Işıl Akhan'dan...
Dışarısı alev alev.
Zamandan dökülen saniyeler, dakikalar ve saatler cehennemin alevinden dökülen parçalar gibiydi, parçalar dökülürken bir noktada birleşip genişleyerek büyüyordu.
Güneşin ısısı bütün şehri sertçe ıslatan sağanak yağmur gibi sulayıp, insanları bulabildikleri en yakın gölgelerin altına çekilmeye mecbur bırakırken cehennemin içinde yaşıyormuşum gibi hissettiren böyle sıcak bir günde evime ve iş yerime yakın bir kafenin dışındaki masada oturmuş kahvemi yudumlayarak sıcaktan bezmiş görünen insanları izliyordum.
Her şeyin gölgesinin kısalmayı ve uzamayı bıraktığı ve sanki bir şey olacakmışçasına tüm gölgelerin hareketsizleşerek bekleyip durduğu bir andı, yani güneşin tam tepede olduğu zamandı.
Saat öğlen on ikiye çeyrek kala, bu sıcağa rağmen hayatım düzenliydi; iyi bir semtte iyi bir işim ve işime çok yakın yaşadığım güzel de bir evim vardı. Ve tüm bunlara yalnızca bir hafta gibi kısa bir sürede sahip olmuştum. Dün İstanbul'dan gelen eşyalarım hâlâ evimde asıl yerlerine yerleşmek için koliden çıkmayı bekliyorlar. Siparişini verdiğim ev eşyaları da bugün yarın gelmek üzeredir.
Psikoloji bölümünden mezun olmuş biri olarak şunu itiraf etmeliyim ki psikolojide insanın karakterine yapışan bir şey vardı. İnsanları nerde olursam olayım izlemek ve bulunduğum yerden gözümün çarptığı her insanı anlamaya çalışıp ifadesinden onu çözmeye odaklanmak, hatta ayak üstü onlara hikâye yazmak karakterime yapışıp kaldı.
Karşımdaki masada bir oğlan oturmuştu. Gözleri önündeki kitapta ama bakışlar o sayfanın satırlarını çok hızlı tarıyor. Diğer yandan tostunu da büyük lokmalarla alıyor. Acelesi var gibi. Kesinlikle öğrenci ve şu an sınav için tekrar yapıyor. Arkasından bir kız geçti, o an fark ettim; fark ettiğimde iki tarafda da mutlak, hoş sayılan bir ışıldama olur. Aralarında ikiz alev frekansı inanılmaz yoğundu. Birbirlerine uyumlular, sorun şu ki eğer onları bir araya getirecek basit bile olsa herhangi bir küçük neden olmazsa eğer, birbirlerinin yanlarından geçmiş ama birbirleri için nasıl iyi oldukları ve mutlu olacaklarını asla bilememiş iki kişi olarak kalacaklardı.
Yani iki yabancı olarak kalmayı sürdüreceklerdi.
Dudaklarımda bir gülümseme belirdiğinde gülümsememin ışıldadığını biliyordum, ne zaman ikiz alev frekansı yayan çiftlere rastlasam inanılmaz mutlu oluyor onlar için heyecanlanmaya engel olamıyordum... Bu sık sık karşılaşabildiğim bir tablo değildi. Nadirdiler. Elmas gibi, elmasın herkeste bulunamayışı gibi.
Kahve fincanımın yanında duran büyük telefonum çaldığında oğlan başını kaldırıp bana baktı, bir anlığına göz göze geldik ama o tekrar başını dersine indirip çalışmaya devam etti. Onları bir araya getirecek bir neden bulmalıyım diye düşüşnürken, masanın üzerinde duran telefonumu aldım.
Ekrana baktım. Arayan Cihan Beydi.
Ekrandaki yanıt simgesini kaydırıp sağ kulağıma yerleştirdiğimde sanki nefes sesimi almış gibi, "Alo, Işıl," dedi hemen, sesi içimi bunaltıcı sıcaktan kurtarıp ilkbahar mevsiminin ferahlığını usul usul yayarken garip bir şekilde aynı ses kalbimi görünmez avuçların içinde sıkıştırıyordu.
Gülümseyerek cevapladım. "Efendim Cihan Bey?"
Önümdeki kahve fincanına baktım, içinde dalgalanan koyulaşan içeceğin yüzeyine aksim düştü, görüntümü kahverengiye boyadı.
Cihan, "Işıl biliyorum, sana eğer istersen birkaç gün işe gelmeyebileceğini, yeni evin doğru düzgün toplanana dek sadece evle ilgilenmeni söyledim ama hiç hesapta olmayan acil bir durum oluştu," dedi, sesinde gariplik vardı, daha çok endişeli gibiydi. "Hemen ofise gelmen mümkün mü?"
Kaşlarım yavaşça çatıldı, kaşlarımın arasında uzunlamasına bir yarık oluştu. "Mümkün tabii, gelirim hemen ama sorun ne?" diye sordum, sesim onun sesindeki endişeden beslendi. "Sesin endişe verici geliyor kulağa."
Yoldan bir araba geçti. Sıkıntılı ve kısık bir sesle, "Şu an dışardasın sanırım, ofise geldiğinde konuşuruz," dedi, asıl müsait olmayan oydu aslında, yanında birinin ya da birilerinin olduğunu tahmin ettim. "İkimiz için de daha iyi olur, burda rahat oluruz."
"Tabii sen nasıl istersen, on beş dakika kadar sonra orda olurum."
Sonra güldü, kalbimin o gülüşle eridiğini hissettim. "Sanırım biraz erken başlamak zorunda kaşacaksın, yeni işine," dedi, sesi biraz daha kısıldı. "Umarım bu senin için sorun olmaz."
"Olmaz," dedim ama tüm fakülte dönemim boyunca sıkı çalışmama rağmen, kendimi hazır hissettiğim konusunda şüphelerim vardı aslında. "Ofiste görüşürüz."
Telefonlar karşılıklı olarak kapattık.
Hesabı istedim.
Hesabı ödedikten sonra tam çoçuğun yanından geçerken içerdeki kıza çarptı gözüm. Kız cam kenarındaki masasına oturmuş, kahvesini yudumluyordu. Hayır, onları öyle birbirinden habersiz bırakıp da bir yere gitmeyecektim.
Karıştırdığım çantamın diplerinden bir toka çıkardım ve çocuğa, "Afadersiniz, bakar mısınız?" diye sordum.
Kahverengi gözler bana çevrildi.
"İçerdeki şu hanımefendiyi görüyor musunuz acaba?"
Oğlan işaret ettiğim yere baktı. "Evet," dedi, 'e, ne olmuş' der gibiydi.
"Bu tokayı fark etmeden düşüren oydu," dışarda oturan tek kişinin o olması iyiydi. Böylece amacıma daha hızlı ulaşacağım. "Benim acilen gitmem gerekiyor, bunu o kıza verir misiniz?"
Bir saniyeliğine duraksadı, gönlü yoktu. Bu belli. "Tabii olur," diyerek tokayı elimden alıp yerinden kalktığında, onun heyecansız yaptığı bu sıradan eylem benim içime heyecanı getiriyordu.
Ben kafenin bahçe kapısına ilerlerken, o da kafenin içine giriyordu. Nihayet.
Kaldırım kenarından yürüyebilmek için sola döndüm, uzaklaşmadan önce camın arkasında kalmış yeni çifte baktım. Gerçi cama vuran yansımaların ardında kalan bu hoş görüntüyü yakalamak zordu ama biraz dikkat bu işi çözmüştü. Birbirlerinde aniden kilitli kaldıklarını, ikisinin de konuşmadığını görüyordum.
Gülümseyip ilerlemeye devam ettim. On dakika sonra ofis binasının önündeydim, binanın en tepesini görmek için başınızı iyice yukarıya kaldırmanız gerikiyordu. Baş döndürücüydü. Kaç katlıydı burası, hiçbir fikrim yoktu ama benim gibi orta halli olan sıradan insanların oturacağı türden bir yer değildi. Hesap yapmama hiç gerek yoktu, bu binanın tek bir katı bile neyseki beni hiç ilgilendirmiyordu. Benim işim zemin katta, bu yüzden daima zemin katta olacaktım.
Yükseklik korkum vardı, bundan dolayı zemin katları seviyorum. Bana daha iyi hissettiriyorlardı.
Kapı camından aksime baktım, iş için hiç uygun giyinmemiştim. Belime uzanabilen, bana devamlı belimde bir el varmış gibi hissettiren sarı saçlarım açıktı, genellikle de toplu değil açık durmalarını severdim bu nedenle. Ama şu an dağınık duruyorlar; tokamı vermek hataydı. Üzerimde önü açık pembe baskılı beyaz bir tişört, altımdaysa önü pile ayrıntısıyla dizlerimin üzerinde biten bir şort etek vardı. Kolumdaki yazlık bez çanta ve ayaklarımdaki dar kalıp ince spor ayakkabılarla kesinlikle psikolologtan çok, eminim ki danışmanlık hizmeti almak için gelen genç bir kızı anımsatıyordum.
İçerde en azından doktor önlüğü bulmayı umuyorum ama bu bize tavsiye edilmezdi, danışanlarla olan iletişimimizi kısıtlayacağı söylenirdi. İnsanların kendini hasta değil, danışan oldukları hissiydi esas alınmalı olan. Kullanmazdık. Okuduğum bölümde önlük diğer alanların kıyafetidir, uzak durun denirdi.
Ellerimi dua seansına geçer gibi usulca birbirine birleştirdim, parmaklarım birbiri arasına geçip birbirine kenetlendi.
Derin bir nefes alıp boşalttım. "Her şey çok iyi ve kolay olacak," diye fısıldadım, günlük iyi niyetimi de yaptıktan sonra hazırdım.
Apartman kapısı açıktı, avucum uzun ve geni kulpu kavradığında içime doluşan bir heyecanın dalgası hislerimin üzerini örttü. Kapıyı aralayıp zemine adımladım. Sağa döndüm. Lobinin ışık saçan güzelliği beni etkileyerek duraksattı. Çok güzeldi. Parlak zemin, parıltı saçan tavan, aynalı duvarlar, yer saksılarından çıkan bitkiler… Hepsi birleşince, mükemmel bir manzara çıkmıştı ortaya ve ben, burda çalışacaktım.
Zihnimde beliren bu düşünce kalbimin içinde, kıvrımlarında, damarlarında ve atışlarında dolaştı. Göğsüme vura vura çarpan kalbim heyecandan deliriyordu.
Bir düşün içinde geziniyormuşum gibi baş salladım, gerçeklere ve yaşama döndüm. Geç kaldığımı düşünerek hızlı adımlar atıyordum ki lobide oturan kapı görevlisini geçmek istedim ama beni, "Afedersiniz," diyerek durdurdu.
Lüks bir apartman binasında kimse seni öylece başka yöne geçirmez, Işıl Akhan. Bunu aklında tut.
Saçlarının arasına grilerin karıştığı adam, "Ne için veya kime geldiğinizi sorabilir miyim, küçük hanım?" diye sordu.
Arasına gri tellerin karıştığı saçlarından bakışlarımı ayırıp yüzüne sabitledim ve sağıma baktım, "Ben oraya gideceğim, çünkü orda çalışıyorum," dedim, ofise giden yolu işaret ederek.
Adam bana şüpheyle bakıp süzdü, kıyafet engeline takıldığım hissine kapıldım ve bu beni lise zamanlarıma götürdü. "Sizi daha önce görmedim." Ve elbette kabaca tahmin yürürttü. "Stajyer misiniz?"
"Hayır, psikoloğum," dedim. "Ben bugün başlayacağım, Cihan Bey beni bekliyor."
Dudaklarını birleştirip çenesini gerip bunu bir düşünür gibi yaptı. "Demek Cihan bey... Anlıyorum," dedi, yüzünde beliren ifadenin altını bir anlamla doldurmak zordu. "Yani devamlı çalışan olacaksınız?"
Birçok kapıcı görmüştüm ama demek ki bu lüks apartman kapıcıları da ayrı bir tuhaf oluyor. Sevemedim, yavaş bir tip gibiydi. "Evet," dedim, yüzüm ışıldadı, kalbim küt küt attı. "Bugünden itibaren."
"Yanlış anlamayın," dedi, yeni bir konuya gireceğini belli ederek. "Apartman sakinleri güvenliğe fazla önem veriyor, bu yüzden bir seferliğe mahsus giriş kaydınızı almam gerekiyor."
"Cihan bey beni acil bekliyor ama, çıkışta kayıt yaptırsam." İtiraz gözlerinde dolandı. "Bir seferliğe mahsus böyle olsun ha, ne dersin?"
İkna olmuş görünüyordu. "Aceleniz varsa, bir seferlik peki."
"Teşekkür ederim," dedim ve ofise doğru yöneldim, aslında kendimdeki değişime dikkat kesilince, şu kapıcının sayesinde dinamik ve canlı heyecanımın yarısı dindi diyebilirim.
Yeni ofisime girdim. Bekleme bölümünün karşısına denk düşen masa boştu. Ağır kokulu ahşaptan pahalı deri mobilyalarla donatılmış ofiste resepsiyondan psikoloji kütüphanesine kadar erkeksi bir dünya gayet net biçimde hissediliyordu. En önemlisi aydınlıktı. Ben daha tam inceleyemeden Cihan odasından çıktı.
"Işıl," dedi gülümseyerek, gülümseyişinin her zaman tatlı olduğunu düşünmüşümdür. "Gelmişsin."
"Evet," dedim, zihnimde yeni hayatımın ilk sayfasının açılış sesini duyabiliyordum. "Umarım gecikmemişimdir."
"Zamanlaman gayet iyi, merak etme," dedi ama gözleri üzerimde gezindi.
"Afedersin," dedim, biraz da utanarak ama üzerimdeki salaş kıyafetten mi yoksa beni böyle dikkatli süzdüğünden mi utanmıştım bilmiyorum. "Kıyafetimin iş için pek uygun olmadığının farkındayım, dışardaydım ve acil olduğunu söyleyince değiştirmek için eve uğramadım. Uğramalı mıydım?"
"Hayır, hayır, gayet iyi görünüyorsun," dedi. Yavaşça yutkundum. "Bu arada ev düzenleme işin nasıl gidiyor?"
"Sipariş ettiğim mobilyaların gelmesini bekliyorum, yarın gelecekler muhtemelen. O zaman doğru düzgüm toparlanacağım."
Psikoloji bölümünden mezun olalı henüzyeni oldu ve burdayım, İzmir'de. Daha doğrusu çağrıldım. Cihan Bey tarafından. Psikoloji bölümüne geldiği günden beri ona özel bir hayranlığım vardı. Duruşunu, dersi anlaşılır biçimde anlatmasını severdim. Hepimiz severdik. Eğlenceliydi, diğer bölüm hocalarından farklı olarak bizimle birlikte eğlenir, eğlenirken dersi de bilgi yüklü zekası sayesinde eğlenceli hale getirmeyi iyi bilirdi. Ciddiyetini takındığı zamanlar bile bir harikaydı, öğretim dilini seviyordum.
Böylece iki yıl süreyle verdiği her derste ona olan hayranlığım artarak katlanmıştı, anlamadığımız bir ders varsa da bizden odasına istediği zaman gelebileceğimizi müsait oldukça tekrar anlatacağını kendisi tarafından hiçbir sıkıntı olmadığı için bizden yana da hiçbir problem olmamasını istemişti. Karakterinde iyiydi, davranışında nazikti, insanı hoş tutmayı bilen tatlı bir dili vardı. Bir de klasikti ama sevecen biçimde yakışıklıydı da.
Kalbimin göğsümde kasılışını es geçerek, "Beni neden acilen görmek istedin?" diye sordum, gözlerimin ona her baktığında parladığını biliyordum.
Açık ediyor muyum diye düşünüp endişe ettiğim oluyordu bazen, bazense anlasın hislerimi istiyorum.
Derin bir iç çekti. "Kuzenimin eşi şu an burda, acil bir tanıdık ricası diyebiliriz buna. Aslında benden ona bakıp ilgilenmem istenmişti ama tanıdığı biri olduğum için doğal olarak yanımda hiç rahat değil, huzursuz hissediyor kendini."
Yani onun akrabasıyla ben ilgilencektim, çünkü bana güveniyor. Bu içime yeni bir umudun tohumunu yumuşakça bıraktı.
Cihan, "Eğer onunla ilgilenebilirsen sana minnettar olurum. Kabul edersen eğer ilk hastan olacak aynı zamanda," dedi, hasta ifadesini kullanmasına şaşırdım, çünkü okulda hasta ifadesini kullanmamamızı tembih ederdi bize, her zaman. "Yapılacak çok fazla iş var. Asistanlık ve mutfak için görüşeceğim birkaç kişinin yanı sıra birkaç danışan daha gelecek."
Etrafa göz attım, çok sessizdi. Henüz kim olduklarını bilmiyorum ama benden başka birkaç terapist daha olacağını biliyordum. "Yalnız mısın?"
"Bugünlük öyle oldu, evet," dedi. "Diğerleri önümüzdeki hafta başlayacak. Haydi gel, sana odanı göstereyim."
Önüme geçip ilerlemeye başladığında, 'odan' sözcüğünün engeline takıldı diğer tüm düşüncelerim. Yani artık yepyeni bir odam vardı, benim odam. Kendime ait olandan.
Cihan Bey ara koridora saptı, koridorun sonundaki odanın önüne gelmiştik. "İşte burası senin odan," dedi. "Ve yanındaki mini tahta da senin, bir ofisin olursa her gün için yeni sözler yazabilmek için böyle bir şey istediğinden bahsetmiştin."
Kapıya bitişik duvarın yanına mini bir tahta iliştirilmişti. Bu el tahtasına her gün yeni bir söz yazabilirdim. Bu kadim kültürden gelen bir öğreti sistemiydi, güzel sözlerin görsel yolla zihine yerleşmesi insanın psikolojik sistemini etkilerdi. Bu yüzden odamda da güzel, anlamlı bir sözün olduğu çarpıcı bir tablo almayı da düşünüyordum. Giren her kişi görsün, zihni huzur bulsun diye.
Minnet dolu bir gülümseme dudaklarımda belirirken, "Çok teşekkür ederim," dedim. "Bu kadar ince düşünmen, unutmaman, benim için çok özel. Gerçekten."
"Rica ederim," dedi, her zamanki mütevazı tavrıyla. "Asıl teklifimi kabul edip İzmir'e geldiğin için ben sana teşekkür ederim."
Aramızda sessiz ve anlamlı bir bakışma geçti, en azından benim yorumladığım bu.
Cihan Bey öksürüp her ikimizi de yeniden anın içine çektiğinde panik duygusu tenimi karıncalandırdı. "Peki öyleyse, tamam," dedi ama düşüncelerimin gözlerimden okunmasından korktum. "Ben gidip diğer şeylerle ilgileneyim, sende iş başı yap. Ve ilk misafirin içerde."
"Peki, misafirin adı ne?"
"Defne. Defne Karayel."
"Karayel mi?" diye mırıldandım.
"Evet, ne oldu?"
"Hiç," dedim, sesim dalgınlaştı. "Sadece... Sanki daha önce de duymuş gibi hissettim. Önemli değil, muhtemelen okulda birinin soyadıydı. Ondan takıldım."
Bu soyadla birlikte zihnimde biri beliriyordu ama yüzü yoktu. Yanımdaydı ve uzaktaydı. İçimdeydi ve dışımdaydı. Tuhaf bir şekilde öfkenin enerjisi de beliriyordu zihnimde.
"Peki, sen öyle diyorsan," dedi. "Bu arada tanı ve ilaç için…"
"Biliyorum," dedim, temkinli olmaya çalışan sözlerini kesip. "Sizin uzman gözetiminizde olacağız."
Yıllarını okuyarak geçirdiği için psikiyatrist olan Cihan beydi, bense psikologtum. Tek başıma tanı koyamam ve ilaç yazamam. Sadece belirli hastalara terapi uygulama iznim var, sağlık bakanlığının oluşturduğu liste üzerinden.
"Sanırım eşiyle bir takım problemler yaşıyor," diye devam etti. "Bu ip ucundan ilerle."
Cihan Bey gitti. Tamamen kapıya döndüm.
Ama ben bir süre daha kapıyla bakıştım, hemen giremedim. Olmadı. Bir şey beni huzursuzlandırdı, hazır hissetmedim. Kalbim keyifli anlardan sonra gelen o tedirginlik ve yalnızlık duygusuyla doldu.
Oysa çalışmıştım.
Okulda çocuklarla, ergenlerle, kadınlarla, erkeklerle ve çiftlerle… hepsiyle bugüne hazırlanmak için çok çalışmıştım. Şimdi şu kapının tokmağını avucumun içine alıp çeviremiyor, içeri adımlayamıyordum ben.
Zihnime bir ağrı saplandı. Bunun ne olduğunu biliyordum. Kendi kendime, "Bir terslik olacak," dedim gergin bir fısıltıyla. "Hayır. Bu fazla basit ve fazla klişe kesin bir yargıyla terslikler olacağını biliyorum."
Öz yaşamımda.
Ve kaderi kimse durduramaz, başka yöne kaçsan bile koşa koşa peşinden gelir.