Mardin İl Jandarma Komutanlığı Karargahı’nda akşamın rehaveti çökmeye başlamıştı. Operasyon dönüşü silahlarını temizleyen, postallarını boyayan askerlerin arasında hafif bir şakalaşma hakim olsa da, Timur Yüzbaşı’nın yokluğu hissediliyordu. O, timin sadece komutanı değil, omurgasıydı.
Aniden karargahın koridorlarında yankılanan telsiz sesi, tüm neşeyi bir bıçak gibi kesti. "Merkez, 47-AC-… plakalı araç şarampole yuvarlanmış durumda. Araçta sıkışan bir yaralı var, durumu kritik! Plaka sorgusu: Yüzbaşı Timur Akdağ..."
Selçuk Başçavuş elindeki temizleme bezini yere düşürdü. Zaman o an dondu. Yanındaki Üsteğmen Serkan ile göz göze geldiler. İkisinin de yüzündeki kan çekilmiş, yerini dehşet verici bir solgunluk almıştı.
"Komutanım..." diye fısıldadı Selçuk. "Kendi aracıyla çıkmıştı."
Beş dakika sonra, iki askeri araç sirenlerini yakmış, Mardin’in virajlı yollarını adeta yararak kaza mahalline doğru uçuyordu. Selçuk’un elleri direksiyonda titriyordu. "Ölmez o," dedi kendi kendine, bir dua gibi tekrarlayarak. "O kadar pusudan çıktı, o kadar kurşun sıyırdı geçti... Bir trafik kazasına teslim olmaz Timur Akdağ."
Kaza mahalli, mavi ve kırmızı tepe lambalarının kaotik ışıklarıyla aydınlanmıştı. Hurdaya dönmüş siyah araç, yolun elli metre aşağısında bir kaya parçasına saplanmış halde duruyordu. İtfaiye ekipleri hidrolik kesicilerle metal yığınını parçalamaya çalışırken, sağlık ekipleri sedyeyi hazırlamış bekliyordu.
Selçuk araçtan fırlayıp aşağı doğru koştu. Jandarma barikatını yararak geçti. "Çekilin! O benim komutanım!" diye bağırdı.
Gördüğü manzara ömrü boyunca unutamayacağı cinstendi. Arabanın tavanı neredeyse koltuklarla birleşmişti. Timur’un o her zaman dik duran başı, patlayan hava yastığının üzerinde cansızca yana düşmüştü. Yüzü cam kırıkları ve kan içindeydi. En kötüsü ise, arabanın ön motor bloğunun içeri girmesiyle sol bacağının tamamen ezilmiş olmasıydı.
"Nabız zayıf! Çabuk olun, kaybediyoruz!" diye bağırdı bir sağlık görevlisi.
İtfaiye son bir hamleyle kapıyı kopardığında, Timur’un bedeni dışarı çekildi. Selçuk, komutanının elini tutmak için atıldı. O güçlü, nasırlı el şimdi buz gibiydi.
"Komutanım, buradayız. Ben, Selçuk buradayım... Bırakma bizi. Daha yapılacak çok görev var, ölmek yasak!"
Ambulansın kapıları hızla kapandı. Siren sesleri geceyi yırtarken, geride kalan askerler yolun ortasında, Timur’un dökülen kanının ve yağ sızıntısının üzerinde öylece kalakaldılar.
Mardin Devlet Hastanesi’nin acil servisi o gece tarihinin en gergin saatlerini yaşıyordu. Hastanenin önü, bir anda onlarca üniformalı askerle dolmuştu. Albaydan erata kadar herkes oradaydı. Koridorlarda sadece postalların gıcırtısı ve bir köşede gizli gizli burnunu çeken genç askerlerin sesi duyuluyordu.
Ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık, sanki Timur’un sızan kanının bir yansıması gibi yanıyordu. Selçuk Başçavuş, kapının önündeki banka çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı. Yanına gelen Üsteğmen Serkan, elindeki plastik bardaktaki suyu ona uzattı ama Selçuk elinin tersiyle itti.
"Hülya’yı aradın mı?" diye sordu Selçuk, sesi boğuk bir öfkeyle.
Serkan yutkundu. "Aradım. İstanbul’daymış. Sesi... Sesi sanki bir yabancıdan bahsediyormuşum gibi geliyordu Selçuk. 'Gelmem mümkün değil, zaten boşandık' dedi."
Selçuk hışımla ayağa kalktı. Duvardaki panoya sert bir yumruk indirdi. "Ulan bu adam onun için eridi bitti be! Onun bir gülüşü için dağları devirdi! Şimdi burada can çekişiyor, o kadın 'gelemem' mi diyor?"
"Sakin ol Selçuk, burası hastane," dedi Serkan, kendi gözyaşlarını saklamaya çalışarak. "Timur’un şu an sadece bizim dualarımıza ve metanetimize ihtiyacı var."
Saatler gece yarısını geçtiğinde, ameliyathane kapısı yavaşça açıldı. Başhekim ve cerrah, maskelerini indirmiş, bitkin bir halde dışarı çıktılar. Tüm askerler aynı anda ayağa kalktı, sanki bir içtima varmışçasına hazır ola geçtiler.
"Doktor bey?" dedi Albay, öne çıkarak. "Yüzbaşım nasıl?"
Doktor derin bir nefes aldı, gözlerindeki ifade hiç de iç açıcı değildi. "Hayati tehlikeyi şimdilik atlattı diyebilirim. Güçlü bir bünyesi var. Ancak..." Duraksadı. Bakışlarını Selçuk ve diğer askerlerin üzerinde gezdirdi. "Sol bacakta çok ciddi parçalı kırıklar ve sinir hasarı var. İç kanamayı durdurduk ama... Tekrar yürüyebilmesi, hatta bacağını eskisi gibi kullanabilmesi için çok uzun ve zorlu bir süreç onu bekliyor."
"Askerliğe dönebilir mi?" diye sordu Serkan, sesi titreyerek.
Doktor başını hafifçe iki yana salladı. "Şu an odaklanmamız gereken şey onun yaşaması ve ayağa kalkması. Mesleki durumu... Maalesef pek parlak görünmüyor. Psikolojik olarak da çok büyük bir yıkım yaşayacak. Kendini hazırlasanız iyi olur."
Sabaha karşı, yoğun bakım ünitesinin camının arkasında Timur 'un, onlarca makineye bağlı bir halde yatıyordu. O dev cüssesi, beyaz çarşafların arasında ufalmış gibi görünüyordu.
Selçuk, camın arkasından komutanına bakarken fısıldadı:
"Sen o dağlardan sağ çıktın komutanım. Bu hastane odasından da sağ çıkacaksın. Biz seni gerekirse sırtımızda taşırız ama o üniformayı senden kimsenin almasına izin vermeyiz."
O sırada, hastanenin idari kısmında başka bir hazırlık vardı. Başhekim, fizik tedavi bölümüne bir not gönderiyordu. Yeni atanan, idealist bir fizyoterapistin ismi dosyanın üzerine yazıldı: Aylin Erdem.
Hastanenin diğer ucunda, Aylin henüz başına geleceklerden habersiz, sabah nöbeti için hazırlanıyordu. Devletine olan borcunu ödemek için can atan, idealist bir genç kız...