Hem Mahmut’un hem de Hikmet’in silahı o an çekilmeye hazırdı. Herkes korkuyla bakışırken Cengiz bey olaya tamamen el koyma zamanının geldiğini hissedip ayağa kalktı.
“Herkes sakin olsun! Silahları indirin ve adam akıllı bölünmeden en baştan olanı konuşalım!”
“Bu hahoooy indirsin önce, ben zaten çekerim!”
“Baba!”
Kendi yörelerine ait lafı Hikmet’in ağzından duyunca hepsi dönüp baktı.
“Bizi tanıyorsun?” diye sordu Mahmut.
“Tabi tanıyorum! Askerliğimi Diyarbakır’da yaptım!”
Gerginlik sürüyordu, Mahmut oğullarıyla göz göze geldi, bu kadar kararlılık gösterisi yeterdi, bir şeyler olmuşsa yapacak tek şey sonuca bağlamaktı.
O silahını indirince Hikmet dede de temkinle indirdi.
Aslında Efe’yi torunu olmaktan men edeli çok olmuştu ama Beste, Diyarbakırlı bir sürü kişi evi bastı deyince tutan yörük damarıyla silahını beline kuşandığı gibi kalkıp gelmişti.
Herkes oturmuş öfke dolu bakışlarını birbirine yöneltirken Cengiz durumu toparlayacak tek kişi gibiydi.
“Öncelikle hepiniz tekraren hoş geldiniz!” diye anlaşılır olmak adına sakin bir giriş yaptı.
“Hoş geldiniz de keşke ırz düşmanlığı yapmışız gibi baskın verircesine bir geliş olmasaydı!”
Bedirhan elini kaldırıp işaret parmağıyla onu gösterirken “Videoyu izlediniz, değil mi?” diye sordu.
Başını bir kez aşağı indirip “Evet, ne yazık ki izledik!” diye yanıtladı. En az Dicle’nin ailesi kadar onlarda bu video olayından memnun değildi. Yalnız Diyarbakırlıların derdi çok başkaydı ve Cengiz bey onların ne talep edeceğini bilerek sanki önemsizmiş gibi hissettirmeye çalışıyordu.
Bedirhan yarı güler halde alayla “O halde oğlunuz ne iyi yapmış, kızımızla aynı çadırda bir gece geçirmiş, ne iyi ne iyi diye güle oynaya gelecek halimiz yok ya!” derken giderek sesi yükseldi ardından tamamen öfkelendi.
“Tebrik etmeye gelmedik! Dediğim gibi netice almaya geldik! Pek hoşunuza gitmese de bizimde hoşumuza gitmiyor da el mecbur olması gereken oluncaya dek pek sakin davranmayacağız!”
Sesi koca salonu doldururken Beste hülyalı hülyalı Bedirhan’ı izliyordu.
Aynı, aynı kurgu kitaplarda okuduğu karakterler gibiydi.
Öfkeli, kararlı, haşin ve çok yakışıklı.
Bir insana bıyık bu kadar mı yakışırdı?
Sarı saçını fark etmeden omuzundan geri atarken başını diğer tarafa eğmiş birde o açıdan izliyordu gördüğünden beri hayalini süsleyen sert erkeğini.
“Biz aileler sakin olmazsak bu iki genç ne yapar? Nasıl aklı salim bir yol izleyebilir ki?”
Neco Bedirhan’dan daha keskin bir tavırla “Onların yolunu gördük! O yol bize ters amca! Size dar gelen bize bol gelir! Ne olacak diye geçiştiremeyiz bizler!” dedi.
“Ne yapacaksınız?” diye sordu Rana, “Birlikte olduklarını varsaysak bile ki, en kötü ihtimal bu, oğlumu öldürecek misiniz?”
Hani tavus kuşu olsaydı Rana çoktan onu kabarmış bir halde görürlerdi.
Karşısındaki erkeklerin hepsine kafa tutacak gücü vardı, tek çekindiği kayınbabası Hikmet’ti ki, şu durumda onu bile dinlemeyecekti.
Mahmut ağa karşılarındaki kadını oldukça cazgır bulurken oğlunu öldürdükleri takdirde başına ekşiyeceklerini anlamıştı.
Namusun kan davasının olduğu konuşulduğu yerde hangi toprakta oldukları önemli değildi ha Mezopotamya ha Antalya.
Ancak karşılarındaki adamlarında boş beleşe diş göstermediklerini anlıyordu.
Bu olayı Diyarbakır da yaşasalardı eğer çok daha farklı anlamda herkesten hak görerek yerine getirirlerdi hükümleri, ancak kendi kültür ve düşüncelerine oldukça yabancı olan bu aileyle o yola girerlerse bedeli ağır olurdu.
Necati iki çocuk babası, Süleyman’ında bebesi daha karısının karnındaydı. Seyfo 23 yaşında her şeye hevesli genç Bedirhan ise, derdin tasasının gamze niyetine gönlüne aldığı en büyük oğluydu.
Geride bir kızı daha vardı. Bu Maho ne etsindi ki herkesi rahata koysundu?
Ölümden önce ömür gerekliydi.
Kararını vermişti hem kızı Diyarbakır da kalmayacaktı. Eğer ki orada kalacak olsaydı birde yüzlerine bakamayacağı Katipoğulları olacaktı.
Gerçi yine bakılmazdı, ağzından söz çıkmıştı bir kere ötesi var mıydı? Şeref’e dese ki böyle kabulün mü? Demeye utanır dili varmazdı.
Bir şekilde söylese eğer hiçbir iş olmamışsa bile her yere duyulmuş bir ad vardı.
Rana’nın sorusuna “Gerekirse!” diye cevap verdi Süleyman.
İlk kez konuşmuştu ama bakışı da duruşu da yetmişti bu işi yapmaya gönüllü olduğuna.
Rana ayağa kalktı, “Biz de buna seyirci kalacağız öyle mi? Çok beklersiniz, öyle bir şey olmayacak!”
“Teyze!” dedi Bedirhan, kendileri adına konuşulmasından haz etmemişti.
“Bekaret testi edelim ne edeceğimizi bilelim dedik, ona karşı çıktınız! Bu işin cezasından biri ölüm ona karşı çıkıyorsunuz! Siz bizlerin yapacağına engel olabileceğini mi sanıyorsunuz?”
Rana burnundan soluyordu, Efe ise ailesi arkasında olduğu için o kadar korkmuyordu. Tamam bir miktar korku vardı, özellikle Sülo dedikleri kendisine baktıkça midesine bıçak darbeleri iniyordu ama dedesi bile yardım etmeye gelmişse, yok öldürmezlerdi.
“Tabi ki engel olacağımı biliyorum! Adaletin, hukukun olduğu bir ülke burası, her önüne gelen sizler gibi asıp kesecek olursa dünyada da ülke de de adam kalmaz!”
Maho iki farklı telden seslerin yükseldiğini kendi içindeki kararıyla sağlamlaştırmaya çalışırken Rana ve Bedirhan tartışırken Efe yan yan kayarak Beste ve Dicle’nin olduğu tarafa geldi.
Onların oturduğu koltuğa yaklaşıp arkasına gelince birden yere eğilip herkesin gözünün önünden yok oldu.
Telefonu çıkarıp Beste’ye mesaj attı. Dicle ile konuşması gerektiğini yazdı.
Eee konuşsunlardı ama nasıl olacaktı?
İki kardeş mesajla kavga etmeye başladılar.
“Lavaboya gitsin el yüz yıkama bahanesiyle, ben arkasından giderim, onu da ben mi uyduracağım!”
“Abi! Kızın abileri silahlı ortam gergin! Şu isteğin ne kadar mantıklı?”
“Şu an yaşadığımız her şey çok mantıklı ya! Bir bunu sorgulamak kalmıştı! Acil diyorum!”
“Olmaz, iyi olmaz diyorum!”
“Kurşuna atılacak benim! Farkında mısın Beste?”
“Farkındayım ama annem bunu yaparlarsa ne olacağını çok iyi anlatıyor, az sabırlı olursan öyle bir durum kalmayacak!”
Efe sinirlenmişti. Beste’yle bir yere varacağı yoktu.
Emekleyerek Dicle’nin olduğu yere geldi, dizlerinin üstünde yükselip görünmemek için başını gizlerken onun uzun saçından bir tutamı çekti.
Aceleden fazla çekmiş olmalı ki, “Ayy!” diye bağırdı Dicle.
Esra ne oldu diye ona bakarken neyse ki çok hararetli bir tartışma yaşadıkları için kimse onu duymamıştı.
"Arkaya gel!" diye fısıldıyordu Efe, "Konuşmamız lazım, çok önemli!"
Dicle ilk önceleri cevap vermedi ama Efe hiç susmadan aynılarını tekrar edince konuşmaya mecbur kaldı.
Dicle geriye yaslanıp eliyle ağzını kapatır gibi yaptı.
"Gelemem!" dedi onun duyabileceği yükseklikte.
Efe sanki zamanları varmış gibi inat edişine kızdı, bir kez daha çekti saçını.
Dicle canı yandığı için kızarak "Ne çekip duruyorsun?" diye sordu.
"Gel işte ya, acil kızım! Konuşmamız gerek!"
Esra onları duyuyordu ve tabi diğer yanında olan Beste.
Herkesin hala tartıştığı bağırtıların yükseldiği salonda kaş gözle Esra ile anlaştı.
Önce yer değiştirdiler sonra Dicle çok ayağa kalktığını belli etmeden hemen kendini koltuğun arkasına attı.
Karşılıklı dizlerinin üzerinde konuşmaya başladılar, Esra ve Beste Dicle'nin olmadığını fark edilmesin diye onun olduğu birbirlerine yaklaşarak kapatmışlardı.
Dicle mavi gözlerinin çevresini kızıllar basmış, burnu ve dudakları ağlamaktan şişmişti. Hani ağladığı bile güzellik yaymıştı kızın yüzüne ama perişan olduğu açıkça belli oluyordu.
"Ne var?" diye sertçe fısıldadı, herşey onun yüzünden yaşanıyordu. Elbette o da kızgındı Efe'ye.
"Bak şimdi!" dedi Efe ama devamı gelmedi. Nasıl söyleyeceğini biliyordu ama kendisine bile ağır kaçıyordu bu laflar. Ama Bedirhan bekaret deyince aklına gelmişti birden. Biraz zaman kazandıktan sonra "Sen normalde, yani o çadırda kalmadan önce bakire miydin?" diye sordu.
Ağzı şaşkınlıkla aralandı kızın.
"O nasıl soru öyle?"
"Cevap ver uzatma işte kızım!"
"Sana ne bundan?"
Efe şaşırdı.
"Ne demek banane? Kızım senin yüzünden ölecek olan benim! Bilmem farkında mısın? Beni ilgilendiriyor tabi ki bu soru! Okeyy?"
Dicle'nin aklına gelince yine burun direği sızladı, ağlamamak için hemstır gibi burnunu sağa sola oynatıp sızısını geçirmeye çalıştı.
Efe onun halini görünce bir tuhaf hissetti, yani kızlara asla güvenmezdi.
İlişkilerinin ertesi sabahında sadece one night stand ( tek gecelik ilişki) yaşadığını bilip üzerini giyinip kendisi uyanmadan evinden ayrılan kızlar olduğu kadar sabahına gözlerinden kalpler fışkıran one night standı, every night standarta (her gece aynı kişi) ilişkisine döndürmeye çalışıp aşık olduğunu söyleyenler, yahut Efe'nin soyadı gereği ona kancayı takmaya çalışan bir sürü kız tanımıştı.
Ancak Dicle'nin gözlerinde gördüğü farklı bir duyguydu, bir çeşit hüzün müydü, azıcık öfke mi vardı neydi bilemedi.
Zaten duygu okumasa konusunda iyi değildi. Kızların gözlerinden çok başka yerlerine bakardı.
"Seni öldürmezler, beni öldürürler herhalde."
Gayri ihtiyari "Öyle mi?" diye sordu. Yani öldürmek derken hep bunun bir yerde mecaz içerdiğini düşünmüştü ancak kızın halinden anlaşılıyordu ki pekte mecaz değil gerçekti.
Dicle herkes için hiç olduğunu bir kez daha hissetti. Tamam yaşanan durumun nasıl sonuçlanacağını duyduklarıyla tahmin ediyordu ama abileri ve babası tarafından bu kadar kolay harcanacağını asla düşünmemişti. Hiç sevilmemiş miydi?
"Bilmiyorum işte! Her şey olabilir!" dedi hiç olmanın hissettirdiği öfkeyle.
Efe'nin kafası karışmıştı olacakları hayal edince birden tüyleri ürperdi ama hemen gözlerini kapatıp başını kısaca sağa sola salladı.
"Neyse konuya dönelim, bakire miydin?"
"Yaaa, ne diyorsun sen ya!"
"Ya kızım! Anla işte!" dedi Efe iki gözünü de en kenara kaydırıp "Birlikte olduğumuza dair bir işaret, ben hatırlamıyorum, sen hatırlamıyorsun, eğer bakireysen bir şekilde anlamışsındır!" dedi.
Ardından yine gözlerini Dicle'ye çevirdi.
Zaten sorunda buydu, normalde anlayabilirdi ama adetinin son günleriydi o günler. Yani yoğun bir kanaması yoktu ama arada bir geliyordu işte.
Hatta denize girmemesinin sebebi de buydu. Esra ona özle günlerinde olduğu için deniz pedi vermişti ama Dicle cesaret edememişti, tampon kullanmayı da asla tercih etmezdi.
O gün kaçarcasına gitmesinin sebebi durumu anlamaya çaışmaktı ama anlayamamış aklı karışmıştı.
"Karışık işte, anlayamadım!"
"Nasıl anlayamadın ya!"
Efe ve Dicle bıdır bıdır tartışa dursun Bedirhan salonda bir eksiklik hissetmişti sanki azalmış gibi, tam o sırada Mahmut ağa son lafına getirmişti konuşmayı.
"Herkes mutlu mesut ayağını uzatarak evinde otursun demeniz için bu namussuzluğun temizlenmesi gerek! Onları evlendireceğiz!"
Rana "Ne?" derken Bedirhan Dicle'nin olduğu yere baktı, Esra ve Beste karara gözlerini koca koca açarken kız kardeşinin olmadığını gördü.
Ayağa kalkıp onlara doğru çatık kaşlarıyla yürüyünce bir şeyler yapmalı diye düşündü Beste.
Hemen o da ayağa kalktı. İlerlemesin diye karşısına geçti, Bedirhan sağa o sağa Bedirhan sola Beste sola derken "Çekil!" dedi olabilecek en kaba tavırla.
"Ayy ne bu atar gider canım!" diye karşılık verdi Beste,
"Dicle'ye bakacağım, çekil!"
"Şey, lavaboya gitti o, bari orada rahat verin kıza!"
"Yeterince rahat verdik, vermişiz, vermişiz ki orada burada -"
Esra hemen duruma ayıp ayağa kalkarak "Abi ben çağırayım bakıp gelirim." diye geri geri adımladı.
Amacı Dicle kendisini görsün hemen konuşmayı bitirsin diyeydi.
Bedirhan, Rana'nın yine cazgır laflarına maruz kalmamak için arkasını döndü, etrafa bakınca diğer eksiği Efe'nin olmayışını fark etti ve "Ulan!" deyip önüne döndü, Beste hala karşısında yavru bir köpeğin bakışlarıyla ona bakarken Bedirhan kolunu tuttu, onu kenara çekmek istedi.
Tam sırada "Asıl benim aklımı-" diyen Efe'nin sesini duymuştu ki yarıda kesildi. Beste de duymuştu tabi, Bedirhan'ın bakışları sesin geldiği yere koltuğun arkasına kayarken oraya gideceğini anlayan Beste abisi duysun diye "Ayy kolum!" dedi. "Kolumu acıttınız Bedirhan bey!
Cengiz bey dikkat kesilmiş "Kızım, ne oluyor?" diye sorarken Bedirhan umursamadan koltuğa eğilecek oldu ama Beste Bedirhan'dan tarafa "Ay başım!" deyip kendini attı.