O dakikalar Şia için hayatının en büyük sınavı olabilirdi. Düşüncelerinden, aklına üşüşen hayallerden delicesine utanırken etrafta boş boş geziyor, iki dakikaya bir Midi’nin elbisesine kurumuş mu diye bakıyordu. Midi ise onu çalıların arasından izliyor, hareketlerine bir anlam veremiyor ve komik bulduğu Şia’nın haline kıkır kıkır gülüyordu.
Şia belki onuncu kez kontrol ettiği elbisenin artık giyilecek hale gelmiş olduğuna kanaat edip,
“Giyinebilirsin artık Midi, elbisen kurumuş gibi görünüyor. “
“Peki, arkanı dön o zaman. “
Şia, arkasını döndü, Midi çalıların arasından çıkıp serdiği elbiseyi yerinden alırken ikisini de dehşete düşüren nal sesleri duyuldu. Birileri geliyordu...
“Lanet olsun Şia, birileri geliyor! “
Şia panikle gözlerini açıp Midi’ye döndü. Midi, elbisesini önüne tutup kapatmaya çalışırken Şia, ne yapacağını şaşırmış vaziyette ona bakıyordu.
“Bakma! “
Midi ağlama raddesine gelmişti. Nal sesleri gittikçe yaklaşıyor, Şia şaşkınlıktan Midi’nin giyinmesine olanak sağlamıyordu.
“Saklan, evet evet, saklan! “
Nal sesleri neredeyse burunlarının dibine gelmişti. Midi serbest bıraktığı gözyaşlarıyla elbisesini Şia’nın önünde giyinmek zorunda kaldı. Şia Midi’yi öylece görmenin etkisinde, yüzü kıpkırmızı, hareketsiz kalakalırken Midi az önce saklandığı çalıların arasına girdi ve nal sesleri Şia’nın arkasında son buldu.
Şia, kim olduğunu bilmediği atlıya ağır çekim yüzünü döndüğünde gördüğü görünmeyen yüzle şansına lanetler okudu. Yüzüne taktığı altın miğferin arkasından ona bakan Seutor,
“Tek başına mısın? “ dedi dimdik duruşunu bozmadan.
“Evet efendim, biraz serinlemek için gelmiştim. “
Seutor miğferinin göz çukurunda oynaşan göz bebeklerini etrafta gezdirdi ve başka kimsenin olmadığına kanaat edince,
“İyi eğlenceler o vakit küçük Seumen, “ dedi ve duruşunu bir an bile bozmadan atını mahmuzladı ve yavaş yavaş oradan uzaklaştı. Seutor gittikçe atından çıkan nal sesleri Midi ve Şia’nın kalbine baskı yapıyordu. Seutor’un yeterince uzaklaştığına karar verince Şia,
“Çıkabilirsin Midi, sanırım gitti, “ dedi ve Midi titreyen bedenini çalıların arasından çıkardı.
“Çok korktum, ya beni görseydi? “
“Geçti Midi, geçti! “
Yanına gelen Midhill’i küçük çocuklar gibi göğsüne çekip sarıldı. Nemli ve karışmış, örgüsü açılmış saçlarına bir öpücük kondurdu. Midi bir türlü geçmeyen korkusunun yavaş yavaş azaldığını hissederken iki damla gözyaşı Şia’nın göğsüne düştü. Bir müddet öylece kalan iki genç ayrılmayı başardıklarında güneş ışıklarını alıp gitmeye hazırlanıyordu.
“Gitmem gerek. “
“Biliyorum. “
“Hoşçakal Şia.”
“Güle güle Midi, yine gel. “
Midhill, Şia’ya gülümseyerek evinin yolunu tutarken aklında olan tek şey onu bir daha ne zaman göreceğiydi.
Hızlı adımlarla güneşle yarışarak evine gelmeyi başardığında günün son ışıkları da dağların arkasında kaybolmuştu. Evinin rutubetli kokusu genzini yakarken küf kokusuna karışan yemek kokusunu algıladı.
“Benim biricik nevameyim ne pişirmiş acaba? “
“Hoş geldin Midi, balık çorbası pişirdim. Yaşlı Dinger getirdi bu gün. Somon balığı üstelik. “
“Somon mu? Nevamen onları nereden yakalamış ki? “
Sihra ellerini iki yana açıp dudaklarını büzerek,
“Bilmiyorum, “ dediğinde Midi, karşısında duran saçlarına aklar düşen, gözlerinin kenarına kocaman kaz ayakları yerleşmiş kadına kahkahaları eşliğinde, “ Çok komiksin nevameyi, “ dedi.
Yere serdikleri bezin üzerinde iştahla yemeklerini yediler. Sihra kızını ölüm gününde kaybettikten sonra hayatta torunundan başka kimsesi kalmamıştı. Mutlulukla yemeğini yiyen Midi’ye sevgi dolu bakışlarla bakarken aklında kızının son sözleri vardı. Seutorlar onu hırsızlıkla suçlayıp alıp giderken, “Ona iyi bak meyi, olur da bir gün benim kaderimi yaşamak zorunda kalırsa Tour Kralına haber gönder. Ona de ki hazinen bizde; unutma meyi! “
Sihra aklına üşüşen acı hatırayla başını sağa sola salladı. “Çok güzeldi meyi, eline sağlık, “ diyen Midhill onu düşüncelerinden tamamen ayırdı. Gece tüm karanlığıyla Seu Neva fark etmeksizin Arşar’ın üstüne çökerken şiltelerine yatıp uyumaya hazırlanan nine ve torunun düşünceleri farklı yerlere konuk olmuştu. Sihra, koyu düşüncelerin esiriyken uykuya yenik düşüp hafif homurtular çıkarmaya başladığında pencereden gelen tak tak sesiyle Midi yatağından fırladı. Korkuyla yatağından sıyrılıp çıkarken, “Midi, “ diyen sesle yüzünde açan gülümsemeyle kapalı pencereyi açtı.
“Şia senin ne işin var burada? Hem de gecenin bir vakti. “
Şia, ay ışığında parlayan altın sarısı saçlarını karıştırarak, “Sizi iki gün sonraki karnavala davet etmek için geldim nevalayn Midhill,” dedi dizlerini kırarak reverans yaptı. Onun bu tavrına kahkaha atma isteği ile dolup taşan Midhill,
“Sizinle gelmek bir onurdur seumen Şia! “ dedi ve kıkırdadı.
Şia geldiği gibi sessizce karanlıkta kaybolurken, ‘Onunla gidemeyecek olsam da bu daveti almak güzel, ‘ diye düşünerek pencereyi kapattı.
Sıcaklığın bütün bedenini esareti altına aldığını duyumsuyor, gözlerine dokunan parlak ışığın yakıcı etkisini sonuna dek hissediyordu. Gözlerini ovuşturarak sırt üstü yattığı yatağında arkası pencereye gelecek şekilde yan döndü. Güneş ışığı, yüzünden ayrılıp sırtını yakarken gözlerini günün ilk saatlerine açtı.
“Bu perdeyi kim açtıysa artık, “ diye homurdanırken odasının kapısı teklifsizce açıldı ve Şia’nın küçük kopyası gibi görünen, tüm Seuların ortak özelliği olan sarı saçlı bir oğlan üstüne atladı.
“Seubaaaaa!* “
“Seni küçük yaramaz, ne erken uyandın böyle. “
“Pazara gideceğiz bu gün, unutmadın değil mi? “
“Hiç unutur muyum Fahra, hiç unutur muyum. “
“Peki o zaman neden hâlâ uyuyorsun? “
“Uyuyor gibi mi görünüyorum? “
Fahra kıkırdayarak, “Gözlerin uyuduğunu iddia ediyor ama, “ dedi Şia’nın açılmayı reddeden göz kapaklarını küçük parmaklarıyla tutup açmaya çalışarak. Şia gözlerini iyice büyüterek, “Şimdi uyanık gibi görünüyor muyum? “ dedi ve kardeşini kollarının arasına alıp yatağa yatırdı. Bacaklarının arasına alarak en sevdiği işkence yöntemini uyguladı; gıdıklamak.
Fahra gıdıklanmanın verdiği gülme isteği ile içten kahkahalar atarken Şia tombul yanaklarına öpücükler yağdırdı. Gıdıklamayı bırakıp kalçasına bir şaplak atarken, “Sabah sabah bu kadar oyun yeter küçük Seumen, hadi aşağı in ve seula* kahvaltıyı hazırlamış mı bir bak, “ dedi. Fahra uflayarak odayı terk ederken Şia, ellerini başının altında birleştirip sırt üstü uzandı. Yıldız motifleri işlenmiş tavanını izlerken aklında Midi’yi davet ettiği karnaval vardı. Oraya onu götüremeyeceğinin bilincindeydi fakat muzipçe olduğunu düşündüğü bir fikri vardı. Eğer planı istediği gibi işlerse inanılmaz bir gün geçireceklerdi.
“Keşke Midi bir Seu olsaydı! “ İçinden geçirdiği dileğin imkansızlığı elini kolunu bağlarken yüreğinde canhıraş çığlıklar kopuyordu. Ölüm gününe sadece üç ay kalmıştı. “Üç ay, “ diye mırıldandı. Midi’yi koruması gereken kocaman üç ay. Bu süre zarfında daha dikkatli olmalı, onunla birlikte görünmemeliydi. “Lanet olsun Tourlara! “ diye seslice söylenirken odasının kapısı açıldı. Kimin geldiğine bakmadan, “Yemek hazır mı Fahra? “ dedi kardeşinin geldiğini düşünerek.
“Henüz değil oğlum. “
Babasının tok sesini duyunca yatağından hızla doğruldu. Yatağından ayaklarını salındırarak otururken, “Hoş gelsin seukan*” dedi saygılı bir şekilde.
“Hoş buldum oğlum. Yanına oturabilir miyim? “
“Elbette seukan, istediğin zaman odama gelip, yatağıma oturabilirsin biliyorsun değil mi? “
“Hahahha! Tabii ki biliyorum oğlum, “ abartılı kahkahasına omuzlarını silkeleyerek devam ederken, ak düşmüş uzun saçlı başını iki yana sallayarak derin bir iç çekti. “Şatoda işler karışık bu günlerde. Gün yaklaştıkça Kral daha öfkeli oluyor. Bu yüzden ne sana ne de kardeşlerine vakit ayıramıyorum. Sana buraya, karnavala kadar eve gelemeyeceğimi, karnaval günü ailemizin erkeği olarak beni orada, ben gelene dek temsil etmeni istemeye geldim. Bunu benim için yapabilir misin Şia? “
Şia, ilk kez babasından gelen bir isteği nasıl reddedebilirdi ki? Kral’ın baş muhafızı olan Matthew karnaval günü Kral’ın yanında olacak, alana birlikte geleceklerdi. Elbette ailesi o olmadan da karnavala gidebilirdi fakat onun istediği Şia’nın görev bilincine sahip olması, ondan sonra şatoda kıdemli bir mevkiiye gelmesiydi. Bilmediği ise Şia’nın bırak şatoda çalışmayı, Kral’la adının yanyana anılmasını bile istemediğiydi.
“Tabii ki seukan, seni ve ailemizi temsil etmekten onur duyarım. “
“Bundan hiç şüphem yok Şia. Söyle bakalım, yanında götüreceğin bir seulayn adayı var mı? “
Şia’nın yüzü bir an sararsa da babasına renk vermemek için kendini çabuk toparladı ve, “Evet seukan, bir aday var, “ dedi.
“Kim bu şanslı kız? “ diyen Matthew’in mavi gözleri ışıldadı. Oğlu ilk kez bir kızdan bahsediyordu.
“Sen tanımıyorsun seukan, aslında ailede kimse tanımıyor. Kasra* yeni gelen birisi. “
“Karnavalda bizi tanıştırırsın o zaman. “
“Evet seukan. “
Matthew elini Şia’nın dizine koyarak, “Benim artık gitmem gerekiyor. Seula kahvaltıyı hazırlamıştır. Onu bekletme Şia, “ dedi ve adeti olduğu üzere cüsseli yapısından beklenmeyecek sessiz adımlarla odayı terk etti. Şia, babası odadan çıkınca aklına daha önce gelmeyen ‘Midi’yi ailesine nasıl tanıtacağı, ‘ detayını düşünmeye başladı. Ailesine Midi’nin bir Neva olduğunu söyleyemezdi. Öte yandan ailesiyle tanıştığında baş muhafızın oğlu olduğunu Midi öğrenirdi. ‘Bunu Midi’yle konuşmalıyım, ‘ diye zihnine not ederken aşağı kattan Fahra’nın sesi duyuldu.
“Yemek hazır Seuba! “
“Hemen geliyorum! “ diyen Şia çabucak odasından çıktı. İki katlı evlerinde üç kardeşiyle birlikte ikinci katta kalıyordu. Yan yana dizilmiş dört odadan ortadaki oda ona aitti. O kapısını açıp, tam karşısında aşağı doğru uzanan merdivenlere adım atacakken yan odanın kapısı açıldı.
“Sende mi yeni uyandın Şia? “
“Evet seuşim*senin gibi uykucu olmaya karar verdim de, “ diyen Şia, ablasının formundan bir şey kaybetmediğini giyindiği kabarık elbiseden anlamıştı. Amber, çoğu soylu Seulayn gibi sabah aksam fark etmeksizin her daim şık giyinir, yüzünü Şia’nın tabiriyle renk bombardımanına tutardı. Bukleler halinde omzundan aşağı bıraktığı saçları Şia’nın sözlerinden sonra sinirden tel tel olacak gibiyken, Şia keyifle merdivenleri ikişer ikişer iniyordu. Amber arkasından kabarık elbisesinin eteklerini toplayarak koşmaya çalışırken avazı çıktığı kadar,
“Seula, yemin ediyorum bir gün oğlunu öldüreceğim! “ diye bağırdı.
Mutfakta kahvaltı masasını kurmakla meşgul olan Umer, “Eminim öldürürsün Amber, “ dedi dört çocuğunun gün içindeki ilk kavgalarını bıkkınlıkla dinlerken. “Birbirleriyle didişmekten ne zevk alıyorlarsa? “ diye kendi kendine homurdanırken, Şia ve Amber’den önce uyanıp annesine yardım eden, Umer’in: En hayırlı çocuğum dediği Kima kıvırcık sarı saçlarından yüzüne dökülen birkaç tutamı kulağının arkasına kıstırarak, “Boşver onları seula, her zamanki halleri, “ dedi. Amber ve Şia mutfağa girdiklerinde masa yemeklerle donatılmış, Fahra çoktan yemeğe başlamıştı. Şia’nın geldiğini görünce ağzı dolu olduğu halde, “Seulam en sevdiğin yemeği yapmış. Hindi omleti, “ demeye çalıştı ama ağzından etrafa saçılan yemek kırıntıları Amber tarafından fark edildi. En büyük olmanın verdiği lafazanlıkla üç kardeşine de kök söktüren bir kızdı ki Fahra’yı delip geçen kötücül bakışları da bunu kanıtlıyordu.
“Sana kaç kere ağzında yemek varken konuşma demem gerekiyor Fahra? Elbisemin üzerinde senin salyanla dolaşmak zorunda olduğumu falan mı sanıyorsun acaba? “
Oturduğu sandalyesinde iyice küçülen Fahra’ya, Amber’in eli uzanırken o el Şia tarafından tutuldu. “O daha çok küçük Amber, bilerek yapmadığını biliyorsun değil mi? “
Amber, elini Şia’nın elinden kurtarıp elbisesinin tozunu silkeler gibi yaptı ve her zaman oturduğu, seulasının sandalyesinin yanındaki sandalyeye oturdu. Parmaklarını birbirine geçirerek çenesinin altında birleştirdiği ellerinin eklem yerleri beyazlamıştı. Öfkeyle kısılan yeşil hareli gözleri tıpkı yabani bir kedinin gözleri gibi parlıyordu. Beyaz teninde öfkenin yarattığı kızarıklıklar yer edinmişti.
“Bir de bilerek yapsın da görsün neler olacak? “
Masada gerilim had safhaya tırmanmaya adayken Umer, otoriteyi eline alıp, “Sesinizi kesin ve yemeğinizi yiyin! Masada bulunan yiyecekler için Misra’ka dua edeceğinize birbirinizi yiyorsunuz. Haberiniz var mı sokakta ne kadar aç insan var? “
Umer’in sözleri Şia ve Kima’nın vicdanlarını utandırırken Amber, “Aç olanlar sadece Nevalar seula, “ dedi umarsızca ve Umer’in elini masaya hızla vurmasına neden oldu. Tepesinde sımsıkı topladığı saçlarının çektiği gözlerinde Amber’e meydan okuyan bakışlar vardı.
“Neva veya değil, bu dünyada yaşayan hiçbir varlık açlığı hak etmez Amber. “
Fahra, altı yaşına yeni girmiş olsa da annesinin söylediği sözlerin gerçekliğini algılıyordu. Daha birkaç ay önce sokakta bulduğu yavru kedi yemek yemeyi bilmediği için açlıktan ölmüştü. Umer o zaman, “İnsanlarda açlıktan ölebiliyor Fahra. Önemli olan bir canlıyı sevmek, merhamet beslemek ve saygı duymaktır. İhtiyaç duyduğunda ona yardım etmektir. Sen elinden geleni yaptın Fahra. Cimmim seni Misra’ka’ nın bahçesinde bekleyecek. Üzülme! “ demişti. Ağzında kalan, yutamadığı yemeğini masanın üzerine çıkardığında aklında Cimmim’in kokmuş bedeni vardı. Amber, “Seni pislik Seumen! “ diye haykırırken Umer, “Neden bunu yaptın Fahra, “ dedi hafif kızgın sesiyle. Fahra, gözlerinden akan yaşlarla Şia’nın kucağına çıkmaya çalışırken, Şia onu kucağına alıp masadan kalktı. Kapıya doğru yürürken sert bakışlarını Amber’e çevirdi.
“Nevaların aç kalmasının nedenini biliyor musun? Her yıl gizlice izlemeye gittiğin ölüm günü. Kendini onların yerine koy Amber, sadece birkaç saniye bir Neva olduğunu düşün; ölüm gününe mahkûm edilmiş bir Neva olduğunu, “ dedi ve açtığı kapıyı sertçe kapatarak kendini evden dışarı attı. Kucağına iyice yerleşen Fahra’yla birlikte pazarın yolunu tuttu. Midi’yi görecek olmanın heyecanı tüm hücrelerini sararken uzaktan görünen pazarın içindeki abartılı hareketlilik dikkatini çekti. Midi’nin başına bir iş gelmesi ihtimali vücudunda soğuk duş etkisi yaparken koşmaya başladı.
‘Misra’ka, yalvarırım ona bir şey olmasın! ‘
Tüm Seuların inandığı Tanrı Misra’ka’ ya en kalpten duasını ederken yüreği gümbürdüyordu. Nihayet dizlerinin bağı çözülmeden kalabalığın içine girmeyi başardığında ilk önce bir kadının çığlığını duydu; ardından altın zırhının içinde zebellah gibi dikilen Seutorun Midi’nin yüzüne inen tokadını gördü. Kucağından Fahra’yı indirmeden hengamenin ortasına dalmak üzereyken birisi onu kolundan tutup kalabalığın arasından çekip aldı. Kolundan tutup çeken kişiden kurtulmak için çırpınırken altın miğferinin içinde parlayan lacivert gözlerle karşılaştı. Seutor, tuttuğu kolu iyice sıkarak, “Siz karışmayın efendim, “ dedi. Şia, öfkeyle kolunu çekip kurtarırken, “Ne zamandan beri Seutorlar Nevalaynlara vurur oldu Marhoni? “ diyerek bir nevi meydan okudu. Şia, Marhoni’nin yüzü görünmese de utançla kızardığına emindi. Marhoni, Matthew’in ailesini tanıyan birkaç Seutordan biriydi. Şia’nın baş muhafızın oğlu olduğunu bilen birkaç kişiden biri.
“Efendim, suçluyu yakalamamıza engel olmaya çalıştı. Halk arasında böyle olaylara izin veremeyeceğimizi siz de en az babanız kadar biliyorsunuz. Lütfen şimdi buradan gidin! Baş muhafızın oğlunun böyle bir olayla anılmasını istemeyiz değil mi? “
“Benim kim olduğumu nerden bilecekler? “
“Efendim, lütfen!”
Şia, arkasında kalan kalabalığa baktı. Midi’nin ağlama sesi tüm ses curcunasının içinde ayırt edilebilirken burada böylece hiçbir şey yapmadan beklemek; katlanabileceği bir şey değildi. Öte yandan Seutor haklıydı. Babasının adının şatoda kötü anılmasına yol açardı ki babasının yerine geçmek için yol gözleyen bir sürü düşmanı vardı. Seutor onun düştüğü ikilemin farkına varmış olmalı ki,
“Efendim siz gidin, söz veriyorum Nevalaynla ben ilgileceğim. Onun iyi olacağından emin olabilirsiniz, “ dedi. Fahra’da gördüğü karmaşadan korkmuş şekilde ağlamaya ramak kalan gözlerini abisine dikince Şia için gitmekten başka çare kalmamıştı. Boğazına yüklenen yumruyla birlikte yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı. Arkasında bıraktığı Midi’yle birlikte kalbi de orada kalmıştı. Mavi gözlerinden akan damlalar seyrek ve sarı sakallarını ıslatırken Tanrı’sına bir kez daha dua etti.
“Lütfen ona bir şey olmasın Misra’ka, lütfen! “
O sabah Midi her zamanki gibi erkenden uyanmış, Kızıltüy’ün tek yumurtasını yuvasından alıp pişirmişti. Nevameyi henüz uyanmamıştı. Onu uyandırmamak için sessizce hareket ederken ara sıra, kendi kendine gülümsüyordu. Şia’nın dün gece evine kadar gelip onu karnavala davet etmesi aklından çıkmıyordu.
‘Keşke bir mucize yaratsan da o karnavala gidebilsem Yahoju! ‘
Duası bu yöndeydi ama çok uzun zamandır Yahoju’nun onu duyduğundan şüpheliydi. Aslında artık onun varlığından bile emin değildi. Aklından, ‘Hem onun varlığından şüphe et, hem de utanmadan dua et. Sen iyice yoldan çıktın, ‘ diyerek kendini payladı. Yemeğini bitirip bohçasını ve tezgahını sırtına yüklendi. ‘Acaba Seular gibi Misra’ka’ya mı inansam? Aslında en mantıklısı Tourların Tanrısı Jizako’ya inanmak. Baksana, Tourlar ne kadar güçlü.’ Zihninde hâlâ Tanrı’nın varlığını sorgularken kapıyı açıp Neva köyünün toprak yoluna ayak bastı. Midhill yola koyulduğunda hemen her evden birer ikişer pazara gitmek için insanlar çıkmaya başladı. Midi, her gördüğü Nevaya,
“Gününüz aydın olsun, “ diyerek selam verirken arkasından seslenen yaşlı Nevamen Dinger’in sesini duydu.
“Beni bekle Midi! “
Yaşlı adamın yanına gelmesi için yürümeyi bırakıp beklerken kehribar rengi gözleri gün ışığıyla kamaşmıştı. Gözlerini kısıp, yüzünü buruşturdu. Dinger, kızıl saçlarını sıkı sıkı bağlamış, uzakta bir yerleri görmek ister gibi bakan Midi’yi o haliyle annesine daha çok benzetti. Midi’nin annesi Yuhila’yla birlikte buraya gelmişti. Savaşın bütün dehşetini birlikte yaşadığı kadının yardımlarını asla unutamazdı. O vakitler eşi ve oğlu henüz hayattaydı.
“Balık tutabildin mi Nevamen? “ diyen Midhill’in sesi onu düşüncelerinden ayırırken, “Evet, yeteri kadar tutabildim Midi, “ dedi ve pazara varana dek sessizce, farklı düşüncelerle yürüdüler. Her zamanki yerlerine tezgahlarını kurarken Seular da yavaş yavaş Pazar yerine gelmeye başlamıştı. Midi, şallarını, liflerini, hırkalarını ve yapmayı yeni öğrendiği boncuklu takılarını serdi. Kendi yaptığı ürünlerine gururla bakarken yaşlı Dinger’de balıklarını buzlu kovalardan kasalarına boşalttı. Midi, göz ucuyla balıklara bakarken, dün merak ettiği şeyi yaşlı adama sordu.
“Somonları nereden yakaladın Nevamen? Bizim gölde somon balığı yok bildiğim kadarıyla. “
Dinger, gözünü kırpmadan Midi’nin suratına bakakaldı. Balık işinden zerre anlamayan Midi bile bunu sorguluyorsa işi bitmiş demekti. Yutkundu; ağzının içinde birkaç kelime geveledi ve sustu. ‘Buna mecbursun! ‘ diyen iç sesi korkusunu azaltmıyordu. Dakikalar geçerken Pazar iyice kalabalıklaştı. Midi birkaç eşya satmayı başarırken, Dinger’in balıkları neredeyse bitmişti. Satılan her balık, kesesine giren her fino Dinger’in korkusunu alıp götürürken tezgaha yaklaşan iki Seutor gözüne Azazil* gibi göründü. Seutordan birisi Midi ve Dinger’in tezgahının arasına girdi ve yaşlı adamın kolundan tutup orta yere çekiştirdi. Dinger’in gözlerinden akan yaşlar ve yalvarışları Seutorların umrunda değildi.
“Seulara ait kutsal sudan avlanmak suçundan tutuklusun. Cezan çıkarılacağın mahkemede belirlenecek! “
Seutorun suçunu yüzüne karşı okumasından sonra Midi bilinçsizce çığlık atarak Nevamenin yanına geldi. Kolundan tuttuğu yaşlı adamı ayağa kaldırmaya çalışırken, “Lütfen efendim onu affedin! Küçük torunlarına bakmak zorunda. Lütfen affedin götürmeyin...” yalvarması hıçkırıklarına karıştı. Diğer Nevalar hep bir ağızdan konuşuyor, Midi’nin gösterdiği cesareti gösteremeseler de kendi aralarında homurdanıyorlardı.
Seutorlar, yükselen seslerin nedeninin bu kız olduğuna kanaat edince Midi’yi kolundan tutup yaşlı adamdan ayırdılar. Midi transa girmiş gibi hâlâ yalvarmaya devam ederken yüzüne inen tokatla yere savruldu. Tokadın şiddeti dudağını patlatmış, akan kan toprakla buluşup çamurlaşmıştı. Seutorlar yaşlı adamı kollarından tutup götürürken gelen başka bir Seutor, Midi’yi düştüğü yerden kaldırdı. Halk, götürülen adamın arkasından daha ölmeden yas tutmaya başlamıştı. Biliyorlardı ki ölüm günü yaklaştıkça, suç olamayacak şeyler bile suç sayılacaktı ki Dinger’in yaptığı affedilir gibi değildi. Seuların kutsal suyundan balık tutmak tam bir delilikti. Midi, akan gözyaşlarının ve kanayan dudağının yüzünde bıraktığı izleri Seutorun verdiği suyla temizlerken, bu iyiliğin nedenini merak ediyordu. “Neden bana yardım ettiniz? “ diye fısıltıyla söylendiğinde, “Baş muhafızın oğluna söz verdim Nevalayn, daha fazlasını kurcalamayın! “ diyen Seutorun gözlerine şaşkınlıkla baktı.
Baş muhafızın oğlunun Midhill’le ne işi olurdu ki?