Hayat bazen çok acımasız olabiliyordu. Bazen hoyratça vurarak dallarını kırabiliyordu. Kış güneşi biraz olsun yüzünü gösterince Sevda avluya çıkmış Mardin'i izliyordu dalgın gözleriyle. Dün yaşanan her şeyi düşünüyordu ve kendini pek iyi hissettiği söylenemezdi.
"Gelin, gelin. Ah aklı beş karış havada gelin" dedi Fatma Hanım aşağıdan.
"Ne oldu ana?" Artık ana diyor, çünkü geciktirmenin hiçbir anlamı olmadığını biliyor.
"Kızım akşama düğün var, takı alacağız ya!"
"Ben de mi?"
"Herhalde sende. Ne takacaksın geline, dert mi?" deyince ağzının içinden güldü.
"Tamam üstümü değiştirip geliyorum."
"Kocanı da kaldır artık, ne uyudu bu saate kadar." İçeriye geçip odasının olduğu koridora yürüdü. Yavaşça odaya girdi Gökmen uyanmış telefonla konuşuyordu. Hâlâ yüz üstü yatıyordu ama.
"Akşam mı? Düğünde mi? Bende mi? Tamam tamam, bozulma. Görüşürüz." Telefonu kapatıp komodinin üstüne koyduktan sonra dönerek kalktı. Sevda dolabına gidip kapaklarını açtı.
"Çarşıya çıkıyoruz" dedi kocasına yüzüne bakmadan.
"Bende geleyim" deyip çıktı adam, lavaboya gidiyordu. Sevda bu defa kot pantolon giyecekti. Bol paça pantolonunu çıkarıp üstüne siyah bir triko seçti. Onları giymek için üstünden şalını çıkardı. Sabah giydiği elbiseyi eteklerinden tutarak yukarıya doğru çekerken kapı açıldı, panik elbiseyi bırakıp aşağıya çekti.
"Affedersin" dedi Gökmen. Sonra arkası dönük bir şekilde yatağa oturdu. Elbette dışarıya çıkmayacaktı, niye çıkacakmış. Kocası sonuçta ama ruhsuz bir beden istemiyordu. Bu kadının gözlerinin gerçekten gözlerine baktığı zaman gelene kadar mesafeli olacaktı. Sevda üstünü değiştirip aynanın karşısına oturdu.
"Tamam" dediğinde adam kalktı ve üstünü değiştirmek için dolabını açtı. "Bana çorap verir misin?" deyince hiç ikiletmeden kadının dolabını açıp çekmeceyi çekti. Orası iç çamaşırı çekmecesi olunca kapatıp altını çekti ve çorapların birini alıp karısının yanına gitti. Dizlerinin dibine çöktüğünde Sevda saçını tararken durup kaldı.
"Hâlâ kızgın mısın bana?" diye sorarak kadının ayağını tuttu. Sevda bir kere daha şok olurken adamın yüzüne bakakalmıştı.
"Ben mi?" Gökmen çoraplarını çıkarıp temiz olanları giydirmeye başladı.
"Evet."
"Buna hakkım var mı?" Gökmen başını kaldırıp kadının şaşkın yüzüne baktı.
"Neden olmasın?" Tarağı bırakıp adamın üstüne doğru eğildi.
"Haddimi aşmak istemem ama sarf ettiğin sözler çok acımasızcaydı."
"Sinirliydim."
"Hayır, öfkelisin. Geçmişine öfkelisin sanırım. Bende öfkeli olabilirdim ama ben öfkeli olmak istemiyorum. Beni çocuklarından sorumlu yapan sizsiniz, hiç şikayet etmem, onur duyarım. Çünkü çocuklar kolaydır, zor olan yetişkinlerdir her zaman. Sana inanamıyorum Gökmen, sen kültürlü bir adam değil misin! Kızlık zarının bir duvar olmadığını, herkeste bulunmadığı bilmiyor musun? Hastaneye gitmek ne demek, bunu nasıl söylersin? Çok şaşırttın beni. "
Adam yine bir şey diyemedi. Konuşunca da konuşuyordu, cümleleri adrese teslim gerçekten. Başını eğip diğer çorabı da giydirdi.
" Haklısın "deyip kalktı.
" Teşekkür ederim. "
" Ne demek, her zaman "diyerek dolabına gitti. Sevda tebessüm ederek önüne döndü. Saçlarını tarayıp kremini sürdü boynuna ve ellerine. Kocası arkasında giyinirken ona hiç bakmadı.
Biraz sonra ikisi de hazır oldu birlikte çıktılar odadan. Sevda montunu giyiyordu bir yandan. Evden çıktıklarında Gökmen direksiyona geçti. Sevda arka kapıyı açtığında Fatma Hanım oturdu.
"Sağ ol kızım" dediğinde şaşkın şaşkın baktı.
"Öne otursaydın ana."
"Ih sen otur kocanın yanına" deyince kapıyı kapattı ve onun kapısını da Kamil açtı.
"Teşekkür ederim Kamil, biz çıkış saatine kadar eve gelmezsek çocukları çarşıya getir olur mu?"
"Tabi efendim." Yerine oturdu. Çocukların ihtiyaçlarını yazdığı kağıt çantasındaydı, çıkmışken onları alırdı. Yola çıktılar ve Gökmen'in telefonu çaldı. Açık ekrana bağlanmıştı telefon.
"Müsait değilim şu an." Bunu derken ağzından bir şey kaçırmasındı niyeti.
"Ha tamam" dedi Alparslan. "Akşam görüşürüz o zaman."
"Görüşürüz." Telefonu kapattıktan sonra gözleri yanına, kadının bacaklarına kaydı. "Sen pantolon mu giydin?" diye sorunca Sevda ona ucube gözüyle baktı.
"Cık. Pantolon değil bu ama iki bacağını ayrı ayrı giyiyorsun" diye geri söylediğinde Fatma Hanım güldü.
"Espri mi yaptın sen?"
"Hak ettin ama, nerde giyindim ben, başka evde mi? Çoraplarımı giydirdin Gökmen, fark etmedin mi?" deyince adamı gıcık tuttu.
"Ne çorabı Sevda" dedi ama Fatma Hanım bile şaşkındı.
"Onu da mı fark etmedin?"
"Sus" dedi ama Fatma Hanım kırılıp geçti gülmekten.
"Sen koskoca Ağa!"
"Ana!" diye ikaz etti.
"Karına çorap mı giydirdin? Kendi çorabı zor giyen insansın sen oğlum."
"Elleri doluydu ana, ondan."
"Hıııııı" diye uzattı kadın. "Tamam tamam bir şey demedim. Allah muhabbetinizi arttırsın."
"Amin" dediler aynı anda. Bir hayli zaman sonra çarşıya gelmiş park yerine arabadan inmişlerdi. Gökmen arabanın önünde yan yana gelince karısının elini tuttu. Sevda ulu orta böyle bir şeyden çekinip elini çekmek istedi ama izin vermedi.
"Ayıp" dedi kısık sesiyle.
"Ayıp nerde olur biliyor musun?"
"Nerde?" dedi etrafa bakarak. Gökmen kulağına yaklaştı.
"Yatakta" diye fısıldadı.
"Hiy" diyerek elini ağzına kapattı kadın.
"Hak ettin ama."
"Çok ayıp, bu söylediğin çok ayıp" derken kızmıştı.
"Karımın elini tutuyorum kime ne ya?"
"Hiç, yürüyün hadi" diyerek önden yürümeye başladı Fatma Hanım.
"Kızardın mı sen?" diye sordu yürürken.
"Güneşten."
"Hangi güneşten" diyerek havaya baktı. "Güneş mi var ortada?"
"Evde vardı."
"Evde mi?"
"Evdeyken yani, of" deyip elini yüzüne kapattı kadın. Niye bu kadar utanmıştı ki?! Halbuki yarı çıplak bile gördüler birbirlerini. Bu adam onu öpecekti, hatta birlikte bile olacaklardı daha dün. Şimdi ne değişmişti de utanıyordu.
Adam gözlüğünü takarken Sevda neden kapalı havada gözlük taktığını düşündü. Boşta ki eliyle cüret edip gözlüğü çekip alarak kendi gözüne taktı, sonra adama baktı. Daha da kararttı görüşünü gözlük.
"Hava zaten kapalı."
"Havalı duruyor."
"Havalı mı? Ne tuhaf bir insansın" derken gülüşünü tutamadı. Kadını durdurup kendine döndürdü.
"Güldün mü sen?"
"Evet" dedi odada veya evde olmadıkları için. Burada bir şey yapamazdı sonuçta.
"Açıldın da."
"Saçımdan bunu anlaman gerekiyordu."
"Dan dan söylüyorsun ya, ver gözlüğümü."
"Iı ıı bende kalsın, havalı duruyor" deyip epey güldü.
"Ben sana gözlük alırım, ver."
"Yok."
"Kızıyorum bak ha!"
"Kız."
"Bak kızarım."
"Tamam kız."
"Bak kızarsam öperim" deyince Sevda hızlıca gözlüğü çıkarıp verdi. "Aferin." Gözlüğünü alıp takınca saniyede kayboldu tatlılığı adamın ve takındı sert mizacını. Gülüşler bir süre için kaf dağının ardına doğru yola koyulmuştu.
Her zaman ki kuyumcuya girdiklerinde hediyelik takıları çıkardılar önlerine. Fatma Hanım bir Hanımağa olduğu için elbette bilezik takacaktı iki tane. Hem kendi adına, hemde Gökmen adına.
Sevda yeni gelin olduğu için onda eğreti durmayacak bir takı seçimine koyuldu. Tercihen bileğine, o yüzden tam altın seçti, yine altın zinciri olan. Hediyeler paketlenirken bakmaya devam ediyordu Sevda, öylesine bakıyordu aslında ama bir halhal çekti dikkatini. Altın değildi, pırıl pırıl parlayan gümüş rengiydi. Küçük yıldız detayları onu büyülemiş kafasını üstten tezgahın önüne çekerek eğilmişti. Çok güzeldi.
"Neye bakıyorsun?"
"Bu çok güzel değil mi?"
"Halhal!"
"Hı hı. Havin'in odasında yıldız yapıştırmalar var, çok seviyor belli. Bu da hoşuna gider sanki."
Gökmen, Sevda böyle söyleyince daha dikkatli baktı. Taa yıllar öncesine gitti hafızasında. Havin'in beş yaşına.
"Baba yıldızlar."
"Çok mu seviyorsun?"
"Evet. Başımıza pırıl pırıl yağıyorlar sanki. Bir gün yıldız olacak mıyız sence?"
"Bilmem ama sen zaten yıldızsın, benim yıldızım..."
Gözleri dolar gibi olunca gözlüğünü takıp doğruldu.
"Çıkalım hadi" deyip önden gitti. Sevda alalım mı diye soramadı. Aklı o halhalda kalarak yürürken gözleri tezgahtaydı. Kapıdan çıktığında önüne döndü, o dönünce tezgahta ki çocuk o halhalı ayırdı.
Çarşıda eşe dosta selam verirlerken zaman su gibi akıp gitmiş çocuklar çarşıya gelmişti. Baran'ın coşkusuna aynı coşkuyla karşılık verdi Sevda.
"Okul formasıyla çarşıya geldik" dedi Özcan.
"Kepazeliğin böylesi bebeğim" dedi Havin.
"Hiçte bile." Baran'ın elini tutup yürürlerken Havin sağ yanına, babasıyla arasına girdi. Sevda onun yüzüne acaba bir sorun olmuş mudur diye bakıyordu ama normal görünüyordu. "Nasılsın?"
"İyiyim." Sevda bugün çocuklar okula giderken Havin'in rehberlik öğretmenini aramış, hassas davranmalarını rica etmişti.
"Acıktım" diye sızlandı Baran.
"Otururuz bir yere şimdi" dedi Gökmen.
"İhtiyaçlarını alalım Havin."
"İstemiyorum Sevda abla."
"Ne demek istemiyorum saçmalama."
"Kimseye yük olmak istemem" deyince gözlüğünün ardında ki gözlerini yumdu Gökmen. Bu karnına büyük bir darbe yemiş hissiyle aynıydı.
"Deli deli konuşma" dedi Fatma Hanım.
"İstemiyorum babaanne."
"İyi sen bilirsin."
Onunla dışarda baş başa olmak konusunda endişeleri süren Sevda üstüne bir şey diyemedi. Baran ve Özcan'ın ihtiyaçlarını aldılar birkaç farklı yerden. Bu sırada Havin için de ufak ufak bir şeyler aldı ancak temel ihtiyaçlarının hiçbirine yanaşamadı.
Bir restorana girmiş geniş bir masaya oturmuşlardı. Garson siparişleri alırken Havin hiçbir şey istemedi, buna nazaran Sevda da. Dokunsan ağlayacak gibi haliyle babasının karşısında oturuyordu ve ikisi de birbirine bakmıyordu.
Sevda kolayca empati yapabiliyordu ve bu denklemde hangi tarafa gideceğine karar veremiyordu. Gökmen'e bir şey söylemek kolay değildi, keza Havin'e de. Hem Havin şimdilerde kendini yalnız hissediyordu, tutunacak kimsesi yokmuş gibi. Bu hissi biliyordu, bu hissi çok iyi tanıyordu.
Telefonuna gömüldü Havin, Gökmen o sıra baktı yüzüne. Suskundu, ona karşı ne zaman susturduğunu da çok iyi biliyordu. Birlikte büyüdüğü kızıyla ne zaman uzaklaştığını.
Annesi çok yüz veriyorsun, o senin değil dediğinde ne kadar üzüldüğünü hatırladı. Gencecik bir delikanlının yaşama tutunduğu tek dalı Havin okula başlayınca, bir de onu zorla yatılı okula verdiklerinde kırılmıştı. Havin'in babamı istiyorum diye ağlamalarını duyardı da yanına gitmesine izin vermezlerdi.
İnsan nasıl çaresiz kalır, nasıl kopar hayattan anlamıştı. Bu kadar mesafeli olduğu çocuklarının sevgi açığının farkındaydı ama artık bir şeyleri düzeltmek için çok geçti.
Havin başını kaldırınca kafasını dışarıya çevirdi. Bu durum Sevda'nın, Gökmen'e yeniden kızmasına sebep olmuştu. İçinde gelip boğazda takılan yumrular vardı, neden bu kadar sessizler diye sorulduğunda cevabı yine sessizlik oluyordu.
Diktatör bir babanın evladı olan Gökmen, babasından ona ne miras kaldıysa onu yaşatmaya devam ediyordu.
Huzursuz bir yemek sonrası eve gitmek için yola çıktılar. İki araba getirdiği insanları eve taşırken yola izleyen Sevda üzgündü. Kendi babası karşısında olsaydı o da tek kelime edemezdi ama onun babası kötü bir adamdı. Gökmen'in o kadar kötü olmadığını düşünmek istiyordu.
Eve gelince herkes kendi kozasına çekildi. Çocuklardan geriye kalan rüzgar bile evin içinde kayboldu. İşte Dağlı konağı ve onun mutsuz çocukları...
*
Düğün için hazırlamışlardı. Yeşil bir elbise giyip saçlarını düz ve düzgün bir şekilde bırakmıştı. Yüzüne çokça yüzeysel bir makyaj yapmıştı. Ayakkabılarını giymişti ve çıkmadan önce çocuklara bakmak için odadan çıkmıştı.
"Baran!" diyerek odaya girdi, okumayla cebelleşiyordu. Ödevini bitirmiş, kursun verdiği okumayı yapıyordu. "Ne yapıyorsun?"
"Uykum geldi" dedi ama zaten saat dokuza geliyordu. Birazdan yatacaklardı.
"Tamam bırak, yarın akşam birlikte okuruz."
"Azıcık oynayayım mı?" diye sordu anında.
"Oyna bakalım. Sana iyi uykular şimdiden." Hiç sallamadı bile, koşa koşa arabalarına gitti. Sevda onun masasının üstünden Havin için aldığı defter ve kalemleri alarak çıktı. Birkaç adım sonra Özcan'ın odasının kapısını açtı.
"Ne yapıyorsun?"
"Yarın sınavım var, çalışıyorum."
"Hiç bölümüyorum seni iyi çalışmalar. Biz çıkacağız."
"Tamam." Kapısını çekip Havin'in odasına gitti ve kapısını tıklattı.
"Gel Sevda abla" dedi, çünkü başka çalan olmuyor kapısını.
"Ne yapıyorsun?" diyerek girdi. Yatağının üstünde ki notları inceliyordu.
"Sınava çalışıyorum." Çalışma masasının üstüne koydu elindekileri ve gidip yanına oturdu.
"Anlaşabildiniz mi bari?"
"Nerde? Kafam almıyor sanki, bunaldım."
"Ara ver biraz."
"Yok ya tekrar yapıyorum nasılsa. Hem kafama girecek, başka çarem yok. Bir gün üniversiteyi kazanıp çekip gideceğim ve bir daha asla dönmeyeceğim."
"Ben ne olacağım peki?" Tebessüm ederek başını kadının başına yasladı.
"Seni ziyaret ederim, olmazsa sen beni ziyaret edersin."
"Neyse ki bunun için iki yıl daha var. Belki fikrin değişir. Sana kolay gelsin ama" deyip kalktı ve saçının üstüne hafif bir öpücük kondurdu. "Biz gidiyoruz."
"İyi eğlenceler."
"Umarım."
Odadan çıkıp merdivenlere doğru gitti. Aşağıya inerken kocasıyla göz göze geldi, adam olduğu yerde kadının baştan aşağı inceledi. Buğday tenli ya, her şey üstünde bir farklı duruyordu. Merdivenleri bitirdiğinde Aslı montunu getirdi.
"Baran oyun oynuyor, oyuna dalıp uykuyu kaçırmasın. Özcan ve Havin de on'dan sonra yatsın. Kontrol edersin tamam mı?"
"Tabi ki. Merak etme."
Montunu giyip çantasını aldıktan sonra Fatma Hanım ve Gökmen'le birlikte evden çıktı. Aynı şekilde arabaya bindiler, yola çıktıklarında yine sessizlik vardı.
*
Düğünün olduğu konağa giriş yaptılar. Fatma Hanım ve Gökmen selamlaşırken arkalarındaydı. Bir masaya doğru giderler epey geride kalmıştı ve şöyle bir ses duydu.
"Geldi seninki." Bunu diyene baktı. Sağ tarafta iki kadın vardı ve bir tanesi Gökmen'e bakıyordu. Sırıtıyordu da.
"Sevda" diyen kocasına bakıp uzattığı elini tuttu. Bu sırada kafasını çevirdiğinde kocasına bakan kadınla göz göze geldi. Artık sırıtmıyordu. Bir masanın başına geldiklerinde kocasıyla annesi arasına oturdu. Gökmen kalabalıkta gözlerini gezdiriyordu.
"Kimi arıyorsun?" diye sordu kulağına kendine hakim olamayarak. Şaşkınca kadına döndü Gökmen ve burun buruna geldiler.
"Ne" deyince geri çekilip önüne döndü Sevda. Anlaşılmayacak bir şey sorduğunu düşünmüyordu. O kadın masaya doğru gelirken başka bir adam ondan önce davrandı. Gökmen ayağa kalktı, adamla sarıldılar.
"Hoş geldiniz" dedi kadın Fatma Hanım'ın elini öptü. Bu sırada o adam.
"Hoş geldin yenge" deyince ona baktı.
"Hoş buldum."
"Arkadaşım Alpaslan" dedi Gökmen yanına otururken, Alparslan da masanın başına oturdu.
"Sevda bende, memnun oldum."
"Hoş geldin" dedi Sevda kadının yüzüne bakarak.
"Hoş bulduk."
"Nasılsın?"
"İyiyim teşekkür ederim, siz?"
"Siz demene gerek yok, iyiyim sağ ol."
"Siz diye hitap edersiniz çok sevinirim. Sizi tanımıyorum çünkü, biraz da gıcık oldum sanki" deyince şok oldu.
"Ne! Bana mı?"
"Hı hı."
"Yani bu böyle mi söylenir?"
"Yalan söylememi mi isterdiniz?"
"Yokta, biraz kibar olabilirdin."
"Kibarlık, dürüst olmakla ilgili bir şey."
"Anlıyorum" deyip yüzünü ekşitti kadın. "Hoş geldin Gökmen" diye o tarafa döndü.
"Hoş bulduk. Eşimin kusuruna bakma Maral."
"Kusur olduğunu biliyorsun, iyi eğlenceler" deyip gitti kadın. Alparslan kendini daha tutamayıp bıraktı kahkahasını.
"Gülme lan."
"Çok iyiydi oğlum. Yenge ne yaptın, o Ağanın kızı."
"Hangi Ağanın kızı, ben bir tek kocamı tanıyorum."
"Sen çok yaşa."
"Hoş geldiniz" diyerek daha sevimli bir kadın geldi masaya. "Teyzeciğim" deyip Fatma Hanım'ın elini öptü.
"Teyzemin kızı, yani Ağanın torunu" dedi Gökmen.
"Hoş geldin Sevda."
"Hoş buldum."
"Sen kapalı değil miydin?"
"Öyleydi, açıldı birden" dedi Gökmen.
"Ağa karısı olunca tabi. Abim hoş geldin."
"Hoş bulduk."
"Hayır" dedi Sevda. "Saçımı toplayamıyorum diye açtım."
"Tamam canım, ne dedim sanki."
"Gönül, senin halanı gömdü az önce yengen." Bunu söyleyen Alparslan'dı ve hâlâ gülüyordu.
"Abi ciddi misin? O var diye gelmemiştim, tüh be kaçırdım."
"Gönül!"diye uyardı Gökmen ama olan olmuştu zaten.
"Otursana Gönül" dedi Sevda az önce siz diye kadına çekişmemiş gibi.
"Oturayım da anneme haber verip geliyorum." Gönül giderken Sevda kocasının kızgın bakışlarına maruz kalmıştı.
"Ne yaptım?"
"Sana konuşmak yasak, tek kelime etmeyeceksin."
"Ama-"
"Sus" deyince Sevda sustu.
Düğüne geldikleri konak Burhan Ağanın konağıydı. Dört çocuğu vardı ve en büyük oğlu Behram kırk yaşında Fatma Hanım'ın kız kardeşi Hatice'yle evliydi. Gönül ve kardeşi Mehmet, Gökmen'in kuzeni. Behram'ın küçük kardeşi Ali, onun küçüğü Maral, onun küçüğü şu an düğünü olan Cemal.
Büyük bir kalabalık vardı, hep eş dost, yakın çevre, büyük iş adamlarından oluşan bu düğünde Sevda'nın korkulu rüyası onlara doğru yaklaşıyordu.
"Hoş geldin Gökmen" diyerek gelen Ali masanın önünde durdu ve el sıkıştılar. Akranlardı ve Ali'nin evliliğe merakı olmadığı en küçük kardeşlerinin evleniyor olmasından belliydi. "Sende hoş geldin yenge" deyince kaldırdı başını Sevda ve o an başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Acı bir irkilmeyle kocasına sokuldu. "Konuşabiliyor mu?" diye sordu Gökmen'e.
"Konuşmasa daha iyi" diyen Gökmen karısının yüzüne bakıyordu. Ali, Sevda'yı tanımamıştı ama Sevda bu çirkin yüzü nerde görse tanırdı. Elini yüzüne koyup bu anlamsız bakışmaya son veren kocasına baktı. Konuşması yasak olduğu için ağzını açmadı, hoş konuşabilir olsaydı bunu anlatmaya yüreği dayanmazdı.
Ali başka bir tarafa giderken buz gibi havada yüzü ısınan kadın ellerini yüzüne koyup ısıyı hafifletmeye çalıştı. Ağlayacak değildi ama unutmayacaktı da.
Ali bir merakla arkasını döndü, o yüzü bir yerden tanıyor gibiydi. Önüne bakan kadını göz hapsine almıştı. Bu sırada merdivenleri çıkıyordu, avluya ulaşıp kenarda durdu. Sevda'ya oradan bakıyordu artık.
Gece orada otururken geçerken Sevda baş ağrısıyla mücadele ediyordu. Gökmen Burhan Ağanın yanındaydı, orada hararetli bir sohbet dönüyordu. Bir zaman sonra kalkıp yerine geldi.
"Hadi ana gidelim" deyince toparlandılar. Takıları takmak için kalktılar, daha fazla kalmayacaklardı.
Onlar takıları takarken Ali izliyordu. Gökmen karısının elini tuttu ve artık gitmek için hareket ediyorlardı. O an Ali ellerini çekerek doğruldu ve mırıldandı.
"Hatırladım."
🧚🏻♀️