Babası, belindeki kemeri çıkarırken gözleri Şirin’i yakalayan bir şeytan gibi öfkeyle parlıyordu. Şirin, olacakları anlamıştı. Küçük evlerinde ne kaçacak bir yer vardı ne de saklanacak bir oda. Kalbi hızla çarparken adımlarını geriye atsa da babasının sert sesiyle donakalmıştı.
“Sen bizim adımızı mı lekeleyeceksin lan! Hangi yüzle bu eve dönüyorsun?” diye gürledi babası, nefretle.
Sana kaç kere dedim gitme oraya diye!
Şirin, kaçmaya çalıştı ama daracık alanda nereye kaçabilirdi ki? Belindeki kemeri hızla savuran adam, kızının sırtına indirdiği darbeyle bütün evi inletiyordu. Şirin, kemerin ilk darbelerini hissettiğinde canı yandı ama gözlerinden yaş akmadı. Sadece yutkunup sessiz kalmaya çalıştı. Gözyaşlarını tutmak, babasının daha da sinirlenmesini engellemenin tek yoluydu.
Her darbenin ardından yüreğinde daha derin bir yara açılıyor, ama Şirin kendini tutuyordu. Acıyla titreyen elleri, köşede duran yengesine doğru uzandı. Hamile yengesine, kendisine yardım etmeye kalkmaması için başını salladı. “Hayır” der gibi. Gözleri kızarmış, olanlara kendini kapatmıştı.
Yengesi o kadar çaresizdi ki, yalnızca kenarda durup elindeki mendili sıkarak sessizce ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu.
Şirin, sonunda yere kapaklandı. Babasının kemeri hâlâ hızla sırtına iniyordu. Sesi kısılmış bir ağlama sesi çıktı dudaklarından. Canı yanıyordu, ama bir yandan da bu acının sonsuza dek sürmeyeceğini biliyordu. Babası yorulana kadar sürdürecekti.
Artık babası yorulmuş olmalıydı ki kemerini savurmayı bıraktı ve derin bir nefes aldı. “Bundan sonra pamuk tarlasında çalışacaksın!” dedi, sesi hâlâ öfkeyle titriyordu. “Yaşın oldu 18, yan gelip yatma devri bitti. Hayır deme şansın yok!” Sende yarın benimle geleceksin! Arazide çalışacaksın.
Şirin, dizlerini karnına çekerek sessizce oturduğu yerde ağlamaya başladı. Ne bir şey diyebiliyordu ne de babasına karşı gelebiliyordu. Onun gözünde, bir yükten başka bir şey değildi.
Babası, “Ne halin varsa gör!” diyerek odadan çıkarken, yengesi hızla Şirin’in yanına koştu. Gözleri yaşlı, ama sesi sakin kalmaya çalışıyordu. “Hadi canım, odana geç. Yaralarını bir kontrol edelim,” dedi.
Şirin, güçlükle ayağa kalktı ve odaya geçti. Aynanın karşısına geçtiğinde sırtındaki kızarıklıkları gördü. Kızgın kemerin izleri sırtında derin birer yara bırakmıştı. Aynadaki görüntüsüne bakarken dudakları titredi.
Yengesi elinde bir merhemle odaya girdi. Şirin, yengesine doğru dönüp, ona sıkıca sarıldı. Hıçkırıklar içinde, “Yenge, ne yapacağım ben? Hayallerim vardı benim. Bir gün eserlerimi sergileyeceğim bir yer hayal etmiştim. Ama şimdi babam beni çalıştıracak. Kaçacak bir yerim yok, para yok. Üniversiteyi bırak, liseyi zar zor bitirebildim,” dedi.
Gözyaşları yüzünden süzülürken, yengesi onu sakinleştirmeye çalıştı. “Şirin, güzel gözlüm, bunlar da geçecek. Merak etme, her şey yoluna girecek,” dedi, onu sıkıca tutarak.
Ancak Şirin’in içindeki umutsuzluk büyüyordu. “Ne zaman, yenge? Beni kaçıp gitmek isteyen bir kız gibi görüyorlar. Hayatımı kendi ellerimle kurmak istiyorum ama burada, bu evde tutsak gibiyim. Görücü gelecek de beni buradan alacak diye mi bekleyeceğim?”
Yengesi, Şirin’in saçlarını okşayarak, “Kimse seni bu hayallerinden mahrum edemez. Sen çok güçlü bir kızsın. Bir gün bu evden çıkacak, kendi hayatını kuracaksın. Buna inanıyorum,” dedi.
Şirin, yengesinin bu sözlerine tutunmaya çalıştı. Ama kalbindeki umutsuzluk, gözyaşlarıyla birlikte akmaya devam ediyordu. O gece, yengesinin yanında oturup uzun süre ağladı. İçindeki acı, sırtındaki yaralardan daha derindi. Ama yine de bir umut vardı. Belki bir gün, o hayallerini gerçekleştirebilecekti.