Tam bir ay geçmişti Ankara’ya taşınalı.
Yeni evine, sokağın köpeğine, alt kattaki bağırgan teyzenin sesine, hatta sabah çayını yalnız içmeye bile alışmıştı. Ama bir tek şeye alışamamıştı: Kalabalığın ortasındaki yalnızlığına
Annesini, babasını kardeşlerini çok özlüyordu. Birlikte yedikleri yemekleri, kahkahalı sohbetleri annesinin tarçınlı kekini orta okula giden Ergen kardeşinin çatallı sesini dahil çok özlemişti. Gün geldi çattı ve okulun ilk günü için hazırlanmaya koyuldu. Kalktı bir kahve suyu koydu ocağa, o kaynayana kadar dişlerini fırçaladı ve hafif bir makyaj yapmaya koyuldu. İri güzel gözleri vardı Asude’nin kahve tonlarında bir göz makyajı yapıp dolgun dudaklarına sadece parlatıcı sürmekle yetindi. Odasına geçti ve akşamdan hazırladığı kombini giydi. Aynanın karşısına geçtiğinde hüsrana uğradı bu muydu yani? Tekrar bir kombin yaptı önce siyah bir ispanyol paça giydi üstüne çizgili bir gömlek sonra çıkardı gömleği ve bu döngü böyle devam etti. En sonunda karar verdi kot bir jean, içine beyaz askılı bir bluz giydi. Tam saçlarını yapıyordu ki bir koku geldi burnuna içinden “sabahın bu saatinde bir şeyler yakmayı nasıl beceriyorsunuz gerçekten” diye geçirdi birkaç saniye sonra kokunun arttığını hissedince mutfağa koştu
-Aaaaaa hayy böyle işin ben ya. Kızım senden başka beceriksiz mi var tabi ki senin yiyeceğin halt bu diye yakındı. Evet Asude demliğin kulpunu yakmıştı…
Moral bozmak yok dedi kendine, kaynayan suyu bardağa koyup üstüne bir paket kahve döküp odasına ilerledi. Uzun dalgalı saçlarını sadece taradı ve evden çıkmak için hazırlanmaya başladı kahve rengi bir trençkot giydi çantasını yandan astı krem rengi ayakkabılarını giyerek evden çıktı. Yolda araba camlarından, bina kapılarından, boş dükkanlardan kendine bakarak okulun yolunu tuttu
Okul’a giriş;
Üniversite, düşündüğü gibi değildi. Ne bir dizi sahnesindeki gibiydi ne de hayalindeki kadar büyülü.
Sınıf çok kalabalıktı. Herkes bir grupla gelmiş gibiydi. Liselerinden gelen arkadaşları olanlar vardı. O ise… tek başınaydı.
Sırasına oturdu. Çantasından defterini çıkardı. Defterin köşesine kendi kendine bir şeyler karaladı:
“Kalabalıklar içinde yalnız olmak… En çok da bu koyuyor insana.”
Yan sırasına yeni biri oturdu. Kız, renkli ojeleri ve yüksek sesli kahkahasıyla dikkat çekiciydi.
— Sen hangi liseden geldin? diye sordu.
Asude gülümsedi:
— Kayseriden.
— Ooo baya uzak.
Sonra ilgisini kaybetmiş gibi gözlerini telefona çevirdi.
Asude alışmıştı bu kısa, yüzeysel ilgilere. Yine de kırılmadı. Sınıfın cam kenarına oturmayı seviyordu. Dışarıyı izlemek, içeride olmaktan bazen daha iyiydi.
⸻
Dersin sonunda kantine indi.
Kalabalığın uğultusu başını ağrıttı. Bir çay aldı, en köşeye geçti. O sırada bir masa dikkatini çekti. Sessiz, kendi halinde, güzel bir kız oturuyordu tam yanına gidecekti ki
Telefonuna gelen mesajla dikkatini kaybetti. Umay yazmıştı:
“Akşam çay içer miyiz? Bende kek var ”
Gülümsedi. Umay’ın varlığı sanki bu büyük şehirdeki en tanıdık şeydi.
Ama içinden bir his geçiyordu:
Hayat, daha ona göstermediği birini yavaş yavaş yaklaştırıyordu.
Ders bitti artık ilk günü geride bırakırken evine doğru yola koyuldu akşam olmuş ankara ayazı kendini hissettiriyordu. Kulaklığı kulağında arka planda en sevdiği şarkı olan “Zor aşk” çalıyordu kendini şarkıya kaptırmış en güzel aşk zor olandır diye mırıldanıyorken
sokak lambasının altından biri geçti. Gölgesi uzundu, yürüyüşü sert ama sakindi.
Asude o kişiyi tam seçemedi ama içinden geçen cümle şuydu:
“Korkunun ecele faydası yok Asude kuyruğu dik tut.”