Emily'nin daha fazla oyalanmaya devam etmesi gerçeğini hiçbir şey bilmeme olasılığına ne yapması ve ne düşünmesi gerektiğini ona açıklayarak sanki yemek tarifi verirmiş gibi enerjimi nasıl özümseceğini ona açıkladıktan sonra tedirgince ne yaptığını bilmemesine rağmen dediklerimi uygulamaya çalışan ifadesine umursamazca bakmış ve onun rol yapma olasılığını elemeden onu yönlendirmeye devam etmiştim. O sırada omzuma yaklaşarak ağzını açmasıyla birlikte ağzından refleks olarak fırlayarak omzuma saplanan dört dikenli uzuvla birlikte çığlık atarak geri çekilmek üzereyken onu kollarından tutarak omzuma saplanan uzuvların geri çıkmasını bu şekilde engellemiştim. Bu enerji özümseme olayı gerçekleşmediği sürece bu odadan ayrılamayacağımın farkındaydım ve bu aptal kız yüzünden daha fazla vakit kaybederek Zerter'den istediğim flashın içeriğine bakmayı daha fazla ertelemek istemiyordum.. Birkaç ay önce yapılan sahte cenazeme ait görüntülerle babamı ve arkadaşlarımı görebileceğim bulunmaz bir fırsat olan bu flash bellek, onların iyi olup olmadıklarını tasdiklemem için yerince tatmin edici bir etkenden başka bir şey değildi. Ayrıca onları çok özlemiştim, ve bir sene içerisinde yüzlerinin nasıl değiştiğini deli gibi merak ediyordum.
Yavaşça hissizleşen bedenimle birlikte başım, önümde duran Emily'nin omzuna düşerken Emily'nin irkilerek geri çekilmeye çalıştığını fark etsem de buna izin vermeyerek kollarını elimden geldiğince daha sıkı tutmaya çalışmıştım. O ise korkudan titreyen bedeni ve ağzından çıkan uzuvlar nedeniyle konuşmaya çalışırken anlamsız sesler çıkarmaktan başka bir işe yaramayan ağzıyla birlikte önümde dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu.
"Hareket etmeyi kes." diye bitkin bir sesle konuşurken Emily'nin beni dikkatle dinlediğinden emindim. "Yeterince enerji çektiğinde bu şeyler kendi kendine omzumdan çıkacak zaten. Zorlaman canımı daha çok yakmaktan başka bir işe yaramaz. Sadece hareketsizce bitmesini bekle." diye mırıltıyla konuşurken Emily'nin de sözlerimi anında uygulamaya koyarak birden heykel gibi taş kesmiş ve neredeyse nefes bile almadan bunun bitmesini beklemeye başlamıştı. O sırada bedenimin tamamen uyuştuğunu ve görüşümün yavaş yavaş yükselmeye başladığını fark etmiştim.
Bu, birkaç ay önce olmaya başlayan ve benim içimdeki enerjiden kaynaklandığını düşündüğüm bir olaydı. Bilincim bir tür enerji kütlesi gibi bedenimden ayrılıyor ve bir hayaletmiş gibi etrafta dolaşmama olanak sağlıyordu. Sadece ensemdeki bir noktadan bu enerji formuma bağlanan ince bir ip, benim bedenimden uzaklaşmamı engelleyen yegane etkendi ve bunun kopması demek, ölmem anlamına geliyordu. Bunu yapmanın oldukça tehlikeli olduğunu biliyordum ancak içgüdülerimle konuşacak olursam, bunu yaparak enerji çeşitliliğimi koruyor ve ölümümü engelliyordum. Enerji çeşitliliğim benimle birlikte bedenimden ayrılırken, bedenimde de sadece normal enerji kalıyordu. Örnek verecek olursam, ben arabanın motorlarını korumaya odaklanırken, Emily'nin tek yapabildiği arabanın yakıtını çalmaktı ve bunu yeniden doldurmak sadece zamana bağlıydı. Aksi halde, motoru da çaldırma riskim de oldukça yüksekti.
Gözlerim bedenimden çıkan birkaç düzine ince ipliğe takılırken sıkıntıyla düşünmeye başlamıştım. Boynumdan, sırtımdan, başımdan, göğsümden ve çeşitli yerlerden çıkan ince enerji iplikleri farklı yönlere uzanırken bu ipliklerin her birinin deneklerden birine bağlandığını tahmin ediyordum. Martin'in gözlerinden gördüğüm gün de bedenimi terk etmiştim, ancak o zamanlar şu andaki gibi bu yeteneğin üzerinde belli bir kontrol sağlayamıyordum ve bu yüzden de bana bağlı olan bir bedeni yeni bir form bellemiştim. Bunu tekrar yapıp yapamayacağımdan emin değildim, çünkü bedenimden uzaklaşırsam öleceğimi hissediyordum. Ayrıca diğerleri de bana yeterince yakın olmadıkları için bunu tekrar yapmamın iyi olmayacağının farkındaydım. Bu forma geçerek enerji çeşitliliğimi korumamın en büyük sebebi bu ince bağlardı ve bu bağların kökeni olan imperlerden bir tanesini bile Emily özümseyerek yok ederse, o impere bağlı olan denekten tamamen kopardım. Bu bağlara hayati bir içgüdü yüklediğim için de, istemsizce bunlara zarar gelirse birilerinin öleceği konusunda tedirgindim. Her zaman hisleri doğrultusunda hareket eden biri olmasam da, bunu körü körüne takip etme isteğini üzerimden atamıyordum.
Emily'nin kendini tutamayarak daha yüksek sesle ağlamaya başladığını fark ettiğimde, düşüncelerimden sıyrılarak buradaki manzaraya çevirmiştim kendimi. Bedenimden ayrıldığım için bedenimin kontrolünü tamamen kaybetmiştim ve Emily'nin omuzlarını tutan ellerim yere cansızca düşmüşlerdi. Ayrıca Emily'nin omzundaki başıma biraz daha yaklaşarak baktığımda, yüzümdeki ifadenin oldukça düz olduğunu ve gözlerimin açık olmasına rağmen odaksızca tek bir noktaya kilitlendiğini fark etmiştim. Öylesine ölü gibi bir bakıştı ki bu, ne eski canlılığı kalmıştı ne de mavi gözlerimin ortasındaki siyah göz bebeklerim... Gözlerim, sanki kağıda mavi kalemle iki daire çizip içini boyamışım gibi dümdüz, odaksız ve ölü gibiydi.
Emily'nin ağzından çıkan uzuvlar, sanki görevlerini tamamlamış gibi omzumdan ağır ağır çıkarlarken bedenime ağırca yönelmiş ve sadece benim görebildiğim mavi enerjiden oluşan elimle kendi bedenime dokunmamla görüş açım birden kararmıştı. Bu sefer kendi bedenime geri dönerek gözlerimi normal bir şekilde açtığımda, odanın kapısı da açılarak içeriye doluşmaya başlayan doktorların klasik görüntüsü beni karşılamıştı.
Derin bir nefes alarak başımı zorlanarak Emily'nin omzundan ayırıp sırtımı arkamdaki duvara yaslarken birkaç doktorun yanıma gelerek omzuma pansuman yapmasını beklemeye başlamıştım. Karşımda şaşkınlıkla ağlamaya başlayan Emily ise kanlar içinde kalan omzuma bakarken Zerter gelerek ona destek olmuş ve onu ağırca odadan çıkarmıştı. Kapıdan ayrılmadan hemen önce Zerter'a doğru çıkarabildiğim en yüksek sesle "Flash bellek." diye konuşmama rağmen sesim, normal bir konuşma sesi düzeyinin üzerine çıkamamıştı ancak Zerter'ın duyabileceği bir düzey olduğundan emindim. Beni haklı çıkarırcasına Emily'i koridora bırakarak odaya geri dönen Zerter ise cebindeki flash diski kanlı olmayan avcuma bırakmış ve yeniden odadan ayrılmıştı.
Pansuman olayının ardından bir doktorun yardımıyla odama geri döndüğümde bilgisayarı da kucağıma alarak yatağıma yatarcasına oturmuş ve sırtımı yasladığım yastıkları kısaca düzelttikten sonra bilgisayarı açarak flashı bilgisayara takmıştım. Sadece bir video kaydı bulunan dosyaya tıklayarak videonun tüm ekranı kaplayarak açılmasını sağladıktan sonra sessizce görüntüleri izlemeye koyulmuştum. Normal bulutlu günlerden birisiydi ve düz bir arazide kazılmış toprağın hemen yanındaki düzlükte çiçeklerle bezenmiş süslü bir tabut bulunuyordu. Gömme işlemi henüz gerçekleşmemiş gibiydi, ayrıca kamera da mezar taşımın herhangi bir noktasına sabitlenmiş olsa gerek, görüş açısı biraz alçaktandı.
Dualar edilip konuşmaların yapıldığı sırada, orada bulunan insanlarda teker teker gözlerimi gezdirirken gözüme ilk takılan kişi babam olmuştu. Simsiyah takımına eşlik eden yüzündeki büyük bir suçluluk duygusuyla sessizce tabutuma bakarken, dokunsam ağlayacakmış gibi bir modun içerisindeydi. Tuhaftı, ancak onu üzgün gördüğüm için biraz sevinmiştim sanırım. Yeterince iyi bir baba-kız ilişkimizin olmamasına rağme, son zamanlarda çok iyi bir kız olmuş ve bu iyiliği elimden geldiğince babama da aşılamayı başarmıştım. O an gerçekten ölseydim ve bu cenaze töreni gerçek olsaydı, sanırım hiçbir pişmanlığım olmadan huzurla ölmüş olurdum.
O sırada diğer arkadaşlarımın da burada olduğunu fark etmem beni biraz duygulandırmıştı. Sadece Aras, Rachael, Martin, Melany ve Hiro değil; önceden oyun odasında olan ve ölmeyen herkes buradaydı. Hatta ön saflarda duran Matt ve Helen'i bile seçebiliyordum.
Hepsi, onlarla gurur duyacağım kadar çok büyümüştü ve hepsi çok güzel birer genç olmuştu. Hastanedeyken ilaçlar gelişimimizi büyük ölçüde yavaşlatmıştı ve onları son gördüğümde bir buçuk metre boyundaki bir grup çocuktan ibaretlerdi ancak hastaneden çıktıktan sonra bir yıl içerisinde bu eksikliği fazlasıyla kapatmış ve boy olarak da büyük bir patlama yaşamış gibi görünüyorlardı. Ah, Melany ve Rachael saçlarını bile boyatmıştı! Saçlarının uçlarındaki mor ve mavi renkleri ikisine de ayrı ayrı çok yakışmıştı.
Hep birlikte hayalini kurduğumuz hayatı yaşıyor gibiydiler.
Ama mutlulukları büyük ölçüde eksikti... Neredeyse hepsi salya sümük ağlıyordu, ancak o an bir cenazede bulunduklarını bildiğim için normal hayatlarında kahkaha attıklarını ve yanakları ağrıyana kadar güldüklerini hayal ederek mutlu olmuştum.
Martin, Melany ve Rachael birbirlerine destek olurcasına yan yana durmalarına rağmen hepsinin yüzleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu ve bu sahne istemsizce beni gülümsetmişti. Onlara hayatı benim yerime de yaşamalarını söylemiştim, ve bunu hakkıyla yerine getireceklerinden emindim. Hala kardeş gibi birbirlerine sıkıca bağlı olduklarını görmek nedensizce beni mutlu etmişti.
Onları gördüğüme o kadar sevinmiştim ki, her an ağlayabilirdim.
O sırada gözüme takılan kişi, diğerlerinden daha uzak bir köşeden bekleyen Aras olmuştu. Diğerlerinin aksine resmi kıyafetlerle burada değildi. Siyah kot-tişört ve aynı renk siyah bir kapüşonla buraya gelmişti. Kafasına geçirdiği kapüşonun şapkası yüzünden gözlerini göremesem de kızaran burun ve dudaklarını rahatça seçebiliyordum.
Onların bu halini görünce, istemsizce benim de gözlerim dolmuştu.. Hepsine teker teker sarılmak ve "Salak mısınız, ben ölmeyecek kadar zeki ve güzelim!" diye bağırmayı deli gibi istiyordum.
Boş tabutun görevliler tarafından mezara konulup defnedilmeye başlarken ve bu şekilde zaman akıp giderken, bir saat gibi bir sürenin ardından herkesin teker teker dağıldığı sıralarda burada kalan sayılı insanlar, bana gerçekten yakın olduğunu düşündüğüm insanlardı. İlk babam veda etmek istercesine mezarın yanına gelmiş ve titreyen elleriyle toprağı kırılgan bir şeye dokunuyormuş gibi nazikçe okşarken gözlerinden tutamadığı yaşları akmaya başlamıştı.
"Benim yüzünden." diye mırıldandığını duydum boğuk sesiyle. "O kadar kötü bir babayım ki bir gün olsun sana seni seviyorum diyemedim. Hiç seninle gurur duyduğumu söyleyemedim." dedikten sonra bir süre duraksayarak kendini toparlamaya çalışsa da, içindeki duyguların onu ele geçirmesini engelleyememiş ve gözyaşlarını durduramamıştı. "O kadar korkaktım ki..." derken sesinin titreyişinin benim boğazımı düğüm düğüm etmesine izin vermiştim. "Sana bunları söylersem, senin de gideceğini sandım. Güzel şeyler söylersem senin de diğerleri gibi benden uzaklaşacağından korktum... Her okul başarında, her gülümseyişinde, her zorluklarla pes etmeden, bana rağmen, baş etmeye çalıştığını gördüğümde seninle nasıl gurur duyduğumu söyleyemediğim için özür dilerim. Senden nefret ettiğimi söylediğimde, bunun için nasıl pişman olduğumu..." diye konuşurken başını toprak yığınına yaslayarak ağlamaya başlayan babamla birlikte benim de gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı.
Aradan biraz daha zamanın geçtiğini, babamın daha fazla konuşamadığı ve mezara bakmaya daha fazla katlanamadığı için mezarlıktan ayrılmasını üzgün gözlerle sonra, beni yeniden ve yeniden ağlatan arkadaşlarımın konuşmalarının ardından, mezarlıkta sadece Aras kalmıştı. Herkes gittikten sonra birkaç dakika daha bulunduğu yerden ayrılmasa da, bir süre sonra yavaş adımlarla mezar taşıma yaklaşmış ve mezarın yanına yere oturarak toprağa dokunmaya başlamıştı.
Sessizliğin büyüdüğü odada, dikkatle Aras'a bakmayı sürdürsem de o inatla konuşmayı reddedercesine sessiz kalmaya devam ediyordu ancak yine de çenesinden süzülen gözyaşlarını görmem çok da zor olmamıştı.
"Hastanede, aşı odasında seni ilk gördüğüm gün..." diye kısık bir sesle konuşmaya başlayan Aras'ı duymamla birlikte daha iyi duyabilmek için bilgisayarın sesini biraz arttırmış ve yeniden ona dikkat kesilmiştim. "...nedense senin üzgün göründüğünü düşünmüştüm. Zaman geçtikçe, bana anlattığın gizemli hikayelerle, oynadığımız oyunlardaki takdiklerinle, çizdiğimiz resimlerle... Seninleyken dünyaya hep farklı bir pencereden baktığımı hissetmiştim. Ne zaman sana hayranlık duymaya başladığımı bile bilmiyorum." derken dudaklarının titremeye başladığını fark etmiş gibi duraksamış ve kendini toparlamak adına derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etmişti. "Bize senin yerine de güzel bir hayat yaşamamızı söyledin, ama sensiz nasıl nefes alacağımı söylemiyorsun! Bana birlikte güneşi izleyeceğimizi söylemiştin, ama sen yokken ben güneş ışığına bile dokunamıyorum!.. Sanki güneşi sensiz izlersem, seni asla göremeyecekmişim gibi hissediyorum... Bana gelmen için başka bir nedenin kalmayacakmış gibi.."
Ellerinin altındaki toprağa dokunan Aras'ın ilk kez kendini saklamadan açık bir şekilde ağlamaya başladığını gördüğümde, beni de ağlamaya başlamam kaçınılmaz olmuştu. Hissettiklerini anlamak bir yana, hissettiklerini hissedebiliyorum desem tam yeriydi. Güneşi izlemek, onlarla olmadığım sürece bana da oldukça anlamsız geliyordu. Onlar hayatımda yoksa, mutlu değilsem neden güneşi izlemek istemeliydim ki? Bana zamanın ne kadar hızlı geçtiğini ve ölümümün gittikçe yaklaştığını hatırlatmaktan başka ne işe yarıyordu?
"Madem sözünü tutmayacaktın, neden bunca zamandır beni bu umuda bağlıyorsun? Neden bunca zamandır senin döneceğin gün için hazırlık yapmama, boş bir umut için çabalamama izin veriyorsun?.." diyen Aras şapkasını çıkararak dağınık siyah saçlarının ekrana yansımasına izin verirken kıpkırmızı olmuş gözleriyle üzgün bir şekilde toprağa bakmaya devam ediyordu. "Madem öldün, neden bunu kabullenemiyorum?... Neden hala bir yerlerde nefes almaya devam ediyormuşsun gibi hissediyorum?" dedikten sonra dudağını ısırmış ve başını eğerek gözlerini kapatıp gözyaşlarının toprağa karışmasına izin vermişti. "Elimi uzatsam tutamaz mısın?.. Yanına gelmek istesem, beni kabul edecek misin... Ben senden önce nasıl nefes aldığımı bile hatırlayamıyorum çünkü..."