Sürgün Gecesi

1629 Kelimeler
1 Ay Sonra (Nikah Günü) Zaman, bazen iyileştirmek için değil, daha büyük bir yıkıma hazırlamak için geçerdi. Elif için o bir ay, ömründen çalınan koca bir asır gibiydi. Aynadaki aksine baktığında, üzerindeki beyaz saten elbise değil, diri diri gömüleceği bir kefen olduğunu biliyordu. Mirhan Ağa’nın ölümü üzerinden tam kırk gün geçmişti. Kırk gün, kırk gece süren o ağır sessizlik, artık yerini fırtına öncesi bir uğultuya bırakmıştı. Konağın bahçesinde dökülen helvalar henüz soğumadan, bölgenin en güçlü aşiret ağaları başköşeye kurulmuş, ellerindeki tespihleri sabırla değil, bir infazın hükmünü verir gibi çekiyorlardı. Aşiret töresinde yasın kırkı, bir devrin sonu demekti. Ama Mirhan Ağa’nın vasiyeti, o mezara girmemişti. Herkesin kulağına fısıldanan o gizli vasiyet, Asil ve Elif’in hayatını birer prangaya dönüştürmüştü. Ağalar kararlıydı; o vasiyet yerine gelecek, bu nikah bugün kıyılacaktı. Asil, aynadaki aksine bakarken tanıyamıyordu kendini. Jilet gibi takım elbisesinin içinde dimdik duruyordu ama ruhu, vasiyetin ağırlığı altında iki büklümdü. Parmakları kravatına gitti, sanki o ince kumaş bir urgan olmuş, nefesini kesiyordu. Birden zihnine o isim düştü: Hazan. Onu koluna takıp bu konağa, bu hayata meydan okuyacaktı. Hazan’ı karısı yapacak, kendi kurallarını kendisi koyacaktı. Ama hayat, insanın planlarını değil, kaderin yazdıklarını önüne koyuyordu. Affet beni Hazan," diye fısıldadı aynadaki yabancıya. "Seninle cennete yürüyecekken, Elif ile bu cehennemde yanmaya mahkûm edildim." Kapı yavaşça aralandı. İçeri giren,annesi Zümrüt'tü. Asil’in aynadaki o kaskatı halini görünce yüreği cız etti. Adımları ağır ağır oğluna doğru yaklaştı. "Oğul... Oğlum, benim aslanım," dedi sesi titreyerek. Gözleri anında dolmuştu. Asil’in o mağrur duruşunun altındaki yıkımı bir tek o görebiliyordu. Zümrüt Hanım, oğlunun elini tuttu. "Biliyorum oğul," dedi fısıltıyla. "Kendini bu vasiyet için, bu söz için yaktın sen. Sen Hazan’ı..." Asil, "Hazan" ismini duyar duymaz sanki tenine kızgın bir demir basılmış gibi irkildi. Annesinin cümlesini tamamlamasına izin vermeden elini kaldırdı. "Sus ana, ne olur sus! Konuşup da yaramı deşmeyelim şimdi. Babamın ölmeden önceki vasiyetini yerine getirmek benim boynumun borcudur. Geri dönüşü yok artık." Başını öne eğdi, sesi bu sefer daha boğuk çıktı: "Hem... Elif’in o evde babasız, kimsesiz kalışı da benim suçum ana. Benim yüzümden oldu her şey. Bu evlilik bir ceza ise, ikimiz de çekeceğiz." Zümrüt Hanım, oğlunun bu kadar ağır bir yükü tek başına sırtlanmasına dayanamadı. "Hişşş... Oğlum, suçlama kendini. Yıpratma o güzel canını," deyip aslan gibi oğluna sımsıkı sarıldı. O an dünya durmuştu sanki; bir anne oğlunun fırtınasını dindirmeye çalışıyordu. Tam o sırada kapı sertçe çalındı. İçeriye amcası girdi. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu, tek derdi bir an önce törenin bitmesiydi. "Hadi," dedi amcası emredercesine. "Nikah memuru geldi, ağalar aşağıda bekler. Vakit tamamdır." Herkes masanın etrafına üşüşmüştü. Bu ne bir şenlikti ne de bir kutlama; daha çok bir sessizlik antlaşması gibiydi. Ortada ne bir müzik sesi vardı ne de bir kahkaha... Sadece aşiret ağalarının ağır tespih sesleri ve Zümrüt Hanım’ın gizli gizli sildiği gözyaşları koridorda yankılanıyordu. Amcası, her şeyi kontrol eden bir gardiyan gibi masanın başında dikilmiş, bu sessiz infazın tamamlanmasını bekliyordu. Asil, ağır adımlarla Elif’in odasına yöneldi. Kapının önünde bir an duraksadı. Derin bir nefes alıp elini kaldırdı. Kapıya vurduğu her darbe, Elif’in kalbine inen bir balyoz gibiydi. Tık... Tık... Asil, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Kapıyı açtığında karşısında Elif’i buldu. Asil, karşısındaki kadına bir eşe bakar gibi değil, sırtına binmiş bir yüke bakar gibi duygusuzca baktı. Asil’in sesindeki buz, odayı anında dondurdu: "Herkes aşağıda. Hazırsan bitirelim şu işi." "Hazırım," dedi Elif. Sesi, Asil’in beklediğinin aksine pürüzsüz ve netti. Birlikte merdivenlerden indiler. Fakat Asil'den Elif'e bir tane sıcak guluseme tavır yoktu. Masaya oturduklarında Asil, yanındaki kadının varlığını reddedercesine uzak durmaya çalıştı. Memur, o her zamanki resmiyetiyle sorularını sormaya başladı. "Siz Mirhan oğlu Asil, Elif’i eşliğe kabul ediyor musunuz?" Asil bir an duraksadı. Zihninden bir anlık Hazan’ın gülüşü geçti. Sıra Elif’e geldiğinde, genç kız başını gururla kaldırdı. Asil’in profiline baktı; o sert çene hattına, çatık kaşlarına... Onun kendisine olan nefretini bile sevmeye razıydı. "Siz Elif, Asil’i eşliğe kabul ediyor musunuz?" "Evet!" dedi Elif, neredeyse haykırarak. Bu bir kabulleniş değil, bir ilandı. İmzalar atıldı. Defterin kapanma sesi, koca konakta yankılandı. Amcası yerinden fırlayıp "Hayırlı olsun, töre yerini buldu!" diye gürledi. Tebrikler, soğuk el sıkışmalar ve zoraki gülümsemeler arasında Asil, Elif’in elini bıraktı. Asil’in ruhunda koca bir şehir yıkılıyordu. Asil, nedenini bilmediği bir huzursuzlukla başını nikah masasından kaldırdı ve konağın o devasa, işlemeli ana kapısına doğru baktı. O an zaman durdu. Korumalar, ağaların nikahtan sonraki tepkilerini ölçmek için başlarını masaya çevirmiş, bir anlık görevlerini unutmuşlardı. İşte tam o boşlukta, kapı eşiğinde bir karaltı duruyordu. Hazan... Asil’in kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine vurdu. Hazan oradaydı. Üzerinde Asil’in ona en çok yakıştırdığı o fistan, omuzlarında ise yarım kalmış hayallerinin ağırlığı... Gözleri kan çanağına dönmüştü, yanaklarından süzülen yaşlar çenesinden gelinliğin beyazına inat kara bir leke gibi akıyordu. Hazan ne bağırdı ne de çağırdı. Sadece o kapı eşiğinde, sanki bir mabedin yıkılışını izleyen bir kurban gibi öylece durdu. Bakışları Asil’in gözlerine saplandığında, Asil boğazına bir düğümün oturduğunu hissetti. O bakışta sitem vardı, o bakışta "Beni bu kapının dışında nasıl bıraktın?" sorusu vardı. "Asil..." Elif’in sesi çok uzaktan, sanki bir sis bulutunun arkasından geliyordu. Asil duymadı. Gözleri hala o kapıdaydı; Hazan’ın titreyen omuzlarında, süzülen yaşlarındaydı. "Asil!" Elif bu sefer daha baskın, daha sahiplenici bir tonda seslendi. Asil yine tepki vermedi. Ruhu çoktan o masadan kalkmış, kapıdaki o yaralı kadının yanına koşmuştu bile. "Asil!" dedi Elif, bu kez elini Asil’in koluna sertçe bastırarak. "Sana diyorum, duymuyor musun?" Asil, sanki derin bir uykudan sıçrayarak uyanmış gibi irkildi. Boğazından kuru, anlamsız bir ses çıktı: "Hı? Ne... Ne oldu?" Bakışlarını zorlukla Elif’e çevirdi. Elif’in yüzünde o her şeyi bilen ama hiçbir şeyi umursamayan, zafer kazanmış ifadesi vardı. Hızla başını tekrar kapıya doğru çevirdi. Ama Hazan yoktu. Kapı eşiği bomboştu. Sanki az önce orada o acılı kadın hiç durmamış, o yaşlar hiç akmamış gibi... Sadece korumaların sert yüzleri ve kapıdan içeri süzülen serin akşam rüzgarı kalmıştı. Hazan, bir hayal gibi gelmiş ve Asil’in kalbinden koca bir parça koparıp karanlığa karışmıştı. İmzalar atılmış, ağalar tek tek, sanki bir görevi tamamlamış olmanın rahatlığıyla konağın kapısından çıkıp gitmişlerdi. Avlu boşalmış, o kalabalık uğultu yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Zümrüt Hanım yorgun gözlerle Elif’e bakıp, "Hadi kızım, odana geç," demişti sadece. Elif, hicbirsey soylemeyerek odaya çıktı. Üzerindeki gelinliği çıkarmadı, sadece duvağını kenara attı. Dakikalar saatleri, saatler ise koca bir geceyi kovaladı. Bekledi... Bekledi... Ama kapı kolu bir kez bile dönmedi. En sonunda, içindeki o huzursuz sabırsızlığa yenik düşerek odadan çıktı. Konağın koridorları buz gibiydi. Adımları onu üst kattaki geniş terasa çıkardı. Oradaydı. Asil, sırtı odaya dönük,gökyüzündeki soğuk yıldızlara bakıyordu. Ceketi bir kenara fırlatılmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Sanki gökyüzünde kaybettiği bir şeyi arıyordu ya da Hazan’ın o kapı eşiğindeki son bakışını yıldızlara kazımaya çalışıyordu.Elif, yavaşça yanına yaklaştı. Aralarında birkaç adımlık mesafe varken durdu. "Asil... Gelmeyecek misin?" Asil, başını bile çevirmedi. Varlığını hissettiği an omuzları biraz daha gerildi, duruşu biraz daha sertleşti. "Buradayım ya Elif," dedi buz gibi bir sesle. "Geleceğim yer burasıymış demek ki. Babamın vasiyeti, bu konak... "Ben oda diyorum Asil," dedi Elif, sesindeki kırgınlığı gizleyemeyerek. "Karın olduğum o odayı diyorum." Asil o zaman yavaşça döndü. Gözleri yorgun, bakışları ise bir yabancıya bakıyormuş kadar uzaktı. "Ben o imza ile sana soyadımı verdim Elif, hayatımı değil," dedi. Elif, Asil'in o buz gibi cevabıyla sarsıldı ama geri adım atmadı. Bir adım daha yaklaştı ona. "Asil, biz artık evliyiz. Herkesin gözü üzerimizde, o oda bizim artık," dedi, sesi titreyerek. Asil, Elif’in bu ısrarıyla sanki içindeki baraj kapakları patlamış gibi aniden ona döndü. "Olmaz Elif!" diye gürledi Asil. Sesi terasın taş duvarlarında yankılandı. "Ben yapamam. Anlıyor musun? Ben seni kandıramam." Elif donup kalmıştı. Asil, nefes nefese devam etti, kelimeler ağzından birer kurşun gibi dökülüyordu: "Ben seni kardeşim gibi seviyorum.Ben hala Hazan’ı seviyorum. Aklım onda, ruhum onda, aldığım her nefes hala onun kokusunu arıyor. Babamın vasiyeti beni bu imzaya mahkûm etti ama kalbimi o kağıda sığdıramadı." Ayrıca bunu sen istedin!" diye gürledi Vazgeçebilirdin, babamın vasiyetine karşı durabilirdin ama 'Olmaz, istiyorum' dedin!" Elif olduğu yere çivilenmiş gibiydi. Asil’in sesi bir tokat gibi yüzünde patlıyordu. Asil bir adım daha yaklaştı, sesi bu sefer daha kısık ama çok daha yaralı çıkıyordu: "Yapma Elif... Benim yüküm bana zaten ağır. Bir de sen gelip bu yükün üzerine binme. Ben Hazan’ın ahıyla, babamın vasiyeti arasında zaten eziliyorum. Bir de senin olmayan sevdana yalan söyleyemem." Asil, ceketini yerden hırsla aldı. Elif’in yaşlı gözlerine son kez baktı ama o gözlerde ne bir yumuşama ne de bir merhamet vardı. Asil, arkasını bile dönmeden terasın merdivenlerine yöneldi. Elif arkasından sadece bakakaldı. Asil, direksiyonu hırsla kırarken nereye gittiğini düşünmemişti bile; ayakları onu zaten tek bir adrese, tek bir yaraya götürüyordu. Araba, tozlu yolları yararak Hazan’ın evinin uzağındaki o ağaçlık alanda durdu. Pencerenin kenarına, bir kuş misali tünemiş gibiydi. Elini çenesine koymuş, dalgın gözlerle gökyüzündeki soğuk yıldızlara bakıyordu. Sanki o da aynı saatlerde, aynı gökyüzü altında Asil ile sessiz bir vedalaşma içindeydi. Saçları omuzlarından aşağı bir şelale gibi dökülüyor, yüzündeki o sonsuz hüzün ay ışığında bile seçiliyordu. Asil, direksiyonu parmakları bembeyaz kesilene kadar sıktı. "Buradayım gülüm," diye fısıldadı camın arkasından. "Gelemedim, ama buradayım." Hazan’ın o dalgın bakışları, o kadar masum ve o kadar kırılgandı ki; Asil o an tüm dünyayı, vasiyeti, konağı ve o sahte imzayı yakıp kül etmek istedi. Ama yapamadı. Sadece uzaktan izledi. Asil, başını koltuğa yasladı ve gözlerini o pencereden bir saniye bile ayırmadı. Vakit ilerliyor,gecenin ayazı buz kesiyordu. Asil'in normalde olması gereken yer, konağın baş odasıydı. Elif’in koynunda, bir "koca" olarak o yatağa girmesi gerekiyordu. Töresi bunu emrediyor, vasiyet bunu bekliyor, tüm aşiret o kapının arkasında olup bitenleri kutsal bir görev gibi görüyordu. Ama Asil, o sahte cennete girmektense bu gerçek cehennemde yanmayı seçmişti. Elif’in koynunda olması gereken o saatlerde, sevdiğinin kapısında, bir yabancı gibi arabada sabahı etti. Gözleri kan çanağına dönene kadar izledi Hazan’ın gölgesini. Sabahın ilk ışıkları dağların arkasından sızıp Hazan’ın penceresindeki o ışık sönene kadar yerinden kıpırdamadı. O gece Asil için sadece bir düğün gecesi değil, ruhunun Hazan’ın kapısında can verdiği geceydi. Güneş doğarken motoru çalıştırdı. Artık bir "Han" olarak, ama içi boşalmış bir adam olarak o soğuk konağa dönme vaktiydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE