, o defterde sadece geçmiş değil… geri dönüşün de yazıyor. Kapı kapandığında, Hale defteri yavaşça kucağına aldı. Parmak uçlarıyla kapağı okşadı, fısıldadı: — Atmaca… hâlâ uçabiliyor mu acaba? .........GÜNÜMÜZ..... Masama bırakılan not; BU ŞEHİRDE ÖLEN HER KADIN, SENİ SONA YAKLAŞTIRIYOR ATMACA... Biri yada birileri beni açıkça tehdit ediyordu. Notu cebime koydum ,delil saklanır, panik etmeye gerek yok. Montumu omuzlarıma attım, rozeti iç cebime sıkıştırdım. İçimde soğuk, ölçülü bir öfke vardı. Bu bir meydan okumaydı; kimin ne yapmaya çalıştığını görmek istiyordum. Güvenlik ofisini bulmak için koridora çıktım. Adımlarım hep aynı ritimdeydi; emniyetin içi her zamanki gibi: telefonların uğultusu, uzak bir odadan gelen rapor sesleri. Güvenlik odasının kapısını ittim, içerdeki ekranlara gözüm takıldı. Monitörlerden şehrin çeşitli noktalarına bakan canlı kameralar dönüyordu. Güvenlik görevlimiz Eray, masanın arkasında oturuyordu. Gözlerinde uykusuzluğun izleri vardı ama hareketi tecrübeliydi. Bana bakıp doğruca ayağa kalktı. — "Başkomiserim, buyrun?" dedi, sesi kısa. Kağıdı ona göstermedim,şu an için kanıtları korumalıydım. Direkt konuya girdim: — "Eray, masamda bir not buldum. Bu yüzden ihtiyacım olan şey şu: odamın dışını gören tüm CCTV kayıtlarını topla. Son 72 saatlik görüntüleri, özellikle odamın önünden geçen, içeri giren çıkan herkesi. Bana yazılı bir liste ve görüntülerin dijital kopyalarını getir. Kimseyle paylaşmayın! Sadece bana ve Ayla'ya verin." Eray hafifçe başını salladı, not almaya başladı. Gözlerinin kenarında bir soru belirdi; sonra ciddi bir ifadeyle cevapladı: — "Tamam başkomiserim. Kameraları inceleyip size ilk üç günün özetini sunarım. Görüntüleri kopyalarız, yazılı dökümleri de çıkarırım." — "Önce yazılı liste," dedim. "Kimin saat kaçta geçtiğini, kimlerin kısa süreli durduğunu, kameraya bakıp ellerini cebine sokarak hareket edenleri işaretle. Eğer notu bırakan bir an için kameranın görüş açısına girdiyse o segmenti ayrı klasöre koyun." Eray, klavyeye hızlıca vurdu. Monitörde zaman damgaları, küçük mini-pencereler belirmeye başladı. Odanın önünü gösteren birkaç kamera açısı hızla geri sarıldı, kare kare oynatıldı; insan siluetleri, gölgeler, geçişler. Kameralar her şeyi görüyordu. Kapıdan geçen ayakkabının tıkırtısını bile. Arkamdan gelen soğuk bir düşünce vardı: Bu not doğrudan bana yönelikti; cesurca, meydan okuyarak bırakılmıştı. Kimin bırakmış olabileceğini şu an bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: kameralar yalan söylemez. Eğer o notu bırakan oradan geçip geri döndüyse, görüntü kaydında iz bırakacaktır. — "Gizlilik önemli," diye ekledim. "Hiçbir personel bu konudan bahsetmeyecek. Ayla'ya da bir kopya gönderin ama o da sadece raporu bana teslim edecek. Anlaşıldı mı?" Eray gözlerini dikti, sesi keskin: — "Anlaşıldı başkomiserim. Hemen başlıyorum." Monitörlerden birinde odamın önünden geçip giden bir siluet belirdi; saniyelik bir görüntüde yavaşça kabartı gibi kaldı. Eray onu durdurdu, kareyi büyüttü. İnsan gölgesinin yüzü seçilemiyordu ama hareketleri not defterinde işaretleniyordu. Bunlar, ipuçlarıydı. Ekranların üstünde gölgeler dans ediyordu; duran kareler birleştikçe bir akış değil, eksik bir hikâye çıkıyordu ortaya. Eray görüntüleri birbiri ardına getiriyor, ben de her kareye çakılmış bir rahatsızlıkla bakıyordum. — Bak, dedi Eray ve klavyeye bastı. Bu kamera açısı odanın önünü gösteriyor. Birisi geçti ama sadece bir gölge. Hızlı geçti, yüzünü görmedik. Kareyi durdurdum. Silüet solgun, birkaç saniyede kayboluyor; el, omuz hattı, yürüyüş ritmi belli ama yüz yok. Eray öteki açılara geçirdi. — Aynı adam, diye ekledi. — Burada da sadece kısa bir gölge. Burada kamera kör noktasına giriyor — işte kaybolduğu yer. Görüntüleri üst üste bindirdim. Silüet A noktasında beliriyor, B noktasına doğru ilerliyor; B'de kamera görüşü kesiliyor, sonra C'de yeniden beliriyor. Arada hep o kör nokta. Kasıtlı, hesaplı bir rota. İçimden bir buz geçti. Birinin kameraların yerini, görüş alanlarını bildiğini söylemek basit bir tespit değil; bu, planlanmış bir çalışma demekti — ya önceden keşfetmiş ya da düzenli olarak bu binanın içinde uğraşıp kamera kör noktalarını tespit etmiş biriydi. Eray’a baktım: — Kameralar kör noktayı gösteriyor, dediğimde sesim soğuktu. Bu kişi kameraların yerini iyi biliyor. Sadece burayı dolaşmıyor; güvenlik düzenini çözen biri. Kim? Temizlikçi mi, bakım elemanı mı, yoksa uzun zamandır burayı takip eden biri mi? Eray aceleyle not aldı. Benim kafamda zaten talimatlar dönmeye başlamıştı. — Öncelik: tüm kamera açılarının zaman damgalarını karşılaştır. Bu kişinin gözüktüğü her kare için saniye saniye not al. O kör noktanın çevresindeki tüm güvenlik kameralarını, iyi reflekte eden vitrinleri kontrol edin. Not alındı mı? — Alınıyor başkomiserim, dedi Eray. — Ayrıca, dediğim gibi; bina bakım kayıtlarını, çilingir veya tesisatçı çağrılarını, temizlik saatlerini çıkar. Kimsenin rutin giriş çıkışını hafife alma. Eğer biri kör noktayı biliyorsa, ya o binada çalışıyor ya da uzun süre gözlem yapmış. Eray monitörlerden birini büyüttü; izlediğimiz silüetin adımı vardı. Yürüyüşün ritmi, sol omuzun hafifçe düşmesi. İnsan yürüyüşü eşsizdir. Gait analysis(Yürüyüş analizi)… diye mırıldandı Eray. Gece görüşünde bile bir iz bırakır. — Takip et, O gölgeyle aynı adım ritmine sahip olanları önceki kayıtlarda tara. Çevredeki park, otobüs durakları gibi yerlerin sabit kameralarını tarayın. Ayrıca bu rotadan çıkışını ayarla dışarıda bu kadar temkinli olmamıştır belki. Eray başıyla onayladı, ama yüzünde hâlâ soru vardı. Kendi içimdeki hızlanmayı bastırdım; adımlarımı hesaplı atmam gerekiyordu. Bu kişi beni hedef almış olabilirdi? Notun tonu, “seni sona yaklaştırıyor” lafı, planlı bir psikolojik baskıydı. Ve planın bir parçası, kamera kör noktalarını kullanmaksa; kendini görünmez hissettirip iz bırakmamayı başarmıştı. — Eray, dediğim gibi tüm görüntüleri yedekle. Her kareyi ayrı klasöre koy. Bir tanesinin içinde yüz görünen bir frame çıkarırsanız anında bana getir. Klasik parmak izi ve DNA arayışını şimdi başlatmayın; ilk önce görsel ağırlıklı ilerleyeceğiz. Sonra… personel listesi, bakım kayıtları, teslimatlar, temizlikçilere ait telefon kayıtları. Kim kimle konuşmuş, hangi saatlerde burada olmuş. Hepsini getir. Eray onay verdi, monitörler yeniden koşar görünümdeydi. Gölgeler ilerliyor, kayboluyor, geri çıkıyordu. Her kayboluşta benim içimde bir soru daha büyüyordu: Bu kişi bizi izliyor muydu? Yoksa biz onu mu izliyorduk? Gözlerimi ekrandan çekip cebimde delil poşetinde duran notu sıktım. Mürekkep kurumasına rağmen kelimeler hâlâ taze: “Bu şehirde ölen her kadın seni sona yaklaştırıyor.” Atmaca diye çağrıldığım için mi, yoksa davanın merkezindeki kimliğim yüzünden mi ?bilmem; ama tek bir şey artık açıktı: bu oyunu o oynuyor, ama ben bitirecek olanım. — Ve şunu unutma, diye ekledim son olarak. Bu iş gizlilik ister. Bu bilgiyi dışarıya sızdıran, içerideki köstebek olabilir. Güvenlik hattını kapatın; listeyi sadece bana ve Ayla’ya verin. Kimseyle paylaşmayın. Eray düğmeyi bastı; koridorun uğultusu aniden daha yoğun geldi. Monitörlerde gölge kayboldu; biz peşine düştük. ~~~~~~~~~~~~ Koridorda yürürken floresan lambaların soğuk ışığı tavandan titrek gölgeler düşürüyordu. Bir yandan cebindeki notu parmaklarımın arasında buruşturuyor, bir yandan aklımdan az önce izlediğim o gölgeyi geçiriyordum ki, cebimdeki telefon titredi. Ekranda Kaan’ın adı belirdiğinde, refleksle nefesim hızlandı. O ismi gördüğümde kalbim hep aynı hatayı yapıyordu, meslek refleksleri susuyor, kadın tarafım devreye giriyordu. “Atmaca Komiserim,” dedi karşıdan gelen o tanıdık ses. Tonunda hem sitem hem de yaramaz bir tebessüm gizliydi. “Ben sevgilimle görüşemiyorum. Hangi birime şikâyet oluşturmam gerekiyor, bilginiz var mı?” Bir an durdum, istemsizce gülümsedim. Koridorun ortasında, yanımdan geçen memurların selamlarını bile fark etmeden. — Komiserim mi? dedim, sesim farkında olmadan yumuşadı. “Tabii,” dedi Kaan. “Artık başka şekilde ulaşamıyorum ki size. Randevu sistemiyle mi çalışıyorsunuz, yoksa duygusal görüşmeler için ayrı bir izin formu mu dolduracağız?” Kahkahamı bastırmaya çalıştım ama olmadı. — Kaan, dedim, hem gülüyor hem de ciddiyeti toparlamaya çalışıyordum. — Ben şu an görevdeyim. “Her zaman görevdesin zaten,” dedi, bu kez daha sessiz bir tonda. “İnsan kıskanıyor… seni bu şehirden, o dosyalardan, o suçlulardan.” Bir anlık sessizlik oldu. Aramızdaki mesafede telsiz cızırtısı, uzak bir kapı gıcırtısı… sonra ben konuşabildim. — Kaan, şimdi olmaz, önemli bir vakadayım. Ama sesini duymak… iyi geldi. “Bana da,” diye karşılık verdi. “Senin o ‘şimdi olmaz’ tonun bile özleniyor.” Bir yutkunma arası kadar sustum. — Akşam… belki bir kahve, dedim tereddütle. Kaan’ın sesi bir anda canlandı. “Bu resmî bir teklif mi? Yoksa birim içi özel izin kapsamına mı giriyor, Komiserim?” — Artık seninle konuşmak bile riskli hale geldi, dedim, gülerek. “Seninle konuşmak hep riskliydi,” diye karşılık verdi. “Ama ben o riski sevdim, Hale.” Telefonun diğer ucundaki sessizlik, bir anlığına kalbimin ritmini duyulur kıldı. — Görüşürüz, Kaan. “Bu sefer söz ver, Atmaca,” dedi alayla karışık bir ciddiyetle. “Yoksa gerçekten şikayet dosyası açacağım.” Gülümsedim, telefonu kapatıp cebime koydum. Ama o an fark ettim , notun ağırlığı azalmıştı. Kaan’ın sesi, içimdeki karanlığı bir anlığına dağıtmıştı. Yine de biliyordum: bu şehirde kimse tesadüfen aramazdı. Hele o gölgeyi izlediğim gün… hiçbir şey tesadüf değildi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE