PEMBE MEZARLIK...

1594 Kelimeler
Gece ağır ağır çökmüş, mezarlığın taşları arasında puslu bir sessizlik dolaşıyordu. Çökmüş omuzlarıyla bir adam, sevgilisinin mezar taşına yaslanmıştı. Dudaklarından dökülen her kelime, nefesinin buğusu gibi havada dağılıyor, sonra karanlığa karışıyordu. "Buradayım… yine buradayım. Biliyorum, duyamazsın artık, ama ben susamıyorum. İçimdeki bu yangın susmayı bilmiyor. O gün… seni dışarı çıkmaya ben zorlamasaydım, bütün bunlar olmayacaktı. Affet beni… ne olur affet." Titreyen parmaklarıyla toprağa dokundu, parmak uçları nemli toprağın soğukluğuna değdiğinde gözlerinden yaşlar aktı. "Ben seni koruyamadım. Sen bana defalarca 'Bugün evde kalalım' demiştin. Ben ise ısrar ettim… Aptalca bir ısrar. Şimdi her gece gözlerimi kapattığımda, son kez gördüğüm halin geliyor aklıma. Ne gülüşün kaldı elimde, ne sesin… sadece o an. Yüzümde yanık gibi, kalbimde paslı bir bıçak gibi." Bir an durdu, dişlerini sıktı, gözleri öfkeyle parladı. "Ve hepsi, hepsi o gün yanındayken sana ulaşmayanların suçu. Seni yalnız bırakanların, sana sırtını dönenlerin… Şimdi onların hepsinden tek tek hesap soracağım. Kimse kurtulamayacak. Senin kanının bedelini, gözyaşlarının hesabını ödeyecekler. Benim ellerimle." Başını kaldırdı, mezar taşındaki isme uzun uzun baktı. Sesinin tonu titreyen bir çocukla, öfkeli bir adam arasında gidip geliyordu. "Ama… bilmeni isterim… intikamı alsam bile, artık o adam olmayacağım. Senin sevdiğin adam… senin bana güldüğün, ellerimi sımsıkı tuttuğun o adam… çoktan öldü. Şimdi mezar taşının başında oturan bu yabancı, senden geriye kalan hatıraların gölgesinden başka bir şey değil." Elleriyle yüzünü kapattı, hıçkırıkları gecenin sessizliğini böldü. "Ve işte en zor olanı… Affet beni. İntikamını alacağım, evet… ama sonra sana yine özür dileyeceğim. Çünkü senin için savaşırken bile, senin sevdiğin adamdan uzaklaşıyorum. Sana söz veriyorum… son nefesime kadar özrümü taşımaktan vazgeçmeyeceğim." Adam dizlerinin üzerine çöktü, alnını mezar taşına yasladı. Rüzgâr, ağaçların dallarını hışırdattı; sanki toprak altındaki sevgilisi sessizce cevap veriyormuş gibi. --- Gece mezarlığın ağır sessizliğiyle doluyordu. Adam, alnını mezar taşına yaslamış, içinden yükselen öfke ve özlemi bastıramıyordu ki, cebindeki telefon birden çalmaya başladı. O karanlık sessizlikte titreşim sesi bir davul gibi yankılandı. Ekranda tek bir kelime yazıyordu: “Ortak.” Adam derin bir nefes alıp telefonu açtı. — Adam (kısık sesle): “Söyle…” Telefonun diğer ucundan bir kadın sesi geldi, fısıltılı, telaşlıydı. — Ortak: “İlaçlar etkisini göstermeye başladı. Dün gece öyle kabuslar gördü ki… çığlıkları evin duvarlarına vurdu. Uyandığında sırılsıklamdı, nefesi kesilmiş gibiydi. Onun gözlerindeki korku hâlâ aklımda.” Adam başını göğe kaldırdı, soğuk bir tebessüm dudaklarına ilişti. — Adam: “Kabuslar yetmez. Ben, kabuslardan daha fazlasını istiyorum. Peki… bunları uyku ilaçlarıyla değiştiremeyiz mi? Onu yalnızca kabuslara değil, kaçışsız bir uykuya mahkûm edemez miyiz?” Kadının sesi titredi, bir an sessizlik oldu. — Ortak: “Uyku ilaçları çok tehlikeli… çabuk fark edilir. Bu, bizi doğrudan ele verir. Ama… başka bir yol var. Onu bir vitamin takviyesi gibi sunabilirim. Görünmez olacak. Gün geçtikçe zihni çöker, geceleri kabuslarla parçalanır, gündüzleri uykusuzlukla yıpranır. Yavaş, sessiz, geri dönüşsüz bir çöküş.” Adamın gözleri yeniden mezar taşındaki isme takıldı. Sesinde buz gibi bir kararlılık vardı. — Adam: “Güzel. İşte bu… Sen de duydun mu? Plan başlıyor. Onlar gün ışığını görecek ama huzuru asla bulamayacak. Kabuslardan uyanamayacaklar. Bu, senin için… intikamın için.” — Ortak: “O halde yolun dönüşü yok. Başlamış olduk.” Adam gözlerini kapatıp elini toprağın üzerine bastı. — Adam: “Benim için dönüş zaten mezarda kaldı.” Telefon kapandı. Sessizlik yine mezarlığı sardı. Ama artık bu sessizlik, yaklaşan intikamın adımlarını gizliyordu. --- Gece, mezarlıktan ayrılan arabanın motor sesiyle yarıldı. Adam direksiyonun başında, gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü öfke ve kederle gerilmişti. Farların aydınlattığı yol, yağmurdan ıslanmış gibi parlıyordu, ama göğün sessizliği hiç bozulmuyordu. Adam bir elini direksiyona sıkıca bastırıyor, diğer eliyle alnını ovuşturuyordu. İçinden yükselen sözler dudaklarına taşarcasına döküldü: “Ben seni koruyamadım… Şimdi hepsi sırayla bedelini ödeyecek. Kabuslar onun dünyasını paramparça edecek. Affet beni… ne olur affet…” Ayağını gaza bastı. Araba aniden hızlandı, motorun uğultusu geceyi böldü. Yolun kenarındaki ağaçlar farların ışığında hızla geriye kayarken, direksiyona öyle bir kuvvetle sarıldı ki, eklem yerleri beyazladı. Telefonunu cebinden çıkardı, tek elle direksiyonu kavrarken arama tuşuna bastı. Birkaç saniye sonra karşı taraftan kalın bir erkek sesi duyuldu: “Bir saate kadar evde olun!" — Karşıdaki ses: “Anlaşıldı.” Adam telefonu kapattı, derin bir nefes aldı. Gözlerini diktiği yol bulanıklaşmaya başladı. Bir an direksiyonun başında sevgilisinin yüzünü görür gibi oldu. Gözleri doldu, direksiyona yumruğunu vurdu. Araba hızla karanlığı yırtarak ilerledi. Gece artık sadece mezarlığın sessizliğini değil, yaklaşan hesaplaşmanın uğursuz yankısını da taşır olmuştu... ~~~~~~~ Odanın içine girdiğimizde kalem sesleri, kâğıt hışırtıları, bilgisayar ekranlarının loş ışıkları vardı. Büyük masanın etrafında herkes toplanmıştı. Nisa dosyaları önüne bıraktı, ben de sandalyeme otururken gözlerim fark etmeden masanın üzerindeki küçük ayrıntılara takıldı: Çay bardaklarında kalan dudak izleri, telaşla alınmış notların kenarına sıkıştırılmış kalemler… Bunlar bile geceden kalan yorgunluğun izleriydi. Hakan Amir ağır adımlarla içeri girdiğinde odada aniden bir sessizlik oldu. Kalın dosyayı masaya bıraktı, gözlüğünü burnunun ucuna indirdi ve hepimize tek tek baktı. Benim içimden, “Hazırlıklı olun… şimdi açıklarımızı dökecek, raporlardaki en ufak hatamızı bile yüzümüze vuracak,” diye geçti. Gözlerim istemsizce Nisa’ya kaydı; o da dudaklarını büzüp hafifçe başını sallamıştı. Demek ki o da aynı şeyi düşünüyordu. Hakan Amir derin bir nefes aldı ve sesi, odanın her köşesinde yankılandı: — "Arkadaşlar… Öncelikle şunu bilmenizi isterim. Dün gece hepiniz çok büyük bir iş başardınız." Birbirimize baktık, gözlerimizde tereddüt vardı. “Bu başlangıç mı, yoksa fırtına öncesi sessizlik mi?” diye düşündüm. Amir devam etti: — "İki ayrı noktada eş zamanlı operasyon yaptınız. Şüphelilerden biri suçsuz çıktı ama asıl fail olan Cemşit’i yakaladınız. Bu şehirde, küçük bir kızın adalet arayışını sizin cesaretinizle taçlandırdık. Bu dosya, medyada da büyük ses getirdi. Bu sabah televizyon kanallarında ve sosyal medyada sizin operasyonunuz konuşuluyor." Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Medyada mı?” diye düşündüm. Olayın hassasiyetinden ötürü baskı, eleştiri, linç bekliyordum. Ama amirin yüzünde bir gurur ifadesi vardı, hiç görmediğim bir yumuşaklıkla bize bakıyordu. Hakan Amir dosyayı kapatıp elini masaya koydu: — "Böyle bir başarı göz ardı edilemez. Müdürlük olarak bu dosyadaki üstün gayretiniz için hepinize birer maaş ikramiye verilmesi kararlaştırıldı." O an odada küçük bir uğultu yükseldi. Nisa gözlerini kocaman açtı, sonra bana dönüp kısık sesle, "Şaka mı bu?" dedi. Yan masadaki Doğan hafifçe güldü, Alp koltuğuna yaslandı ve başını iki yana sallayarak, “İnanılır gibi değil…” diye mırıldandı. Benim boğazım düğümlendi. İçimdeki bütün karanlık düşünceler, kabuslar, suçluluk duygusu… Birkaç saniyeliğine bile olsa yerini şaşkınlığa ve gurura bıraktı. Hakan Amir sözlerini toparladı: — "Sizlerle gurur duyuyorum. Böyle devam edin. Şimdi herkes işinin başına." Amirin çıkışıyla birlikte odadaki sessizlik bozuldu. Herkes birbirine bakıyor, fısıldaşıyordu. O an gözlerim istemsizce Nisa’ya kaydı. Yüzünde şaşkınlığın ardından hafif bir gülümseme vardı. O bana doğru eğilip fısıldadı: — "Bak Atmaca… Kötü bir şey beklerken ödül aldık. Hayat da böyle işte… ters köşe." Toplantı bitmiş, herkes kendi masasına dağılmaya başlamıştı. Koridorun loş ışıklarının altında Doğan ve Alp’i yan yana gördüm. İkisi de hâlâ yorgun ama belli ki içleri biraz daha rahattı. O an, sorguda verdikleri emeğin ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Onlar olmasa… belki de Cemşit hâlâ susuyor olacaktı. Adımlarımı ağırlaştırarak yanlarına gittim. İkisi de beni fark edince toparlanır gibi oldu. — “Komiserim,” dedim, sesim biraz kısık ama içten bir tonda. “Sorguda yaptığınız hamleler olmasa bu iş buraya gelmezdi. İkinizin emeği çok büyük. Teşekkür ederim.” Doğan, ellerini cebine soktu, bakışlarını kaçırmadan: — “Biz sadece görevimizi yaptık Atmaca. Ama senin kararlılığın olmasa biz de bu kadar ileri gidemezdik.” Alp gülümsedi, gözlerinde yorgunluğa rağmen sıcak bir ışık vardı: — “Ne zaman ihtiyaç olursa çağır yeter. Biz buradayız. Böyle dosyalarda yanınızda oluruz.” O an içimde tuhaf bir minnettarlık kabardı. Onların sert tavırlarının arkasında aslında ne kadar sağlam bir omuz olduklarını hissettim. Başımı eğerek kısa bir selam verdim. — “İyi ki varsınız,” dedim, içimden geçenleri saklamadan. “Gerçekten.” Alp omzuma hafifçe vurdu, Doğan sadece kısa bir gülümseme ile yetindi. Vedalaştıktan sonra uzaklaştıklarında, koridorda yankılanan ayak sesleri bile bana bir güven bırakmıştı. “Böyle adamlarla aynı cephede olmak… belki de en büyük şansım,” ~~~~~~~~ Evin kapısı sertçe açıldı. Ağır adımlarla içeri giren adam, koridordan geçip salonun ortasına ulaştı. Uzun, koyu renk cilalı masanın etrafında oturmuş adamları tek tek süzdü. Hepsi başlarını eğmiş, nefeslerini bile sessizleştirmişti. Salondaki hava o kadar ağırdı ki, saat tik takları bile korkuyla yankılanıyordu. Adam masanın başına geçti. Gözleri öfke doluydu, dudaklarının kenarı titriyordu. Yumruğunu masaya vurdu, bardaklar sarsıldı. — Adam: “Burada olmamızın tek nedeni var: hesap sormak. Onların tek bir nefesi bile fazlayken biz hâlâ susuyoruz. Artık sabrım tükendi!” Masadakilerin gözleri yere kaydı. Hepsi korkunun ağırlığı altında eziliyordu. Hepsi… bir kişi hariç. Masanın sol köşesinde oturan, “Fare” lakaplı adam hiç kımıldamadan gözlerini ona dikmişti. Açık mavi gözleri buz gibiydi. Yüzünde en ufak bir kaygı belirtisi yoktu. Genetik olarak erken kırlaşmış saçları, sol kulağındaki küçük gümüş küpe ve düzenli spor yaptığı belli olan sıkı vücudu, ona diğerlerinden farklı, meydan okuyan bir hava veriyordu. “Fare” kısık ama net bir sesle konuşmaya başladı: — Fare: “Peşinde olduğumuz kadın kolay lokma değil. Onunla ilgili şunu bilmeni isterim: hiçbir işte fire vermez. Yarım bırakmaz, yarım yaşamaz. Ne yaparsa tam yapar.” Bu söz, adamın damarlarını kabarttı. Yüzü öfkeyle gerildi, masaya tekrar yumruğunu indirdi. — Adam: “Ne demek istiyorsun? Onu yüceltmek mi derdin şimdi?” Fare, omuzlarını silkti, küçümser bir gülümseme belirdi dudaklarında. — Fare: “Senin yarattığın o hayalet işadamı olayı hiç ilgisini çekmedi... Eğer onu tuzağa çekmek istiyorsan ona kan ve cesetler sunacaksın o zaman senin peşine takılacaktır. O an salonda sessizlik kesildi, herkesin bakışları masanın başındaki adama döndü. Adam derin bir nefes aldı, yüzünde uğursuz bir tebessüm belirdi. — Adam: “O halde… kan mı istiyorsun? Ceset mi görmek istiyorsun? Merak etme, istemediğin kadar olacak. Önümüzdeki günlerde o masanın altından bile kan sızacak.” Fare: Hadi bakalım bekliyorum. Atmaca'yı av yapabilecek misin ?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE