Betül İlgüz
*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆
İnsan kendini özgür sanıyordu. Oysa özgür falan olduğumuz yoktu. Ne özgürdük ne de hür! Tutsaktık tutsak!! Basbayağı tutsaktık işte. Tutsaklık sadece bileğe vurulan demirden kelepçeyle, parmaklıklar ardında, alıkoyulmakla olmuyordu. Şimdi bizim kelepçemiz telefondu, bilgisayardı, tabletlerdi... Bizim prangalarımız modaydı, 'millet ne der' deki milletti, giysilerimiz, kullandığımız markalardı. Bizim parmaklıklarımız 'insanlar'dı!
'İnsanlar ne der' diye düşününce bitiveriyordu iş! Ne hürlük kalıyordu ne başka bir şey. Ki bizler hep 'insanlar ne der' ile hareket ediyorduk farkında olmasak da. Bir el feneri lazımdı bize. Karanlıklar içinde doğru nesneyi gösterecek, ışığı çözümü gösterecekti. Bir el feneri lazımdı bize ki, öyle bir el feneri olmalıydı : kelepçelerin, parmaklıkların ve prangaların kilitlerinin anahtarlarını ortaya koymalıydı ışığıyla şıp diye.
Bu düşündüklerimi satır satır yazıya döküp defterimin kapağını kapattıktan sonra bizimkileri beklemek üzere aşağıya indim. Okumayı, yazmayı ve fikir çilesi çekmeyi fazlasıyla severdim. Lisede başlamış hâlâ devam ediyordu kitap bitirme çabalarım. Henüz birini bitirmeden diğerini alıyor ve kitaplığıma koyuyordum. Okuduklarım kadar, okumadıklarım da vardı raflarda. Öyle bir yük hissediyordum ki bazen, sanki hepsini hemen okumam bitirmem lazımdı. Hepsindeki en ufak bir bilgi kırıntısına, ortaya serilmiş bir gerçeğe, kendimi bulacağım satırlara, işte budur diyeceğim sözcüklere biran önce kavuşmak istiyordum böyle zamanlarda.
Eylül'e ne kadar ısrar etsem de pek kitap okumuyordu. Ben yirmi tane okuyorsam o üç tane okurdu. O da benim ısrarlarımla tabi. Neyse ki Süheyla'dan yana şanslıydım. O da okumayı severdi ve birbirimizle kitap alış verişi yapar, okuduklarımız üzerine konuşurduk. Bunun tadına doyum olmazdı. Rabbim hepimize bir değil bin kitap üzerine konuşabileceği, dava yolunda dertleşebileceği, ümmetin durumu hakkında kafa patlatabileceği, kalbine dokunan şiirleri paylaşabileceği dostlar nasip etsindi. Yanlız, bu demek değildi ki Eylül'ümle bu konuları konuşmaktan geri kalıyoruz. Asla! Eylül'le de kitaplar değil, belgeseller ve videolar, bazen de filmler hakkında konuşurduk. Film dediğimiz öyle aşkı kirleten zinanın dibine vurmuş filmler değildi. Bizlere insanlık adına bir şeyler öğreten filmlerdi.
Örneğin bir kaç ay olmuştu, Haykırış isimli bir kitabı okumuştum gözyaşları eşliğinde. Kitap boyunca, hatta henüz sadece kapağını inceleyip fotoğraf üzerinde düşündüğüm sırada gözyaşlarım hep benimleydi. Bu kitabı Eylül'e zor okutacağıma göre, ben de belgesel halini bulmuş ve ona atmış, izletmiştim. Belgesel bir kitabın yerini tutmasa da benim için, hiç yoktan iyiydi.
Ben tam Eylül'ü düşünürken kapı çalmıştı ve Eylül gelmişti bile. Son görüşmemizin üzerinden geçen zaman boyunca hepsini çok özlemiştim. Amcam odasından indi, yengem son kontrolleri yaptığı mutfaktan çıkıp yanıma geldi ve benimle beraber buyur ettiler misafirlerimizi. Gerçi misafir demek doğru olmazdı, onlarda ailemizdendi. Çok şükür ki amcam ve yengem onları kendi anne babası, kardeşleri ve yeğenleri gibi görürdü. Özellikle Nesrin Yengem eskiden de asla onlara yabancı gibi davranmamasına rağmen, Affan hayatımıza girdiğinden beri daha da yakın davranıyordu. Değişmişti ve bu fark ediliyordu lakin iyi bir yönde değişim olduğu için kimse ses çıkarmıyordu.
Mesela eskiden yine yemekler hazırlatır, onlar geldiğinde tebessümle buyur ederdi. Şimdi o tebessüm daha bir içtendi ve sohbetlere de eskisine göre daha fazka dahil oluyordu. Elhamdülillah.
Tabi Nesrin yengemin Affan sayesinde bu kadar ilerleme kaydettiğini biliyordum. Affan'la evlenmeyi kabul ettiğimden dolayı, bunun da onlar için büyük fırsat doğurmasından dolayı bana daha ilgili davranıyordu, aileme de. En başta bu ilgisi bundandı, evet. Zaten yapmacıklığı da belli oluyordu o zamanlar. Ama şimdi yengem gerçekten, samimiyetle yaklaşıyordu bize. Kimseden dolayı değil.
Anaanneme sımsıkı sarıldım ve yeşil gözlerine baktım. O benim annem sayılırdı. Annem yoktu belki ama annemin annesi vardı ve o da benim annem sayılırdı. Hem ne demişler, evlat ceviz torun ceviz içi.
Ertuğrul abim yine bana laf sokuşturmayı ihmal etmeden geçti yanımdan , sırayı Fatih abime bıraktı. Fatih abim gülümseyip selam verdi ve o da Eylül'üme verdi görüşme sırasını. Eylül'e sıkıca sarılıp buyur ettim ve herkes içeri girdiğinden kapadım kapıyı.
İnsanın sevdikleriyle beraber vakit geçirmesinden güzel bir şey yoktu gerçekten. Aslında bu akşam Süheyla da gelecekti ama vazgeçmişti. Hak veriyordum ona, sonuçta buradaki herkes benim ailemdi, lakin Süheyla'nın bir akrabalık bağı yoktu. Ve abimler de bizimle olduğundan dolayı gelmemekte haklıydı. Hem biz Eylül ile beraber görüşecektik onunla da. Eylül bizimle kalacaktı haftaya dek. Haftaya ramazanın son haftasıydı, çiftliğe gidecektik dayımlara iftara. Giderken hazır sınav ve okul telaşı yokken bizde kalacaktı Eylül bir kaç gün.
Evet, Süheyla doktor olmuştu. Ben öğretmen. Lakin Eylül benden bir yaş küçüktü. Yani bu yıl mezun oluyordu, mesleğine bu yıl kavuşacaktı. Güzel sanatlar okumuştu Eylül ve çizimleri gerçekten iyiydi. Bir şirkette tasarımcı olarak görev yapacaktı. Kıyafet tasarımı, üstelik tesettür. Belki de kitaplarla çok vakit geçirememesinin nedeni vaktini boyalara ve resim defterlerine harcamasındandı.
Ezanın okunmasına yakın sofraya oturduk ve çorbaları doldurup beklemeye koyulduk. Masaya hurmaları koymayı unuttuğumuzu fark ettiğimde hemen mutfağa gidip iki küçük kaseye hurma doldurdum ve masanın iki ucuna ortalayıp bıraktım. Biz beklerken, Fatih Abim dışarıya çıkmış ezanı dinliyordu. Daha doğrusu bekliyordu. Kulağıma ezan sesi dolduğunda bunu Fatih Abim'in okuduğunu anlamam zor olmamıştı lakin Eren anlamamış olacak ki kaşığına doldurduğu çorbayı ağzına götürmeye başlamıştı bile. Ertuğrul abim hızla Eren'in eline vurup kaşık henüz ağzına girmeden onu engellemeye kalktığında önce havaya fırlayıp ardından Eren'e çarpan ve yere düşen metalin sesine, çorbaya bulanmış bir turuncu gömlek eşlik etti. Eren ''Ne yapıyorsun abi ya!'' diye bağırıp öfkeli gözlerle Ertuğrul abime baktığında hepimiz bir gülmeye başladık.
''Oğlum ezan okunmadı, orucunu bozuyordun napayım yani?!!''
''Nasıl okunmadı, ne bu ses o zaman? Ben sağır değilim ya!''
Sinirli konuşan Eren bir yandan da ona uzattığım mendille üzerine dökülen çorbaları temizliyordu.
''Oğlum lan Fatih abin her zamanki gibi ezan mırıldanıyor, anlamayacak ne var bunda? Hâlâ alışamadın mı?''
Fatih abim ezanı çok severdi. Kimi zaman sessizce mırıldanır, kimi zaman da sesli bir şekilde okurdu. Buna hepimiz alışmış olduğumuzdan dolayı yadırgamasak ve orucumuzu açma çabasına girmesek de Eren şaşırmıştı sanırım. Ertuğrul abimin cümlesi üzerine Eren sustu, dayım da ''ah be şaşkın oğlum'' diye mırıldandı ve yine herkes güldü.
Bu sırada içeriye giren Fatih abim tek tek hepimize göz gezdirip konuştu. ''Neye gülüyor herkes? Ne oldu?''
Asıl gülünmesi gereken buydu. Fatih abim sebebiyle olan bunca şey üzerine Fatih abimin gelip 'herkes neye gülüyor ve ne oldu' demesi.
''Yeter uğraşmayın Eren'imle. Ne yapsın yavrum, dalgınlığına gelmiş.'' diyerek Eren'i koruyan anaannem bir eliyle de Eren'in sırtını sıvazlıyordu.
Teyzemse gülerek göz kırptı Eren'e
''Ya tabi. Oruç vurmuş kafasına herhalde. Yoksa hiç böyle değildir bu oğlan.''
Yerine oturup arkasına yaslanan Fatih abim ''Noluyor anlamadım ama, ezan okundu. Allah kabul etsin.'' deyip sessizce duasını mırıldanmaya başladıktan sonra hurma tabağına uzandı.
Herkesin ilk sözcüğü belliydi. ''Allah kabul etsin.''
...
??
...
''Kızlar Salı akşamı gidiyoruz değil mi etkinliğe? Hem bak Eylül, sana da nasipmiş. Panoda gördüğümüzde sen gelemem diye düşünmüştün, ben de Süheyla'ya benimle gelirsin dimi demiştim. Şimdi sen de varsın.''
Etkinlik diye bahsettiğim, taaa Eylül geçen geldiğinde çarşıda dolanırken gördüğüm ve fotoğrafını çektiğim konferanstı. O konferans iptal edilmişti bu nedenle gidememiştim. Şimdi aynı konuşmacılar yine gelecekti, fakat daha güzeli şuydu ki etkinliğe çocuklar da eklenmişti. Aralarında mülteci çocuklar da vardı, Türk çocuklar da. Aslında ben mültecidense muhacir kardeşlerimiz demeyi tercih ederdim. Muhacir çocukların dediklerini anlamamız açısından çevirmenler de olacaktı. Geniş kapsamlı güzel bir konferans bekliyordu bizi anlayacağınız.
İptal olduğuna çok üzüldüğüm konferans şimdi daha coşkulu bir biçimde sunulacaktı. Her şeyde bir hayır vardı gerçekten.
''Aynen öyle. Nasip işte.'' dedi Eylül ve ikisi de bir aksilik olmadığı sürece gideriz diyerek gönlüme su serpti.
Yine çarşıdaydık ve bir ağacın gölgesinde kalan masada oturmuş sohbet ediyorduk. Oruçluyduk evet, lakin hava sıcak değildi. Hatta rüzgar esiyordu ve gökyüzü gri bulutlarla kaplanmıştı. Umarım biz eve gidene dek çok yağmur yağmazdı.
''Kızlar, bir şey söyleyeceğim ama dalgaya almak yok.''
Eylül de ben de aynanda Süheyla'ya baktık. ''Söyle.'' dedim kafamı sallayarak. Eylül de ''Yok, ne dalgası.'' deyip söylemesi için beklemeye koyuldu.
''Bir hastam geldi geçenlerde, Selim. Aslında ilk gördüğümde tanıdım onu. Selim Aygür.''
İsim tanıdık gelmişti. Bir süre düşündükten sonra kavrayabilmiştim bahis konusu olan kişinin kim olduğunu. Süheyla'nın çocukluk arkadaşıydı Selim lakin 12. sınıftan beri görüşmemişti hiç.
''Eee?'' dedim devam etmesini bekleyerek.
''Geldiğinde çok kötüydü. Mimar olmuş, inşaat halinde bir binayı gezerken düşmüş ve karnına metal girmişti..'' Süheyla anlatırken sesi biraz kısılmıştı ve yüz ifadesi de bunu düşününce kötü hissettiğini gösteriyordu.
''Peki şimdi nasıl?''
''İyi.. Ameliyatı güzel geçti. Eğer onu kurtaramasaydım veya ona bir şey olsaydı bunun vicdan azabını ömür boyu hissederdim. Düşünsene, 7 yaşından beri seni koruyan, kollayan kişiyi sen bir metal parçasından koruyamamışsın.''
Anladığımı belirtircesine kafamı salladım. Eylül de bir şeyler söylemişti lakin ben o sırada düşünceler içinde bulunduğumdan dolayı anlamamıştım.
''Geçenlerde dediğin, ne zaman Süheyla?''
Eylül'ün sorusuna cevap verdi Süheyla. ''Bir hafta oldu en az. Yarın kontrole gelecek. İki gün önce taburcu ettik.''
''Bunda dalga geçecek ne vardı da anlatmadan önce bize öyle söyledin?''
Süheyla kendi kendini ele vermiş biri gibi davranışlarda bulunup sustu. ''Süheyla?'' dedim lakin bana baksa da konuşmadı.
''Yoksa hatıralar defterinden çıkıp gelen kahraman, çocukluk hislerini depreştirip kalbine bir ok---'' Eylül'ün lafını bölen şey benim alttan ayağına geçirdiğim tekme oldu. Eylül karşımda oturuyordu. Süheyla da onun yanında.
Eğer gerçekten Eylül'ün dediği gibi Süheyla Selim'e karşı bir şey hissetmeye başlamışsa dahi bu şekilde söylememeliydik. Süheyla'yı tanıyordum, onun için iyi olmazdı.
''Bilmiyorum. Sadece diğerlerine göre farklı.'' dedi ve sustu.
Bu konuyu kapatmamıza yarayan kişi ise yanımda, masanın diğer ucunda dikilip ''Merhaba hanımlar.'' diyerek hepimize başıyla selam verdikten sonra bana dönüp ''Nasılsın Betül?'' diyen Kutay'dı.
Zaten fazlasıyla uzun boyu olan Kutay bir de biz otururken, ayakta dikilince hepten zürafa boylu gözükmüştü. Eylül ve Süheyla tanımadıkları adamdan gelen merhabaya başlarıyla selam verip bana diktiler gözlerini.
''İyiyim, sen nasılsın?'' dedim ve hafif bir tebessüm ettim.
''Ben de iyiyim şükür. Seni görünce sorayım dedim; ya bizim Affan'dan ne zamandır haber yok, bir türlü konuşamadım gitti. Sen görüyorsundur?''
Affan, ıımmm! En son bize iftara geldiğinden beri görmemiş veya herhangi bir iletişim kurmamıştım. Yani en az 3 gündür.
''Hayrola bir şey mi oldu?'' demekle yetindim çünkü 'ben de nişanlımı 3-4 gün oldu görmeyeli' diyemezdim.
''Bahar, Affan ve Betül'ü çağıralım bir akşam iftara diyor uzun zamandı. Ramazan'ın bitmesine de az kaldı malum. Affan beye ulaşamayınca da çağırma şansımız olmadı.''
Bahar'ın ismini duyunca gülümsedim.
''Affan neden bakmıyor telefonlarına bilmiyorum ama çok teşekkür ederiz, güzel düşünmüşsünüz. ''
''Düşündük de fiil haline sokamadık, sorun burada. Sen bana numaranı ver, Bahar arar konuşursunuz. Affan'a ulaşamıyoruz malum.''
''Peki.'' dedim ve ezberimdeki numaramı söyledim Kutay'a. O da cebinden çıkardığı telefona kaydedip teşekkür etti ve daha fazla rahatsız etmeyeyim ben sizi deyip müsade istedi. Bahar'a selamlarımı iletmesini söyledikten sonra da baş üstüne deyip uzaklaştı yanımızdan.
Aslında numaramı vermezdim öyle herkese ama sonuçta bu Kutay'dı ve Baharla iletişim kurmamız için almıştı. Bu nedenle sorun etmemiştim. Tabiki kızların ''o kimdi'' sorularıyla başbaşa kalmıştım. ''O kimdi Betül?'' diyen Süheyla'yı, ''Kim olacak belli ki milli basketbolcu falan.'' diyerek Eylül yanıtlamış, ben de gülmüş ve Bahar ile Kutay'dan söz etmiştim.
Yağmur çiselemeye başladığında kalkıp vedalaştık Süheyla'yla. O başka yöne gidiyordu biz başka. Eylül'le yan yana yürürken yağmur oldukça hızlanmıştı. Sırılsıklam olmuştuk. Sol tarafta şemsiye satan amcadan bir şemsiye alıp açtım aceleyle.
''Zaten ıslanacağımız kadar ıslandık.''
''Olsun. Daha fazla ıslanmayalım.'' dedim ve Eylül'ü şemsiyenin altına çektim. Hızlı adımlarla yürüdük otoparka. Arabayla gelmiştik Allah'tan. Eylül sürüyordu. Ve neyse ki ayağımdaki ayakkabılar su geçirmezdi.
Eylül teybi açıp bir ilahi açtı ve mırıldanıp kaptırdı kendini. Ben de dikkatimi ilahiye vermeye çalıştım lakin akşam eve dönene dek Affan'dan 4 gündür haber almadığımı dert etmekle meşguldüm. Benim haber alamamam normaldi, zaten konuşmuyordum onunla telefonda ama Kutay'ın, en yakın arkadaşının telefonlarını açmıyor olması insanı endişelendiriyordu.
Amcam geldiğinde ilk sorum onunla en son ne zaman görüşmüş olduğuydu. ''İki gün oldu en az. En son şehir dışına çıkacaktı, iş için. Neden sordun?''
''Hiiç.'' dedim ve geçiştirdim amcamı.
İkiye inmişti gün sayımız.
...
☎?
...
Bugün 26 Haziran Pazar'dı yani Süheyla'nın doğum günü. Bense elimde telefon, Affan'ı arasam mı diye düşünmekle Süheyla için ne yapsam diye düşünmek arasındaydım. Sonunda inadımı yenerek aradım. Lakin açan olmadı. Telefonu elimden bırakarak mavi renkli bir kağıt aldım elime. Ve beyaz bir kalemle de kondurdum harfleri bulutları gökyüzüne konduruyormuşçasına. Ne yazsam olmayacak, yetmeyecekti. Çünkü insanın kardeş gördüğü insana içindekileri anlatabilmesinin mümkünâtı yoktu.
Ona anlatmak isterdim harflerimle,
dostu sevmenin ;
Kafamı gökyüzüne kaldırıp bulutları seyretmek gibi,
Sararmış buğdayların rüzgarda dalgalanmasını sonucu eteklerime vurduğunda hisettirdiği gibi,
Rüzgarı dinliyormuş gibi,
Dalgaların dilini anlayabilmek gibi,
Ağaç dallarına kurulmuş bir salıncakta sallanmak gibi,
Uçan balonun iplerini tutup Ay'a doğru yükselmek gibi,
Çikolata yerken duyulan haz gibi,
Kitap okurken altını çizecek cümleler bulmak gibi,
Ağlarken gülümsemeye sebep gibi,
Dertliyken mutluluğa geçiş gibi,
Ve yaşarken nefes aldığını hissetmek gibi olduğunu.
Anlatmak isterdim.
Kelimelerim yeterli olsaydı, keşke olsaydı da daha da anlatabilseydim. Bunları yazmıştım kağıda. Beğenmeyerek buruşturdum kağıdı. Güzel olmamıştı. Güvercinler yoktu, martılar yoktu, gökkuşağı yoktu yazdıklarımda. Tekrar yazdım. Bu kez farklı bi tarz denemiştim.
''
*Dost'uma*
Yağmur damlaları saçlarımı okşuyor anne şefkatiyle. Her bir tele bıraktıkları buseler gözyaşı olup ıslatıyor kahverengilerimi.
Gözlerimi yumuyorum. Odaklanmaya çalıştığım şey ne, ben de bilmiyorum ama kirpiklerim değince suratıma, anlıyorum ki her biri bir salıncağın ipi gibi uzun.
Kulak veriyorum rüzgarın sesine. Bana çeşitli şarkılar ve şiirler taşıyor her bir uğultusu. En sevdiğim, senden gelen, dostum. Senin şiirinle açıyorum gözlerimi.
Karşımda bir ayna. Aynada gördüğüm ilk şey gözlerimdeki parıltılar oluyor. Daha önce yoktular oysaki; senin şiirinle birlikte gelmiş olmalılar.
Parıltıların bir kısmının arkamdan vuran güneş ışınlarına ait olduğunu fark edip arkama dönüyorum, ve kaldırıyorum başımı gökyüzüne. Güneş hiç olmadığı kadar parlak şuan. Bir kaç siyah nokta var çevresinde, dönüp duruyorlar.
Siyah noktalar bana doğru gelmeye başlıyor. Merakla bekliyorum onları. Korkmuyorum, çünkü onlar da senin şiirinden.
Martılar ve güvercinler! Siyah noktalar değil bunlar, özgürlük taşıyor hepsi kanatlarında. Her bir tüyleri ayrı haykırıyor ''Eşhedü'' diye. Tıpkı şiirindeki gibi.
Her biri gagasında farklı renk bir balon taşıyor. Her bir renk kendi ihtişamıyla gülümsüyor. Balonları tutuyorum iplerinden, ayaklarım yerden kesiliyor.
Ben yükseldikçe martılar da yükseliyor. Güvercinler dört dönüyor etrafımda. Hepsi farklı bir melodi döküyor gagalarından. Fark ediyorum da, bu farklı melodiler bir araya gelince şimdiye dek hiç duymadığım bir sözcüğü oluşturuyorlar.
Yoksa bu sözcük ismin mi, dostum? Şimdiye dek hiç bilmediğim ismin?
Ben yükseldikçe hava kararıyor, biraz korkmuyor değilim. Lakin sonra yıldızları görüyorum ve korkum karaları yenen bir gökkuşağı gibi oluyor.
Bir yıldızı giyiyorum ayaklarıma, papuç misali. Ağırlığına dayanamamış olmalıyım ki balonlara rağmen yere iniyorum. Düşmüyorum.
Papuçlarım dalgaların üzerinde süzülüyor. Karşıdan bir sandal, yaklaşıyor, yaklaşıyor.
İçinde biri var. Hayallerimdeki gibi değil. Daha da sevimli biri. Hayallerime hiç konduramayacağım kelebek misali.
Bana sesleniyor, ve seslendiği şey bana yolladığın şiir, dostum!
'' Çıkacağız yola! '' diyor.
''Yağmur yüzümüze değince.'' diye de ekliyor.
Ve yağmur yağmaya başlıyor tekrar. Yoksa o sen misin, dostum?
Yağmur sen miydin? Güneş sen, martılar, güvercinler, ayna, parıltılar.. Hepsi sen miydin, dostum?
Hoşgeldin.
İyi ki geldin. İyi ki varsın.
Çıkalım artık yola öyleyse.
''
Yazdığım satırlara bir de anı ekledim. Fotoğraf. Ve üzerinde güller bulunan zarfa koydum ikisini de.
'Rabbim iyiki yaratmış seni.' derdim ben Süheyla'ya. Zarfın arkasına da bunu yazıp çantama koydum akşam Eylül'le ona yapacağımız sürpriz esnasında vermek üzere. Öyle de oldu.
Pastaneden bol çikolatalı bir pasta alıp dayandık kapısına hanım efendinin. Merdivenlere oturup pastayı kucağıma koydum ve açtım. Eylül de aldığımız üç küçük pasta maytabını çıkarıp batırdı pastanın üzerine. Yanımda getirdiğim çakmak yardımıyla biraz uğraş sonucu üçünü de yaktım ve Eylül'e zile basmasını söyledim.
Maytaplardan çok ellerim yanmıştı. Hele iki parmağıma Fatiha okuyordum içimden. Kapı açılıp da Süheyla şaşkın gözlerle bize bakerken 'iyi ki doğdun' deyip pastayı uzattık önüne. Bolca teşekkür ve gülücüklü bir gün olmuştu. Fotoğraf da çekilip hatıra kutumuza attıktan sonra bu ânları, iftarda yemek için dolaba koyduğumuz pastayı kestirdik Süheyla'ya çünkü ezan yaklaşmıştı bile.
Çatkapı geldiğimizden dolayı Süheyla 'bir şey hazırlayamadım size, haber verseydiniz keşke' diye yakınmaktan vazgeçememişti ama biz hâlimizden memnunduk. İlle her iftarda özel hazırlanmış şeyler yenilecek değildi ya.
Beraberce sofra kurup iftar yaptık. Sanırım bu gece rüyamda --tabi kabus görmezsem-- kızları görecektim. İnsan neyi düşünürse onu görürdü ya.
Öyle de olmuştu.
??
''Süheyla'nın doğum gününü kutlama amaçlı gelmiştik Eylül'le beraber buraya. Şimdi de sohbet ediyorduk. Eylül 'ben bir kaç gün sonra gideceğim kızlar , beni özleyin' diye şakalaşıyordu bizimle. Her şey çok güzel gidiyor derken telefonum çaldı. Açtım.
'Alo?' dedim bir kaç kez. Ses gelmedi. Ekrana baktım. Affan? yazıyordu. Telefondaki Affan'sa neden konuşmuyordu?
''Affan herkes seni merak ediyor neredesin?!'' dedim tekrar telefonu kulağıma götürüp.
Karşıdan kalın bir ses çığlık attığı. Bağırdı, acı dolu bir haykırıştı bu. ''Affan?'' dedim kalbim küt küt atarken.
Cevap geldi lakin Affan'ın sesi değildi bu. Yabancıydı. ''Affan artık yok.''
??
Gözlerimi açtım ve hızlı hızlı inip kalkan göğsüme götürdüm elimi. Kabus görmüştüm. Sakinleşmeye ve nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama başaramadım pek. Başarısızlığım sonucu daha da terledim, pikeyi üzerimden attım tekmeleyerek. Süheyla uyuyordu. Kalkıp banyoya girdim ve elimi yüzümü yıkadım. Biraz hava almak üzere cama yaklaştım. Yatmadan önce açmıştım camı hava sıcak diye. Şehir uyuyordu.
Yalnızca yıldızlar uyanıktı gökyüzünde. Bir de Ay.
Ezan sesi doldurdu kulaklarımı.
'' Allahuekber, Allabuekber..''
İçimden 'Allahuekber' , 'Allah en büyük' dedim ve sakinleştim. Gözlerimi yumup ezanı dinledim. İşte huzur buydu.