Beyoğlu’nun arka sokaklarında, dışarıdan sıradan bir bina gibi görünen poker kulübünün içi bambaşka bir dünya gibiydi.
Loş ışık, sigara dumanı ve içki kokusu arasında yüzen kirli paralar, kirli adamların elindeydi.
Müzik boğuktu, kahkahalar tehditkar...
Arka köşede, siyah gömleğiyle sessizce içkisini yudumlayan bir adam vardı: Asaf Ali.
Kumral teni loş ışıkta daha da koyulaşmış, kol kasları kıvrılmış gömlek kollarından belli oluyordu. Delici mavi gözleri çevresini tararken, bir tehdit unsuru gibiydi — fazla yaklaşanı yakacak, fazla bakanı susturacak bir ateş...
O sırada kapı açıldı. Tüm dikkatler bir anda oraya yöneldi.
İçeri Alev girdi. Uzun, simsiyah saçları sırtında dalgalanıyordu. Üzerinde dar bir deri ceket, altındaysa siyah pantolon. Gözleri koyu ve keskin. Hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi yürüyordu ama adımlarında belli belirsiz bir temkin gizliydi.
Göz göze geldiler.
Asaf, Alev’i ilk kez görüyordu. Ama sanki tanıması gerekiyormuş gibi geldi. Kadın, bir yabancıydı... ama yabancılığının içinde tanıdık bir tehlike vardı. Göz göze geldiklerinde salonun sesi boğuldu, dünya bir anlığına sustu.
Alev, doğrudan onun masasına yürüdü.
“Boş mu burası?” diye sordu, sesi pürüzsüz ama içinde keskin bir ton vardı.
Asaf göz ucuyla boş sandalyeye baktı, sonra tekrar kadının gözlerine döndü.
“Şimdiye kadar kimse oturmaya cesaret edemedi,” dedi.
“Demek ki ben ilkim,” diye karşılık verdi Alev, dudaklarında hafif bir alaycılıkla.
Kadın oturdu. Kartlar dağıtıldı, ama masada asıl oynanan oyun kartlarla ilgili değildi. Göz teması sürüyordu. Tehdit gibi. Davet gibi.
"Adın ne?" diye sordu Asaf.
Alev, bir saniye düşündü. Sonra sigarasını yaktı, gözlerini kaçırmadan:
"Senin beni bilmen gereken yerde söylenecek bir adım yok," dedi.
Asaf, içki bardağını kadının bardağına çarptırdı.
“Gizemli kadınlar genelde sorun çıkarır. Ama ben sorunlarla oynamayı severim.”
Alev içkisinden bir yudum aldı.
"Belki ben senin başına açılacak son sorun olurum," dedi.
Alev ve Asaf masada karşılıklı otururken, ortamın gerilimi iyice yoğunlaşmıştı. Poker kartları ellerindeydi ama gözleri birbirini oynuyordu. İçki bardakları boşalıyor, cümleler arasında sessiz tehditler dolaşıyordu. Ta ki...
Masaya yeni biri yaklaştı.
Kırklı yaşlarının başında, takım elbiseli, saçları geriye taranmış, kolunda pahalı bir saat takılı bir adam. Adı Tuncay’dı — yer altı dünyasında parayla hükmedenlerden.
Alev’in güzelliği salona girdiğinden beri gözünden kaçmamıştı.
“Bu masa bayağı dikkat çekiyor bu gece,” dedi, gülümseyerek. Sonra gözlerini Alev’e çevirdi, “Sen de... en az o içki kadar baş döndürücüsün.”
Alev bir an durdu. Göz ucuyla Asaf’a baktı. Asaf hiçbir şey demedi. Ama mavi gözleri bir gölge gibi kararmıştı. Dudağındaki alaycı gülümseme hafifçe silinmişti.
Tuncay, izin istemeden Alev’in yanına oturdu. Omzuna doğru biraz fazla yaklaşarak, “Seni daha önce burada görseydim mutlaka hatırlardım,” dedi.
Alev, ona döndü. Gülümsedi ama gözleri sertti. “Görmemen iyi olmuş,” dedi. “Belki o zaman şu anki kadar sağlıklı olmazdın.”
Asaf, hâlâ sessizdi. Ama o sessizlik, fırtına öncesi sessizlikti. Ceketinin iç cebinde duran tabancasını hissetti, bir saniyeliğine eli bile kıpırdadı. Ama kendini tuttu. Gözlerini Tuncay’dan ayırmadan, bardağındaki viskiyi yavaşça kafasına dikti.
Tuncay hala yüzsüzdü. Alev’e eğildi, "Sadece bir içki teklif ediyorum. Belki geceyi uzatırız, ha?" dedi.
Alev’in dudakları yukarı kıvrıldı. Ama bu gülümseme, zehirli bir hançer gibiydi.
"Benimle gece uzatmak isteyen adamın... sabahı görecek garantisi olmaz," dedi buz gibi bir tonla.
Asaf’ın sabrı taşmak üzereydi. Masaya avuç içiyle yavaşça vurdu. Sessizlik.
“Burası iki kişilikti. Üçüncüye sandalye yok,” dedi, sesi ilk kez keskinleşti.
Tuncay başını çevirip Asaf’a baktı.
“Bayan rahatsızsa kendi söyler.”
Asaf, yerinden yavaşça kalktı. Gözleri Tuncay’ın gözlerinin içine kilitlendi.
“Ben zaten onun söylemesine bile gerek kalmadan anlarım,” dedi.
Sonra Alev’e döndü.
“Gel benimle. Oksijen kalmadı burda.”
Tam Asaf, Alev’in sandalyesini çekmek için elini uzattığı sırada…
Poker salonunun metal tavanında yankılanan bir silah sesi, tüm mekanı buz kesti.
Bir saniyeliğine zaman durdu. Herkes nefesini tuttu. Tuncay, boğuk bir çığlıkla geriye savruldu, masaya tutunmaya çalışırken sağ eli bileğinden patlamış gibiydi. Kan, poker fişlerinin üzerine sıçradı.
Alev, elindeki siyah, kompakt tabancayı hâlâ aşağıya doğru tutuyordu. Tetik parmağı tetiğin üstünde, gözlerinde en ufak bir titreme yoktu. Masanın kenarından hâlâ duman yükseliyordu.
“Dokunma dedim,” diye fısıldadı Alev, Tuncay’ın yüzüne eğilerek. “Ama sen işitmedin.”
Salonda ölüm sessizliği.
Asaf, gözlerini Alev’den ayıramıyordu. O an fark etti... bu kadın sadece güzel değildi. Bu kadın, tetik kadar soğuk, kurşun kadar netti.
Tuncay acı içinde yerde kıvranırken iki adamı yerinden fırladı ama Asaf tabancasını çoktan beline takmış, Alev’in koluna hafifçe dokunmuştu.
“Şimdi çıkıyoruz,” dedi kararlı bir sesle. Alev gözlerini onunkilere kilitledi. İtiraz etmedi.
Salonun kapısına yürürlerken kimse bir şey söylemedi. Çünkü herkes anlamıştı — o gece o salonda sadece biri oyun kaybetmişti. Diğerleri hâlâ hayattaydı, o kadarı yeterdi.
Dışarı çıktıklarında soğuk gece rüzgarı Alev’in saçlarını savurdu. Asaf kapısını açtığı siyah arabaya Alev’i bindirdi. Direksiyon başına geçtiğinde, yolda bir süre konuşmadılar.
Sonra Asaf, göz ucuyla ona baktı.
“Sen kimsin?” diye sordu.
Alev gülümsedi, cama dönüp dışarı baktı.
“Yanlış kişiye yanlış soruyu sordun,” dedi. “Ben kim olduğumu söylemem. Ama kim olduğumu çok geçmeden anlarsın.”
Asaf direksiyona odaklanmıştı ama sağ eli vitesin yanında değil, kol dayamasında Alev’in dizine yakın bir yerdeydi.
Parmakları hafifçe kıpırdadı ama dokunmadı. Henüz değil.
Alev cama yaslanmış, gözlerini karanlık sokaklara çevirmişti. Ama yüzündeki hafif tebessüm, kurbanın değil — avcının ifadesiydi. Az önce bir adamı bileğinden vurmuştu ve hâlâ sakin, hâlâ soğukkanlıydı.
Alev yüzünü camdan çevirmeden
“Arabam orada kaldı centilmen bir erkek ol ve nereye gidiyorsak oraya getirttir.”
Asaf dayanamadı.
“Emrin olur, Sen gerçekten kimsin?” diye tekrarladı, bu kez sesi daha düşük, neredeyse boğuktu.
Alev başını yavaşça çevirdi. Göz göze geldiler.
“Bana isim soruyorsan, yanlış oyun oynuyorsun. İsimler sadece etiket. Benimkini bilmen hiçbir şeyi değiştirmez.”
Asaf, gözlerini yoldan ayırmadan devam etti.
“İnsanlar böyle kolay kolay ateş etmez. Sen ateş ederken nefesin bile değişmedi. Asker misin? Kiralık mı? Yoksa... sadece doğuştan lanetli misin?”
Alev başını eğdi, Asaf’ın kulağına doğru yaklaştı. Nefesi boynuna değdiğinde Asaf’ın tüyleri diken diken oldu.
“Ben... kendimi korumayı küçükken öğrendim. Ve birine güvenmemen gerektiğini... babam ilk silahımı elime verdiğinde,” dedi. “Ama asıl lanetim bu değil.”
Asaf göz ucuyla baktı. “Neymiş?”
Alev dudaklarını Asaf’ın çenesine çok yakın bir mesafeye kadar yaklaştırdı, sonra kısık sesle fısıldadı:
“Ben en çok... beni öldürebilecek adamlara çekilirim.”
Asaf’ın dudağı seğirdi. Bir yandan fren pedalına basarken arabayı kenara çekti. Gözleri alev gibiydi.
“Ve ben...” dedi, kontağı kapatırken, “ölümden daha tehlikeli biriyim.”
Arabanın içi sessizleşti. Yalnızca ikisinin nefesleri vardı. Asaf bir anda Alev’e döndü, sertçe çenesinden tuttu. Gözleriyle kadının bakışlarını delik deşik etti. Ama Alev gözlerini kaçırmadı, aksine daha da yakınlaştı. Dudakları Asaf’ın dudağına neredeyse değiyordu.
“Öp beni,” dedi. “Yoksa... ilk ben seni ısırırım.”
Asaf ona daha fazla dayanamadı. Dudakları Alev’in dudaklarına çarptığında, arabadaki hava bir anda kavruldu. Bu öpücük bir temas değildi. Bu, patlamanın başlangıcıydı. Dişler, eller, iç içe geçen nefesler... Araba, geceye karşı buharla kaplanıyordu.
Alev bir an nefes nefese ayrıldı, gözleri Asaf’ın dudaklarında takılı kalmıştı.
“Beni istiyorsun,” dedi. “Ama ben kolay bir zevk değilim, Asaf. Ben her dokunuşta tehlikeyi çağırırım.”
Asaf sertçe gülümsedi.
“Ben zaten en çok... o riski seviyorum.”
Asaf, Alev’in ensesinden kavradı, dudaklarına yeniden saldırdı.
Öpüşmeleri artık sakin değildi, açtı, öfkeliydi. Alev bir anda üst koltuğa çıktı, bacaklarını Asaf’ın dizlerinin iki yanına yasladı. Dizlerinin arasına yerleştiğinde Asaf’ın gözleri karardı.
Elleri Alev’in kalçalarına kaydı, sanki oraya aitmiş gibi. Alev saçlarını geriye attı, boynunu açığa çıkardı.
“Bana sahip olamazsın,” dedi Alev, nefes nefese. “Ama bu gece... kiralayabilirsin.”
Asaf dişlerini sıktı. “Ben kimseyi kiralamam. Alırım.”
Eliyle Alev’in boğazını kavradı, baskı uygulamadan ama kontrolün kimde olduğunu göstererek. Alev’in gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Bu güç gösterisi onu korkutmamıştı. Aksine... daha çok istiyordu.
Alev öne eğildi, Asaf’ın boynuna ıslak bir öpücük kondurdu. Ardından çenesini ısırdı. Sertti. Sahiplenici.
“Kanayacaksın,” dedi kulağına. “Ama seveceksin.”
Asaf’ın elleri Alev’in bluzunun altına kaydı, derisinin sıcaklığı parmak uçlarına yayıldı. Alev başını geriye attı, dudaklarından kaçan bir iniltiyle Asaf’ın kucağında daha da bastırdı kendini. Arabadaki koltuklar inliyordu adeta. Her dokunuş, her nefes tehditkârdı. Aşk değil bu — bu, bir savaş. Zevk alırken kimin üstün geleceği belli olmayan bir savaş.
“Dur,” dedi Alev aniden. “Bir şey söylemem gerek.”
Asaf soluk soluğaydı. Gözleri hâlâ kadının dudaklarına odaklıydı.
“Ne?”
Alev hafifçe gülümsedi.
“Beni öpersen... bağımlı olursun. Sonra da beni öldürmek istersin.”