Bölüm 2: Yeni Dünya ve Kader Şarkısı

2994 Kelimeler
Elara, taş duvarların siluetine doğru ilerlerken, ağaçların fısıltıları artıyordu sanki, her yaprak Elara'nın bilmediği bir hikayeyi mırıldanıyordu. Ormanın derinliklerinden gelen hafif esinti, yüzünü okşarken, garip bir tanıdıklık hissi uyandırdı. Bu dünya, tam da rüyalarında beliren o puslu imgeler gibiydi; gerçeküstü, ürkütücü ve bir o kadar da büyüleyici. İstanbul'un kaosu, beton yığınları ve tanıdık yüzleri zihninde giderek silikleşiyordu. Sanki, o parlayan ışık onu sadece fiziksel olarak değil, anılarını da yeniden yazarak buraya getirmişti. Artık geçmiş, flu bir resimden ibaretti; gerçeklik, ayaklarının altındaki bu nemli, büyülü toprak oluvermişti. İstanbul… Kelimeyi zihninde tekrarladı. Bir kütüphane… Sabah rutini… Sıcak poğaça kokusu… Bir an için, arkadaşı Aslı’nın gülen yüzünü görür gibi oldu. Aslı’nın dudakları oynuyordu, bir şeyler söylüyordu ama sesi kulağına ulaşmıyordu. Görüntü soluklaştı, grileşti ve tıpkı bir sis gibi dağıldı. Göğsünde, ince bir sızı hissetti. Kayıp. Bilinmez bir kayıp. Kimdi o şimdi? Ait olduğu yer neresiydi? Bu boşluk, karakterlere özgü o derin, bastırılmış arzuların ve aynı zamanda kimlik boşluğunun ilk belirtisi gibiydi. Bir tutku, bir çekim noktası arayışıydı bu, hayatın gri tonlarını renklendirecek bir kıvılcım… Ama şimdi bu arayış, korkutucu bir boyuta ulaşmıştı. Yüksek, devasa ağaçlar, göğe uzanan kadim parmaklar gibiydi. Gövdelerinden yayılan loş, yeşilimsi ışık, ormanın derinliklerinde dans eden hayaletlere benziyordu. Elara, daha önce hiç görmediği böceklerin vızıldayışını, tuhaf kuşların melankolik ötüşlerini duydu. Sesler bile farklıydı; daha zengin, daha melodik, sanki doğanın kendisi şarkı söylüyordu. Her bir nefeste ciğerlerine dolan havada, toprağın, yosunların ve isimsiz çiçeklerin kokusuyla karışık, belli belirsiz bir tatlılık vardı. Bu koku, Elara'nın zihnine nüfuz ediyor, onu daha derin bir bilinç durumuna çekiyordu. Sanki tüm duyuları keskinleşmişti, daha önce fark etmediği detayları algılıyordu. Parmak uçlarında ince bir karıncalanma, cildinde hafif bir titreme hissetti. Adeta kendisi de bu büyülü dünyanın bir parçası oluyordu. Bu durum, büyülü dünyalarındaki karakterlerin yeni yeteneklerini keşfedişleri gibiydi; sihirli bir perdenin aralanışıydı bu. Patika, yer yer parlayan taşlarla döşeliydi, Elara’nın adımlarını yönlendiriyordu. Biraz daha ilerledikçe, uzaktan insan sesleri duyar gibi oldu. Önce mırıldanma gibiydi, sonra daha net, tanıdık olmayan bir dilin tınıları kulağına ulaştı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. İnsanlar! Belki de bu yalnızlık ve belirsizlik hissi nihayet son bulacaktı. Ancak bir sorun vardı: Konuştukları dil, Elara'nın bildiği hiçbir dile benzemiyordu. Harfleri, kelimelerin telaffuzu… Tamamen yabancıydı. Dudakları sessizce kıpırdadı, kendi dilinde bir şeyler söylemeye çalıştı ama ses çıkmadı. "Merhaba?" diye fısıldadı içinden. Ses yoktu. Ama tuhaf bir şekilde, anlayabiliyordu. Sanki kelimeler, zihnine doğrudan anlamlarıyla kazınıyordu. Duyduğu her kelime, otomatik olarak kendi dilindeki karşılığıyla beliriyordu zihninde. Bir an için başı döndü. Bu, bir rüya mıydı bu? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Anılarına dair bulanıklık, bedenindeki ağrı, bu ormanın gerçekliği ve şimdi de bu dil… "Aklımı mı kaybediyorum?" diye düşündü, endişe buz gibi bir el gibi kalbine dokundu. Yoksa bu, onu buraya getiren Kader Şarkısı'nın bir yan etkisi miydi? Belki de bu melodi, sadece ruhları birbirine bağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bilinmeyen bir dünyada hayatta kalmak için gerekli adaptasyonları da beraberinde getiriyordu. Bu düşünce, Elara'nın içinde bir kıvılcım yaktı. Belki de bu dünya, ona bir sebeple ihtiyacı olduğu için onu çağırmıştı. Bu belirsizliğin ortasında, bu yeni yetenek, ona garip bir güven verdi. Patika onu, küçük bir yerleşimin kenarına çıkardı. Ağaçların arasında, küçük, yuvarlak hatlı evler sıralanmıştı. Evler, canlı dallardan ve yosunlardan yapılmış gibi duruyordu, çatılarında rengarenk, parlayan çiçekler vardı. Sanki ormanla iç içe geçmişlerdi. Evlerin önünde, tahta oyma heykeller, hayvan figürleri vardı, bazıları üzerlerinde tuhaf semboller taşıyordu. Köyün ortasında, büyük bir ateşin etrafında toplanmış birkaç kişi vardı. Giysileri, kendi dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu; doğal liflerden yapılmış, toprağın ve yaprakların renklerini taşıyan, üzerlerinde belli belirsiz parlayan işlemeler olan kıyafetler giyiyorlardı. Yüzleri, yaşlarına rağmen derin çizgilerle dolu, ama gözlerinde bilge ve nazik bir ifade vardı. Elara, onlara yaklaşırken, her adımı temkinliydi. Bedenindeki titreme, adeta ruhunun ne kadar savunmasız hissettiğini gösteriyordu. Onlar da Elara'yı fark etmiş, konuşmalarını kesmişlerdi. Yüzlerinde bir şaşkınlık, biraz da tedirginlik vardı. Elara, içinden gelen bir dürtüyle konuştu, "Merhaba?" Sesi çatallı çıkmıştı, kelime kendi kulaklarına bile yabancı gelmişti. Köylülerden biri, yaşlı bir kadın, ileri adım attı. Gözleri, Elara'nın üzerinde parlayan gümüşi ışıltıya takıldı, adeta bir elmas görmüş gibi parladılar. Kadın, Elara'nın anlayabildiği, ama tuhaf tınılı, eski ve hırıltılı bir dilde konuştu: "Bir yabancı… Ve ışık taşıyor." Elara, durumu açıklamaya çalıştı. Kendini toparladı, adeta ruhunu avucunda tuttu. "Ben… Ben neredeyim? Burası neresi? Ben kendi dünyamdan geldim, nasıl oldu bilmiyorum…" Kelimeleri dökülürken, kadının gözlerinde bir şaşkınlık belirdi, ama aynı zamanda bir anlama hissi de vardı. Sanki yüzündeki o bilgeliğin ardında, bu duruma benzer pek çok hikayeye tanıklık etmişti. Kadın, elini nazikçe Elara'ya uzattı. Avucunun içi, nasırlı ama şefkatliydi. "Hoş geldin, yolcu," dedi, sesi yumuşaktı ama otorite doluydu. "Burası Aethelgard. Ve görüyorum ki, Kader Şarkısı seni de çağırmış." Kader Şarkısı. O melodi. Demek bir adı vardı. Ve burada herkes biliyordu. Elara, kadının elini tuttu. Kadının teni, sıcak ve pürüzlüydü. Avuçları arasında bir enerji akımı hisseder gibi oldu. "Kader Şarkısı?" diye sordu Elara, sesi titriyordu. "O melodi mi? Kalbimde hissettiğim?" Yaşlı kadın Lyra, bilgece başını salladı. Gözlerinde derin bir anlayış vardı. "Evet, yavrum. O melodi, ruh eşini çağıran melodidir. Bu diyarda herkesin bir ruh eşi vardır. Ve yetişkinliğe erdiğimizde, ruh eşimizin şarkısını duymaya başlarız. O şarkı, seni ona doğru çeker, eninde sonunda birbirinizi bulmanızı sağlar. Bu, hayatın ve evrenin bir yasasıdır burada." Kadının sesi bilge, rehber karakterleri gibiydi; bilginin derinliğini, ama aynı zamanda gizemini taşıyordu. Sanki binlerce yılın sırlarını anlatıyordu. Bu açıklama, Elara'nın içine bir anda büyük bir umut ekti. Onu bu boşluktan kurtaracak bir "eş" vardı. Ama aynı zamanda tarifsiz bir endişe de doğurdu. Kader? Ruh eşi? Bu kadar gerçek ve derinden bir bağ olabileceği düşüncesi, o karşı konulmaz çekimin temelini oluşturuyordu; Elara’nın en derin, en gizli arzularına dokunuyordu. Elara'nın şaşkınlığını ve korkusunu gören Lyra, onu nazikçe ateşin başına davet etti. Ateşin etrafında oturan diğer köylüler, Elara'ya sıcak ama meraklı gözlerle bakıyorlardı. Lyra ve diğerleri, Elara'yı dikkatle dinledi. Elara, İstanbul'daki hayatını, kütüphanedeki işini, o sıradan rutini, ardından melodiyi ve o parlak ışık sütununu anlattı. Anlatırken, anıları giderek daha da bulanıklaşıyordu, sanki sözcükler dudaklarından dökülürken, hafızasındaki görüntüleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Bazen bir ismi hatırlamakta zorlandı, bazen de bir olayın detayını… Bu durum, Elara’da hafif bir panik yaratıyordu. Kimliği siliniyor muydu? Lyra’nın yüzünde beliren üzüntü, Elara’nın korkularını doğruluyor gibiydi. Lyra, her duyduğuna başını sallayarak karşılık verdi. "Senin dünyan, bizimkinden çok farklı bir dünya. Bazı zamanlarda, iki dünya arasındaki perdeler incelir. Ve bazen, Kader Şarkısı o kadar güçlü yankılanır ki, bir ruhu perdelerin ötesinden çağırır. Senin durumun da bu." Lyra, Elara'ya bir fincan, içinde buharlar tüten, otlardan yapılmış kokulu bir içecek uzattı. "Bu, zihnini sakinleştirecek, ruhuna iyi gelecek." Elara, içeceği yudumlarken, dudaklarında hafif acımtırak ama ferahlatıcı bir tat hissetti. Lyra, Aethelgard'ın kurallarını, farklı krallıklarını ve Kader Şarkısı'nın önemini anlatmaya başladı. "Aethelgard, kadim bir diyardır, yavrum. Dört ana krallıkta yaşarız: Güneş Işığı Krallığı, toprak ve bereketi temsil eden, neşeli ve açık yürekli insanların yaşadığı diyar; Ay Işığı Diyarı, bilgelik ve bilimin hüküm sürdüğü, daha içe dönük ve mistik bir yer; Rüzgarın Çağrısı, uçsuz bucaksız ovalarda yaşayan, özgür ruhlu savaşçıların krallığı; ve son olarak, Gece Diyarı." Lyra, "Senin şarkın, çok güçlü yankılanıyor Elara," dedi, gözlerini Elara'nınkilerle buluşturarak. Bakışları, Elara’nın ruhuna işler gibiydi. "Ve bu şarkı, seni Gece Diyarı'na doğru çekiyor gibi." Lyra'nın sesi, bu krallıktan bahsederken hafifçe titredi, yüzünde hafif bir korku belirdi. Diğer köylüler de huzursuzca kıpırdandı, bazıları başlarını çevirdi. "Gece Diyarı… Orası, Aethelgard'ın en kadim ve en tehlikeli topraklarıdır. Orayı, Karanlık Prens Kaeron yönetir." Kaeron ismiyle birlikte, köydeki diğer insanlar huzursuzlandı. Bazıları başlarını çevirdi, bazıları titredi. Bir kadının fısıltısı duyuldu: "Kanlı Prens..." Lyra, Elara'nın gözlerine baktı, bakışlarında acıma ve uyarı vardı. "Kaeron, güçlü ve karanlık bir lord’dur. Hakkında pek çok efsane dolaşır. Kimine göre acımasız bir zorba, kimine göre ise lanetlenmiş bir ruhtur. Kendi halkı bile ondan korkar. Yıllar önce tahtına oturmak için korkunç şeyler yaptığı söylenir. Gücünü kontrol edemediği, içinde bir karanlık taşıdığı söylenir. Ve bu karanlık, diyarın dengesini tehdit ediyor. Adını anmak istemediğimiz kişi gibi Kaeron’un ismi bile bir korku fısıltısı yaratıyordu. Elara’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Karanlık Prens. Melodisi, onu bu tehlikeli adama mı çekiyordu? İçinde bir korku filizlendi. İstanbul’daki hayatında en büyük tehlike, belki de geç kalacağı otobüsü kaçırmaktı. Şimdi ise, kadim bir kehanetle bağlantılı olduğu söylenen, hakkında korkunç dedikodular dolaşan bir prensin peşinden gidiyordu. Mantığı, ona dönüp kaçmasını söylüyordu. "Bu çılgınlık," diye fısıldadı kendi kendine. "Delirmiş olmalıyım." Ama kalbindeki melodi, ona karşı koymayı imkansız kılıyordu. Kahramanların karşılaştığı o kaderin kaçınılmazlığı gibi, Elara da kendi yazgısına doğru çekiliyordu. Bu melodi, hissettiği o karşı konulmaz arzu gibiydi; mantığını ve korkusunu bir kenara bırakıp, sadece bu çağrıyı takip etme isteği uyandırıyordu. "Ama… Eğer o tehlikeliyse, neden benim şarkım onu çağırıyor?" diye sordu Elara, sesi titrek çıktı, Lyra'nın yüzüne baktı. "Kader Şarkısı, ruh eşlerini bir araya getirmez mi?" Lyra’nın gözlerinde hüzünlü bir ışık belirdi. "Kader Şarkısı, bazen en beklenmedik ruhları bir araya getirir yavrum. Bazen birbirine karşıt olanları. Diyarın dengesi bozulduğunda, en güçlü şarkılar yankılanır. Ve Kaeron'un şarkısı, şimdiye kadar duyduğumuz en güçlü şarkılardan biri. Onun şarkısı, etrafındaki karanlığın içinde bile parlıyor. Ve seninki de öyle, Elara. İkinizin şarkısı, birleştiğinde tüm diyarın kaderini değiştirebilecek bir güce sahip." Lyra'nın sesi, bir kehanetin ağırlığını taşıyordu. Bu sözler, Elara’nın beyninde şimşekler çaktırdı. Kader Şarkısı, sadece romantik bir bağ değil, aynı zamanda kozmik bir amaç taşıyordu. Onun buraya gelişi tesadüf değildi. Kaeron’la olan bu bilinmeyen bağlantı, sadece bir ruh eşi bağı değil, aynı zamanda Aethelgard’ın geleceği için de hayati bir önem taşıyordu. Üzerindeki o gümüşi parıltı, eski anılarının silinişi, bu yeni yetenekleri… Hepsi, bu büyük amaca hizmet ediyordu. Bu düşünce, Elara'nın zihninde yavaş yavaş bir kristal gibi belirginleşiyordu. Şaşkınlık, korku ve içsel bir kabul… Lyra, Elara'nın titreyen elini tuttu. "Dinlen şimdi. Yolculuk uzun ve tehlikeli olacak. Ama Kader Şarkısı seni koruyacaktır. Unutma, o şarkı senin pusulan. Kalbinde hissettiğin her ne ise, o senin yol göstericin. Ve unutma, en derin korkularımız bile, bazen en büyük güç kaynaklarımızdır." Elara, Lyra'nın şifalı içeceğini yudumlarken, gözleri ateşin alevlerinde dans etti. Alevler, sanki ona Kaeron'un yüzünü gösteriyordu; karanlık, tehlikeli ama aynı zamanda inanılmaz derecede çekici, baştan çıkarıcı bir yüz. Bir tutku ve bilinmeyenin cezbediciliği Elara’nın ruhunu sardı. Korku ve heyecan, iç içe geçmişti. Bir yandan bu dünyaya, bu kadere atılmaktan korkuyordu, diğer yandan ise, bu karşı konulmaz çekim onu derin bir merakla dolduruyordu. Bu adama doğru çekiliyordu, tıpkı mıknatısın metali çekmesi gibi. Bir iç sesi fısıldıyordu: "Onda, eksik olan parçanı bulacaksın." Gece boyunca, Elara uyumadı. Köyün sessizliği, uzaktan gelen orman sesleri ve kulaklarında hiç dinmeyen o melodiyle doluydu. Artık biliyordu; bu melodi, onu bir prense, karanlık bir diyara ve belki de tüm bir dünyanın kaderine götürüyordu. Kendi dünyası geride kalmıştı, anıları siliniyordu, ama burada, Aethelgard'da, onu bekleyen bir kader vardı. Belki de bu, o uzun zamandır aradığı anlamdı. Bu, epik destanlardaki kahramanların ilk büyük yolculuklarının eşiği gibiydi; kaderlerini kucakladıkları an. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Elara kararını verdi. İçindeki korkuya rağmen, kalbindeki çekim daha güçlüydü. Lyra'ya veda etti, yaşlı kadının gözlerinde hem endişe hem de umut gördü. "Gitmeliyim," dedi Elara, sesi artık daha kararlıydı. "Şarkı beni çağırıyor." Lyra, başını salladı ve Elara'nın ellerini avuçları içine aldı. "Kaderin seni bulacak, yavrum. Işığını kaybetme." Kader Şarkısı'nın yankıları giderek güçlenirken, Elara, Gece Diyarı'nın karanlık topraklarına doğru, bilinmeyene ilk adımını attı. Ruhunda, Kader Şarkısı'nın çağrısıyla dolup taşan, hem korku hem de sarsılmaz bir kararlılık vardı. Yeni bir hayat, yeni bir aşk ve bambaşka bir dünya onu bekliyordu. Ve Elara, her adımında, zihnindeki İstanbul anılarının biraz daha bulanıklaştığını hissetti… Geriye kalan tek şey, önündeki bu yeni ve gizemli yoldu. Elara, Lyra’nın vedasıyla birlikte, köyden ayrıldı. Arkasında, ona kısa süreli bir güven ve sıcaklık sağlayan, ormanın içine oyulmuş o şirin yerleşimi bırakıyordu. Ayaklarının altındaki toprağın yumuşaklığı ve havaya sinen o garip, büyülü koku her adımında daha da belirginleşiyordu. Güneşin, yaprakların arasından süzülerek oluşturduğu altın rengi benekler bile, Gece Diyarı'na yaklaştıkça yerini daha loş, morumsu bir alacakaranlığa bırakır gibiydi. Sanki doğanın kendisi bile, o topraklara yaklaştığını Elara’ya fısıldıyordu. Yüreği, hem Lyra’nın sözlerinin ağırlığıyla hem de bilinmeyenin heyecanıyla çarpıyordu. Karanlık Prens Kaeron. O isim, zihninde yankılanıyor, bir yandan buz gibi bir korku salarken, diğer yandan tarifsiz bir merakla kanını ısıtıyordu. Lyra'nın Kaeron'dan bahsederken yüzünde beliren gölgeyi, köydeki diğer insanların ürkek fısıltılarını hatırladı: "Kontrol edemediği bir karanlık..." "Lanetlenmiş bir ruh..." Bu sözler, Elara'nın zihninde bir canavar portresi çizse de, içindeki o Kader Şarkısı, bu portrenin ardında çok daha fazlasının olduğunu fısıldıyordu. O gizli, derin arzuların ve anlaşılmaz çekimin bir tezahürü gibiydi bu; tehlikeliydi, evet, ama aynı zamanda karşı konulmaz bir biçimde de cazipti. Tıpkı yasak bir meyve gibiydi, tadına bakmaktan kendini alıkoyamayacağı kadar çekici. Orman, Gece Diyarı'na yaklaştıkça karakter değiştirmeye başladı. Ağaçlar daha uzun, daha sık ve daha yaşlıydı. Gövdeleri, sanki bin yıllık sırlar saklar gibi bükülmüş, dalları birbirine dolanmış, gökyüzünü tamamen kapatır hale gelmişti. Sanki sonsuz bir tünelin içinden geçiyordu. Güneş ışığı, artık sadece incecik demetler halinde zemine düşüyor, bu da ormana kalıcı bir loşluk katıyordu. Bitki örtüsü de farklıydı; bazı bitkiler koyu mor renklerde parlıyor, bazıları ise, dikenli ve keskin hatlarıyla tehditkâr bir hava yaratıyordu. Elara, adım attığı her yerde dikkatli olmak zorundaydı. Ayaklarının altındaki toprak, daha kaygan, daha engebeliydi. Bilinmeyen hayvan sesleri, geceleri duyduğu melodiden bile daha ürkütücüydü. Uzaktan gelen ulumalar, kanat sesleri, onu tedirgin ediyordu. Sanki yasak ormanındaki her gölge, bir tehlikeyi barındırıyordu. Dalların arasından süzülen rüzgar, ona belli belirsiz fısıltılar taşıyordu, sanki geçmişin ruhları onunla konuşuyordu. Patika, daha taşlı ve engebeli hale geldi. Yerde, belli belirsiz görünen ayak izleri vardı; bazıları Elara’nın kendi dünyasında görmeye alışık olduğu ayakkabı izlerinden çok farklı, daha geniş ve pençeli izlere benziyordu, belki de bu diyarın vahşi yaratıklarına aitti. Bazıları ise, insanlara ait gibiydi ama daha büyük ve ilkeldi. "Kimler yaşıyor burada?" diye fısıldadı kendi kendine, sesi boşluğa karıştı ve bir an için rüzgarın onu geri çevirdiğini hissetti. Yalnızlık hissi, göğsüne ağır bir taş gibi oturmuştu. Kendi dünyasındaki anıları giderek silikleşirken, bu yeni ve acımasız gerçeklik daha da netleşiyordu. Sanki zihni, yeni bir diske kaydediliyor, eski veriler yavaşça siliniyordu. İstanbul’a dair her şey… Annesinin gülüşü, babasının endişeli sesi, en sevdiği kitabın kapağı… Hepsi, soluk birer hayalden ibaret kalıyordu. Bu durum, Elara’da derin bir kimlik boşluğu yaratıyor, adeta havada asılı kalmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Bir an, sendeledi. Ayak bileği, kaygan bir taşın üzerinde burkulur gibi oldu. Acıyla inledi. Oturup dinlenmek istedi ama içindeki melodi, kalbinde titreşen o Kader Şarkısı, ona izin vermiyordu. Şarkı, artık sadece bir melodi değil, fiziksel bir titreşime dönüşmüştü. Elara'nın damarlarında dolaşan kan gibiydi, her atışında onu belirli bir yöne, Kaeron'a doğru çekiyordu. Bu çekim, dayanılmaz arzu gibiydi; mantığına karşı koyamıyordu, bedeninin her zerresi bu bilinmeyene doğru yöneliyordu. Bu sadece romantik bir çekim değil, bedenin her hücresini saran, varoluşsal bir ihtiyaçtı. "Neden ben?" diye fısıldadı boşluğa, sesi bir yalvarış gibiydi. "Neden ben buradayım? Ve neden o?" Aklındaki sorular, yankılanan bir çığlık gibi zihnini dolduruyordu. Bu kadim diyarın, bu karanlık prensin onunla ne alakası vardı? O sadece sıradan bir kütüphaneciydi, hayali kelimelerin arasında kaybolmaktı. Şimdi ise, bir kaderin engebeli yollarında ilerleyen, ruhunda bir melodi taşıyan bir yabancıydı. Bir süre sonra, patika dik bir yokuşa dönüştü. Yokuşun sonunda, ağaçların arasından devasa, siyaha yakın, yosun tutmuş taş duvarlar yükseldi. Gece Diyarı'nın Kalesi. Elara, nefesi kesilerek durdu. Kale, hayal ettiğinden bile daha büyüktü. Göğe uzanan kuleleri, karanlık gökyüzünü yırtan sivri uçları ve üzerinde belli belirsiz parlayan karanlık sembollerle, adeta gölgelerden inşa edilmiş gibiydi. Bazı semboller, eski bir dilin yazıları gibi görünüyordu, diğerleri ise, birbirine dolanmış yılanları anımsatan, tuhaf ve ürkütücü motiflerdi. Sanki kalenin kendisi de nefes alıyor, içinde yaşayan kötücül bir enerji barındırıyordu. Burası, Azkaban'ı veya Volan De Mort'un sığınağı gibiydi; her köşesi korku ve karanlıkla dolu bir yerdi, ama aynı zamanda, inanılmaz bir ihtişam da barındırıyordu; bir krallığın gücü, yüzlerce yıllık tarih… Kaleye yaklaştıkça, o melodinin şiddeti dayanılmaz bir hal aldı. Artık sadece kulaklarında değil, tüm bedeninde yankılanıyordu. Kalbi, bu melodinin ritmiyle senkronize olmuş gibi, göğsünde hızla çarpıyordu. Sanki ruhu, kendi eşine doğru deli gibi koşuyordu. Elara, ellerini göğsüne bastırdı, nefes almakta zorlanıyordu. Bu sadece fiziksel bir çekim değil, ruhani bir bağdı. Bu bağ, onu korkuttuğu kadar, bir yandan da güvende hissettiriyordu. Sanki o melodi, onunla bu diyara gelmişti ve onu koruyordu. Kale kapısı, devasa, demir kapıların kenarlarında oyulmuş karanlık figürlerle, ürkütücü bir şekilde kapalıydı. Figürler, pençeli elleri ve boynuzlu başlarıyla, karanlık muhafızlara benziyordu. Kapının üzerinde, ay ışığının vurduğu yerde, paslı zincirler ve paslı bir kilit, sanki ebediyen kapatılmış gibi duruyordu. Sanki bu kale, dışarıya değil, içerideki bir şeyi hapsediyordu. Elara, kapının önünde durdu. İçeriden gelen bir enerji dalgası hissetti; güçlü, baskın, ama aynı zamanda... tanıdık? Yoksa bu, Kaeron'un enerjisi miydi? Bu, bir karakterin hissettiği o baştan çıkarıcı, tehlikeli çekimdi; karşı konulmaz bir merak, bir arzu, bir teslimiyet… İçinde bir ses, "Geri dön," diye fısıldıyordu. "Bu delilik. Kendini bir canavarın kucağına atıyorsun. Kimsin sen Elara? Bu hayat senin değil!" Ama başka bir ses, o melodinin ritmiyle dans eden bir ses, daha güçlü bir şekilde yankılanıyordu: "Hayır. O benim kaderim. O benim şarkım. Ve sen, ait olduğun yere gidiyorsun." Elara, derin bir nefes aldı. Ciğerleri soğuk, büyülü havayla dolarken, içindeki kararsızlık bir anlığına dağıldı. Gözlerini kapattı. Zihninde, annesinin endişeli yüzü belirir gibi oldu, ama o da hemen silindi, yerine Lyra’nın bilge gözleri ve Kaeron’un hayal meyal silueti geldi. Kütüphanedeki sessiz, güvenli hayatı, artık bir hayalden ibaretti. Burası, onun yeni gerçekliğiydi. Ve bu gerçeklik, onu hem korkutuyor hem de içindeki o tarifsiz boşluğu doldurmaya söz veriyordu. Eli, istem dışı demir kapıya uzandı. Soğuk, pürüzlü metale dokundu. Kapı, onun dokunuşuyla hafifçe titrer gibi oldu, sanki kadim bir varlık Elara'nın varlığını hissetmişti. O an, kulaklarında, sadece Kader Şarkısı'nın melodisi değil, aynı zamanda o melodinin içine karışmış, derin, hüzünlü ve tanıdık olmayan bir ses duydu. Bir fısıltıydı, sanki ruhunun derinliklerinden geliyordu: "Sonunda geldin, ışığım..." Kimdi bu ses? Kaeron muydu? Yoksa bu kalenin kendisi miydi? İçinde bir ürperti yayıldı. Bu adam, sadece bir prens değil, aynı zamanda ruhunun derinliklerine nüfuz edebilecek bir güçtü. Elara'nın eli, kapının üzerinde, sanki ona davetiye çıkaran bir manyetik alana yakalanmış gibi duruyordu. Korkusuyla yüzleşti. Gözlerini açtı. Önündeki karanlık kale, ona bir meydan okuma gibi duruyordu. Ve Elara, bu meydan okumayı kabul etmeye hazırdı. Çünkü Kader Şarkısı, onu oraya çağırıyordu. Ve o, artık kaçamazdı. O melodi, onun yeni pusulasıydı. Derin bir nefes alarak, tüm gücüyle demir kapıyı itti. Kapı, paslı menteşelerin acı bir gıcırtısıyla aralandı. İçeriden yayılan soğuk ve ağır hava, Elara'nın yüzünü yaladı. Karanlık bir koridor uzanıyordu içeriye, ucunda belli belirsiz parlayan ışıklar vardı. Bu da onu bir sonraki adıma, yani Kaeron'la yüzleşmeye götürüyordu. Elara, tereddüt etmeden, o karanlık eşiği geçti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE