Şehrin ışıkları uzaktan birer soluk parıltı gibi görünüyordu; sabah henüz gri bir sisin ardındaydı. Elif, ıslak orman zemininde ayaklarını sürükleyerek ilerliyordu. Ayakkabılarının tabanı çamurla dolmuş, nefesi düzensizleşmişti. Omzundaki çanta, içindeki belleğin ağırlığından çok, taşıdığı gerçeğin yüküyle ağırdı. Kendini asfalt bir yola attığında gökyüzü daha da açılmış, yağmur ince bir tül gibi seyrelmişti. Uzaktan bir kamyon sesi duyuldu. Elini kaldırdı, parmakları titriyordu. Kamyon şoförü önce tereddüt etti ama sonra fren yaptı. Kapı açıldığında, yüzü yorgun bir adam belirdi. “Ne oldu kızım, neredesin sen bu halde?” Elif bir an duraksadı, sesini toparlayamadan konuştu: “Kuzeye gitmem gerek. En yakın kasabaya.” Adam başını salladı, kapıyı açtı. “Bin hadi, ısın biraz.” Kamyonun içi

