8.BÖLÜM

2841 Kelimeler
Samantha, bindiği asansörün kapısının neden kapanmadığına anlamak için araya giren ele baktı. Doktor olduğunu tahmin ettiği beyaz önlüklü biriydi bu. Otomatik kapı geriye doğru açıldığında gelenin kim olduğuna bakmak için başını kaldırdı. "Pardon!" dedi kibar bir şekilde gelen kişi. Sarı gür saçları dağınık taranmış, uzun boylu yüzünde geniş bir gülümsemesi olan genç adama bakarak doğal görünmek için gülümsedi Sam. "Hangi kat?" "Kafeterya." "Ah! Bende" Kapılar kapanıp, asansör aşağı katlara doğru hareket ederken, genç adam yerinde durmakta zorlanıyor gibi, elleri ceplerinde ileri geri hareket ediyordu. Samantha, adamın vücut dilinden anladığı kadarıyla bir şeyler söylemek istediğini fark etti fakat hiç oralı olmayarak çağrı cihazını kontrol etti. Mesaj yok. "Ben Doktor Clark Robinson." diyerek gereksiz bir tanışma faslına girip elini uzatınca, Samantha da kendini tanıtmak zorunda kaldı. Adam oldukça çekici görünüyordu. Kısık gözlerle ona bakarken tek kaşını kaldırdığında şu klasik çapkın tiplere benziyordu. Aslında daha çok manken ajansına yazılmaya giderken kendisini tıp fakültesinde bulmuş gibiydi sanki. Normal zamanlarda Samantha'nın ilgi alanından kaçmayacak bir adamdı, ancak Sam için bile aşk hayatında kendi kendine koyduğu bazı kurallar vardı. Artık... Kural bir ; iş yerinden biriyle asla ilişkiye girme! "Burada yeni çalışmaya başladım, ya siz?" "Ben uzun süredir buradaydım" "Ne güzel, hemşire misiniz?" Sam, yaka kartını gösterdi. "Ah! Ben de genel cerrahım. Güzel insanlarla aynı meslek grubunu paylaşmak oldukça keyifli doğrusu." Tanrım! Yoksa bu adam ona kur mu yapıyor? Konuşma, hastaneye yeni gelmesinden tıp fakültesindeki günlerine kadar uzayıp gidecek gibi görünüyordu ancak asansör beklenen kata gelince Samantha özür dileyerek hızlıca yanından ayrıldı ve kafeteryanın en uç kısmında oturan Patricia ve Vanessa'ya el salladı. Onların aynı hareketine karşılık, Clark sadece giden güzelin ardından bakınmakla yetindi. "Neden beni beklemedin?" Arkasında duyduğu sese döndüğünde, muntazam kaşlarını çatmış ona bakan Sharon'un kızgın suratıyla karşılaştı. Diğer asansörden inmiş olmalıydı. Öfkeliydi. "Gördün, zaten zor yetiştim" diyerek kendini savunmak istedi. "Daha çok elinden kaçırmış gibisin" Samantha'nın oturduğu masaya doğru bakarak alaylı konuşmasından ne demek istediğini anlamıştı. "Şimdilik..." dedi genç adam gülümseyerek. "Ama elimden kurtulamaz" "Hah!" sahte bir kahkaha attı Sharon. "Eminim öyledir" "Rick gelmedi mi?" "Bir kaç hastanın raporlarına bakmalıymış, belki daha sonra bize katılır." "Güzel. Hadi bir şeyler içelim" İki kardeş kahve makinesinden kahvelerini alırken Samantha'ların masada muhabbet koyu gibi görünüyordu. Tam karşılarına denk gelen aralarında sadece bir kaç masa olan yere geçtiler. Samantha'nın diğerlerinden daha güzel gülmesi ve neşesi kimsenin gözünden kaçmıyordu. "Demek sen Bayan Robinson'un asistanı oldun?" "Evet" dedi Vanessa. "İnan bana hiç kolay bir kadın değil Sam. Onunla tanıştın mı?" "Henüz değil. Ama Bay Robinson az önce kendini bana asansörde tanıttı." "Ah! O adama karşı çok dikkatli ol Sam." dedi Patricia. "Tam bir Kazanova. Duyduğuma göre bir gece birlikte olduğu bir kadınla bir daha asla görüşmüyormuş. Tehlikeli tiplerden." "Şşşt. Yavaş konuş Pat. Seni duyacak." Arkalarına doğru hızlı bir bakış attı Pat. "Merak etme duymazlar." Vanessa erkek kesim kısa siyah saçları olan genç ve gözlüklü bir kadındı. Önceleri Acil Hasta Kabul Servisinde çalışıyordu. Demek yeni patronlar yeni görevler getirmişti. Patricia ise her zaman en ufak şeylerden korkabilen ürkek tiplerdendi. Röfleli saçlarını sıklıkla tepesinde bir topuz yaparak toplar ve asla dağılmalarına izin vermezdi. Orta boylu ama hoş kızlardı ikisi de. "Telaşlanmayın." dedi Sam, elindeki kahveden bir yudum alırken. "İkisine de bulaşmaya niyetim yok!" "İyi edersin. Bu arada hastanenin açılışı için önümüzdeki ay bir kokteyl düzenleniyormuş. Bayan Robinson, bu konuda Vanessa'ya oldukça titiz bir çalışma hazırlatıyormuş." "Sahi mi?" "Evet. Ama henüz konuk listesinde hastanenin tüm çalışanlarının olup olmayacağı belli değilmiş." "Sorun değil." diyerek omuz silkti Samantha. "Doktorlar partisine gitmeye pek meraklı değilim." "İyi ama, gitmeye herkesin hakkı olmalı bence. Yani biz de bu hastanenin bir çalışanıyız. Ayrıca partileri çok sevdiğini sanıyordum." "Elbette seviyorum, ama o tür partileri iyi bilirim. Fazlasıyla sıkıcı ve iç karartıcı olurlar. Katılmamak büyük bir eksik sayılmaz bence." "Her neyse. Boş ver şimdi cadı Sharon'ı. Tatilin nasıl geçti onu anlat. Düğün nasıldı? Roma nasıldı?" "Her şey çok güzeldi. Jennifer, melek gibi bir gelin oldu ve kanatlanıp Ryan'ın kollarına uçtu. Roma da harikaydı. Pek fazla gezme imkânım olmadı ama, düğünden sonra gelin ve damat Venedik'te sandal sefası yaparken, misafirlere de kısa bir şehir turu ısmarladılar. Gördüğüm en güzel şehirdi diyebilirim. Zaten pek fazla şehir görmediğimi var sayarsak, ilk beşte kesinlikle baş sırada yer alır." "Harika. Peki ya sonra?" "Sonrası biraz karışık. Jennifer'ın nikâh şahidi olduktan sonra az kalsın kendi düğünüme de şahit oluyordum." diyerek gözlerini devirdi Sam. "Olamaz! Deanna yeni birini mi buldu yoksa?" Patricia'nın şaşkın bakışlarını sıkıntılı bir şekilde nefes vererek onayladı. O sırada Vanessa, satış tezgâhından bir kaç tatlı çörek alarak masaya geri dönmüştü. "Vay canına!" dedi Sam. "Demek hastane baştan aşağıya yenilendi ha!" daha önce görmediği sıcak çöreklerden birini eline alıp koca bir ısırık alınca Patricia birden bağırmaya başladı. "Dur, yapma sakın! Onlarda yer fıstığı var." Samantha ağzında çiğnediği lokmayı bir anda masaya doğru püskürtmeye başlayınca masalarda oturanlar şok olmuş gözlerle ona bakıyordu. "Lanet olsun, neden daha önce söylemedin?" Öksürdüğü sırada konuşmaya çalışan Sam iki eliyle boğazını tutuyordu. Vanessa da yardım etmek için ayağa kalktı. "Ah Tanrım! Ben ne yaptım. İyi misin Sam?" Zorlukla "Evet" diyebildi. "Hangi aptal, çöreğe fıstık koyar ki?" Etrafta birçok iğrenerek bakan gözün arasında bir tek Dr. Clark kahkaha atacak gibi duruyordu. O sırada ayakta gördüğü bir kişi daha vardı. Henüz Robinson'ların masasına yeni gelmiş, elinde karton kahve bardağıyla onlara bakıyordu. Dr. Rick. "Ağzımı çalkalamam gerek" dedi Sam aceleyle. Patricia masayı temizlemeye çalışırken, Vanessa Sam'in lavaboya gitmesine yardım ediyordu. Kahretsin! "İlaç almak ister misin?" "Hayır, sanırım yutmadım." "Çok üzgünüm Sam, seni uyarmalıydım." "Tamam, sorun değil." Sam ve arkadaşlarını izleyen Sharon, gözlerini devirdi. "İşte bu yüzden size partiye herkesi davet etmeyelim diyorum." "Saçamalıyorsun Sharon." dedi Clark. "Bu sadece insani bir refleksti." "Yapma ama Clark, kadın masanın ortasına kustu." Bunu söylerken tiksindiğini belli eden bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. "Alerjisi var." dedi Rick, Samantha'nın ardından bakmaya devam ederken. "Yani varmış. Yer fıstığına." Rick'in yüzüne şaşkınlıkla bakan iki kardeş, bunu nasıl bildiği konusunda fikir yürütmeye çalışırken, Rick, kaşlarını çatıp elindeki kahvesini yudumlayarak bakışlarını başka yöne çevirdi. "Ameliyat sırasında hakkında çok şey öğrendim. Fazla konuşkan bir tip." İçgüdüsel olarak açıklama yapma gereği duymuştu ve onunla daha önce karşılaştıklarını da gizleyerek, yalan söylemişti. Arkadaşlarının da ikna olmasını diliyordu. Zira bu kadınla ilgilendiğini düşünmelerini istemiyordu. Bu isteyeceği en son şey olurdu. O sadece bir iş arkadaşıydı. Hayatına defalarca kez garip şekillerde girmiş olsa bile, sadece İş Arkadaşı. Clark ve Sharon'un başka soru dolu bakışları olmadığını görünce tatmin olduklarını düşündü ve kahvesini bitirdi. .......... Los Angeles’ta yaşamanın en güzel yanı, sokaklarda yürürken görünmez olabilmektir. Arabanızı paralı otoparka park edip evinize ya da herhangi bir yere gidene kadar insanların arasından bir hayalet gibi geçip gidebilirsiniz. Kimse kimsenin yaşadığının farkında bile değildir çoğu zaman. Kaldırımda yatan biri olsanız, ölü ya da diri mi diye kontrol eden biri bulmak neredeyse imkânsızdır. Sağduyusu eksik olan insanların, sol tarafı da her zaman eksiktir ne yazık ki. Samantha iş çıkışı arabasını evin bir kaç metre ötesindeki oto parka bıraktığında, marketten aldığı poşetleri taşırken, bugün yaşadığı olaylar yüzünden dalgındı ve bir kaç kez kucağındaki kese kâğıtlarını yere düşmekten son anda kurtarmıştı. Ancak sonunda bir tanesini tutmakta zorlandı ve paket devrildi. Çevresinde yardım etmeyi teklif bile etmeden, sadece ona bakıp yanından geçen insanların aptal sırıtışları arasında, dökülen konserveleri teker teker kese kâğıdına geri doldurdu ve kendi kendine söylenmeye başladı. Ne gün ama... 'Bu kadar sakar olacak ne var sanki? Ya da işe gidip gelirken yüksek topuklu giyecek?' İlk sorunun cevabını bilmese bile ikinci sorunun cevabını gayet iyi biliyordu. Hayatta vazgeçemeyeceği üç şey vardı. Seksi giysiler, kozmetik ürünler ve yüksek topuklular... Ah, tabi birde yakışıklı adamlar ve banyo yaparken şarkı söylemek. Aslında bu liste uzayıp giderdi ve sonuncusu en sevdiğiydi. Hatta ikisi bir arada daha da iyi. Çapraz adımlarla geldiği apartmanın önünde anahtarını çıkarmak için ceplerini karıştırmaya başladı. Hem kucağında dev gibi üç kese kâğıdı taşımak hem de aynı anda anahtar aramak oldukça zordu doğrusu. "Iııı...ııııı!!!!" Paketlerin arkasından gelen sesi duyduğunda birden yerinden sıçradı ve elindeki poşetlerin hepsi birden anında yere saçıldı. "Lanet olsun Lu, ödümü kopardın." Sesin sahibini elbette tanımıştı, ancak Sam o esnada kucağındakilerle bir denge sağlayarak dalgın bir şekilde anahtar aramaya çalıştığı için boşta bulunmuş ve elinde ne var ne yoksa yere düşürmüştü. Lu, mahallenin daha doğrusu bu milattan önce kalma apartmanın bekçisi sayılabilecek zararsız bir deliydi. Aslında zekâsında bir problem olduğunu düşünmüyordu Samantha. O sadece sokaklarda yaşam mücadelesi veren diğer birçok evsizden biriydi sadece. Yaz-kış üzerinden eksik olmayan renginin bir zamanlar açık kahve olduğunu tahmin ettiği, ancak şimdilerde çamur ve yiyecek kalıntıları yüzünden koyu kahve hatta siyaha yakın bir renge dönüşen çoğu yeri yırtık ve delik deşik olan bir ceket giyiyordu. Altında aynı pespayelikte dizleri yırtık, siyah pis bir pantolon ve başında da uzun ve yağlı saçlarını saklayamayacak kadar küçük bir bere vardı. Yüzünde uzun ve seyrek sakalları yün berenin örttüğü kaşlarının altından bakan kahve rengi iri gözleriyle ona bakıyordu. Üzerinden gelen terle karışık bozulmuş yiyecek kokusu yüzünden Samantha'nın burnunun direği sızladı. En son ne zaman banyo yaptığını Tanrı bilirdi. Belki de vaftiz edildikten sonra bir daha hiç su yüzü görmemiştir. Samantha söylene söylene dökülen malzemeleri poşetlere doldururken bir yandan da alış-veriş listesinde yumurta olmadığı için Tanrı'ya şükrediyordu. Eğer olsaydı eve girene kadar, kesinlikle bir teki bile sağlam kalmayacaktı. Lu da eğilmiş bir eliyle ona yardım etmeye çalışıyordu. Diğer elinden düşürmediği kibrit kutusunu hiç bırakmadığı için tek elle toplamaya uğraşırken bir yandan da özür diler gibi garip sesler çıkarıyordu. Yani Samantha öyle zannediyordu. Çünkü Lu, konuşamazdı. Sokakta geçirdiği zor günlerden birinde acımasız insanlar tarafından dili kesilmişti. En azından çevredeki komşular arasında duyulan tatsız söylenti böyleydi. Samantha onun için her zaman üzülür, insanlığını kaybetmemiş bir kaç komşu da dâhil onu ne zaman görse yiyecek bir şeyler verirdi. Bazen yiyecek bir şeyi yoksa ufak tefek bozuklukları parmaksız eldiven taktığı eline sıkıştırırdı ancak yine de bunu fazla sık yapmazdı. Çünkü Lu gibi bir adam için para demek, dışarıda bela demekti. Los Angeles'ın arka sokaklarında bir kaç sent için bile hiç acımadan bir insanın canına kıyabilirlerdi. Nihayet poşetleri eski haline getirebilmiş, en son koyduğu elmalardan birini adama uzatarak, "Teşekkür ederim Lu" demişti. "Al bakalım" Gerçek ismini kimse bilmiyordu ve ne yazık ki gerçek yaşını da. Aslında genç bir adama benziyordu. Biraz üstü başı değişse şu karmakarışık saçı sakalı bir tıraş görse otuzundan fazla görünmezdi. Sanki yaşarken çökmüş, yıllar geçmeden yaşlanmış gibiydi. Lu'nun aldığı elmayı yıkamadan yemeye başlamasına gülüp, eski binanın asansörüne doğru yürüdü. Asansör kapısına geldiğinde meşgul ışığının yanmasına hiç şaşırmamıştı. Bu kalabalık apartmanda en çok çalışan hiç şüphesiz günün her saati hiç durmadan dolup taşan şu zavallı asansör olmalıydı. Anlaşılan kucağındakilerle kendi katına kadar merdivenleri tırmanması gerekecekti. Samantha, sıkıntılı bir nefes vererek yavaşça merdivenleri çıkmaya başladı. Dördüncü katın merdivenlerinde koşarak aşağıya inen çocukları selamlayıp, onlara merdiven boşluğundan bağıran annelerine gülümseyen bir bakış attıktan sonra altıncı kattaki dairesine nihayet varabilmişti. Bir otel lobisini andıran uzun koridorda yan yana tam beş kapı vardı ve Samantha'nın ki tam ortalarında olandı. Anahtarı deliğe sokup kapıyı açmayı başardığında, sabah dağınık bıraktığı küçük salonu geçerek hemen arkasındaki mutfak tezgâhına aldıklarını bıraktı. Evi fazla büyük değildi. Hatta kendisinden başka pek ağırlayacağı misafiri olmadığına seviniyordu. Poşetlerden kurtulduktan sonra kendini döşemesi eskimiş siyah koltuğuna attı. Ayaklarını kol koyma yerine uzatıp, topuklu ayakkabılardan kurtularak kan akışını tersine döndürmeye çalışıyordu. Bugün yeterince yorulmuş ve fazlasıyla yeni insanla tanışmıştı. Ayrıca alerjisi az kalsın yine başına büyük iş açıyordu. Neyse ki, bu sefer ucuz atlatmıştı. En yakın zamanda düzenli vurulduğu iğnelerini aksatmamayı aklının bir köşesine not aldıktan sonra gözlerini kapattı. Biraz dinlendikten sonra üzerindekilerden kurtulup banyo yapabilirdi. Küvette buruş buruş olana kadar kalmak niyetindeydi, ancak yan daireden gelen büyük bir gürültüyle yerinden sıçradı Samantha. Duyduğu kadarıyla evde büyük bir şey devrilmiş olmalıydı. Masa, konsol belki de televizyon. Soğumak üzere olan köpüklü sudan, istemeye istemeye çıkıp, vücuduna küçük bir havluyu sardı. Gürültü sesleri tekrar gelmeye başlayınca, başına da bir havlu kapatarak bir şeyler giyinmek için yatak odasına geçti. Aceleyle üzerine bol bir tişört ve altına keten bir şort geçirdi. Duyduğu sesler onu tedirgin etmeye devam ediyordu. Kadın çığlıkları. Aslında kimden ve nereden geldiğini çok iyi biliyordu. Yan komşusu Mia ve onun pislik kocası Tj. Ahmak herif yine karısını dövüyordu. Üstelik üç buçuk yaşındaki oğulları Kevin'ın gözleri önünde. Samantha telaşla oturma odasına geldiğinde sesler yeniden kesilmişti. Her seferinde yüreği ağzına geliyor, küçük çocuğa ya da kadına bir şey olacak diye ödü kopuyordu. Onların ki bir evlilikten öte bir işçi patron ilişkisiydi. Mia geceleri bir barda şarkı söylüyor ve kazandığı paraları Tj 'ye getiriyordu. Eğer eksik ya da az para getirirse onu öldüresiye dövüyordu. Zavallı genç kadın, çocuğuyla böyle bir caninin elinde yaşam mücadelesi vermek zorunda olduğu için ne kadar da şanssızdı. Samantha birçok kez onu polis çağırması ve bu adamdan ayrılması konusunda ikna etmeye çalışmış, sonuç maalesef ki, başarısız olmuştu. Çünkü işin en boktan yanı, Mia'nın uyuşturucu bağımlısı olmasıydı. O barda sırf bu pisliği içebilmek için çalışıyor, getirdiği para karşılığında Tj de ona istediğini veriyordu. Yıllar önce kaçtığı kasabasından kurduğu pembe hayallerle Los Angeles'a gelen Mia, ne yazık ki, zifiri karanlık bir cehennemi yaşıyordu. Üstelik küçük, masum çocuğuna da yaşatarak. Çıplak ayaklarıyla tahta döşemede ses çıkarmadan dolanarak televizyonun sesini kıstı Sam. Kapının önünde bir ses duyduğuna yemin edebilirdi. Aynı sessizlikte dış kapının önüne doğru yavaşça yürüdü. Attığı her yavaş adımın aksine, kalbi bir o kadar hızlı atıyordu. Kapının gözetleme deliğinde dışarıya baktı. Dışarıda kimseler görünmüyordu. Saçlarından damlayan suların tişörtünü ıslattığını fark etti. Tam geriye dönüyordu ki, küçük bir hıçkırık sesi duydu. Ses kapının arkasından geliyordu. Üstten ve alttan sıkıca kilitlediği kapının tüm kilit ve zincirlerini teker teker açıp, kapıyı aralayarak dışarıya baktı. Eşiğin dibinde küçük bir beden, dizlerini karnına kadar çekmiş, kollarıyla bacaklarına sarılmış ağlıyordu. Onu hemen tanıdı. Bu Kevin'dı. "Hey! Minik fasulye?" diye fısıldadı Samantha, dizlerinin üzerine eğilerek. Küçük çocuk minik kollarını çözerek sesin geldiği yere doğru döndü. Samantha'yı görünce, iki küçük bademe benzeyen ıslak göz pınarları mutlulukla parladı ve yaslandığı duvardan kalkıp ona doğru atladı. "Sam! Döndün demek" Samantha, boynuna sarılan küçük çocuğu kucaklayarak ona sımsıkı sarıldı. "Evet fasulyem, döndüm." "Annem bana biraz dışarı çık dedi. Bende sen yoksun diye burada oturdum" "Bu sabah döndüm canım. Nasılsın bakalım?" "Babamı hiç sevmiyorum Sam. Eve gitmek istemiyorum." Çocuğun yüzünü incelemek için biraz geriye çekildi. Gözlerindeki ve burnundaki kızarıklıktan anladığı kadarıyla çok fazla ağlamıştı. Ayrıca bir kulağının diğerine göre fazla kırmızı olması şiddet gördüğü anlamına geliyordu. İçinden bir dolu küfretti. "İçeriye gelmek ister misin? Birazdan pizza söyleyecektim" Çocuğun dolu dolu bakışlarıyla kafasını olumlu anlamda sallamasıyla onu sessizce içeriye aldı. Daha önce yapmadığı bir şey değildi. Evde ne zaman böyle şeyler yaşasa Kevin dışarıya kaçardı. Küçük çocuk evde olduğu birçok geceyi Samantha'nın yanında geçirmişti. Annesi Mia, ya onu bara götürürdü ya da evde yalnız başına bırakırdı. Samantha en güvenli yerin şimdilik kendi yanı olduğunu biliyordu. Televizyonda bir çizgi film kanalı açarak sesini biraz daha yükseltti. Normalde böyle yükses sesle televizyon izlemezdi. Ancak Kevin'ın şu an, yan daireden gelen ve duymaması gereken çok fazla ses vardı. Aslında, ne yazık ki, çoğunu hem görmüş hem de işitmişti. Yerleştirmeye fırsatı olmadığı kese kâğıtlarından birinden bir muz çıkardı ve onu da Kevin'a vererek telefonla pizza siparişi vermeye odasına geçti. Küçük çocuk, bir elinde muz diğer elinde, hiç bırakmadığı oyuncağı Süperman ile keyifle çizgi film izlerken, Samantha da bir yandan aldıklarını dolaplara yerleştirip bir yandan da onu inceliyordu. Çocuklar ne muhteşem varlıklardı böyle. Az önce yaşadığı şiddet sanki hiç olmamış gibi her şeyi unutmuş ve çizgi filme dalıp gülmeye başlamıştı. İnsan keşke hep çocuk kalsa ve balık hafızasına sahip olsaydı. Ama ne yazık ki, çocuklarında unutmadığı hatta ömrü boyunca hayatının her yerine doğrudan etki eden bazı olaylar vardı. Bunların en önemlisi de onların minik varlıklarının bile yanına yakışmayan şiddetti. Kesinlikle küçük bir çocuğa zarar veren herhangi bir varlığın adı insan olamazdı. Siparişler gelip de ikisi de afiyetle pizzalarını yedikten sonra, Samantha Kevin'ı da alıp yatak odasına geçti. Saat geç olmuştu ve her ikisinin de uykuya ihtiyacı vardı. Çift kişilik ama pek de büyük olmayan yatağına minik bedeni de alıp uzanarak, üstünü örttüğünde Kevin dönerek Samantha'ya sarıldı. "Rahat mısın?" dedi Sam şefkat dolu sesiyle. Kevin başını salladığında ona daha çok sarıldı. "Süperman'i çok mu seviyorsun?" Küçük çocuğun diğer kolunun arasına sıkıştırdığı oyuncağını işaret ettiğinde, Kevin ona da sıkıca sarıldı. "Çok seviyorum. Bir gün gelip annemle beni buradan alıp götürecek. O bir kahraman. Ben de bir gün onun kadar güçlü olacağım" Samantha'nın gözleri dolu dolu olmuştu. Kirpikleriyle gözyaşlarını geriye iterek, küçük çocuğun sık siyah saçlarına minik bir öpücük kondurdu. "Demek öyle. Büyüyünce Süperman olacaksın. Peki ne yapmayı planlıyorsun." "Kötü adamları yakalayıp, hapse atacağım. İlk önce de babamı. Sonra da çalışıp anneme para kazanacağım. O da her gece benimle uyuyacak." Kevin konuştukça Samantha'nın kalbine görünmeyen bıçaklar batıyordu sanki. Boğazının düğüm düğüm olduğunu hissetti. Yutkunamıyordu. "Anlıyorum bir tanem. Umarım bir gün tüm dileklerin gerçek olur. Hadi şimdi uyu artık." "Sam?" diye bir kaç dakika sonra soru sorar gibi seslendi ufaklık. Gözlerini araladı. "Evet" "Annem iyi midir şimdi?" Bu soruya ne cevap vereceğini bilemedi Sam, küçük çocuğu nasıl tatmin edip uyumaya ve unutmaya ikna edebileceğini hiç bilmiyordu. Aslında o da Kevin kadar Mia'yı merak ediyordu. Şimdi ufaklığın hayal ettiği gibi, bir Süper kahraman olup duvarları geçmek vardı. Duvarları geçmek ve o adamın elinden kadını ve küçük çocuğu kurtararak, ona hak ettiği cezayı vermek. Tırnakları etlerine batana kadar avuçlarını sıktı Sam. Tanrıya küçük çocuğa ve annesine yardım etmesi için, içinden defalarca dua etti. "Merak etme minik fasulye. Annen başının çaresine bakacaktır." Birinin bu küçük çocuğa ve kendisine Süper kahramanların yaşamadığını anlatması gerekiyordu. Süper kahramanların ve beyaz atlı prenslerin.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE