21- istiyor musun?

932 Kelimeler
Konağa varmıştık. Taylan, işleri olduğunu ve akşam yemeğinden önce yanıma gelemeyeceğini söylemişti. Ben de bu koskoca evde yapacak hiçbir şey bulamayınca, neredeyse yarım saattir boş boş oturuyordum. Ve yemeğe daha iki saat vardı. Perdeyi biraz araladım. Atları tarayan bir çalışan… Ve yanında duran beyaz bir at. Çok güzeldi. Gözlerimi ondan alamadım. Üstüme aceleyle bir şeyler geçirip merdivenlerden ağır ağır indim. Aşağıda Taylan’ın amcası, dedesi, dayıları ve birkaç adam daha vardı. Kimseye bakmadan, hızlı adımlarla arka bahçeye çıkan kapıya yöneldim. Kapıyı açık bırakıp bahçeye çıktım. Atlara doğru yürümeye başladım. Adamın yanına vardığımda, beyaz ata dikkatlice baktım. Mavi gözleri vardı. Elim istemsizce yelesine gitti. “Bu atın sahibi var mı?” diye sordum, sesim sakin görünmeye çalışsa da içimde fırtınalar kopuyordu. Adam tarağı öbür eline aldı. “Yok,” dedi. “Daha yeni geldi buraya.” Yutkundum. “Benim olabilir mi?” Sesim titremişti. Adam bana küçümseyici bir bakış attı. Tam o sırada kim olduğumu fark etti. Bakışları anında değişti, yumuşadı. “Tabii.” Tek kelime. Ama içimde bir şeyleri yerinden oynatmıştı. “Şimdi binebilir miyim?” Adam gülümsedi. “Tabii. Beni bekle.” Ahırın içine girdi. Atın yanına biraz daha yaklaştım. Avucumu burnuna uzattım. Korkmadı. Aksine, başını hafifçe eğip elime dokundu. Kalbim sıkıştı. Yapma Alya… dedim içimden. Geçmişi hatırlama. Ama olmuyordu. Adam eyerle geri geldi. Sessizce hazırladı. “Hazır,” dedi. “Ama dikkatli olun.” Başımı salladım. Ayağımı üzengiye koyduğum an, içimde yıllardır kilitli kalmış bir kapı aralandı sanki. Yavaşça sırtına çıktım. At bir an kıpırdadı. Nefesimi tuttum. Sonra… Sonra yürümeye başladı. Bahçenin içinde yavaş yavaş dolaştık. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Kalbim deli gibi atıyordu ama bu korkudan değildi. Bu… Özgürlüktü. Gözlerimi kapattım bir an. Kendimi yıllar öncesinde hissettim. Babamın sesi yoktu. Silah yoktu. Bağırış yoktu. Sadece ben vardım. Ve at. “Güzel gidiyorsun,” dedi adam uzaktan. Gülümsedim. Tam o sırada konağın balkonundan bir hareket hissettim. Başımı çevirdim. Bir siluet… Taylan. Elini hafifçe kaldırdı. Tek bir hareketti ama ne demek istediğini anlamamak mümkün değildi. Gel. Atı yavaşça durdurdum. İçimdeki özgürlük hissi bir an daha kalmak istese de, dizginleri bıraktım. Yere indim. Adam atı almak için yaklaştı. “Elinize sağlık,” dedi. Atın boynunu son bir kez okşadım. Sonra başımı kaldırıp kararlı bir sesle konuştum: “Sultan anaya söylersiniz. Bu at benim artık.” Adam şaşırdı ama itiraz etmedi. “Baş üstüne,” dedi. Arkamı dönüp yürümeye başladım. Taylan çoktan balkondan içeriye girmişti. Orası çalışma odasının balkonuydu. Ben içeriye girip çalışma odasının olduğu kata çıkmaya başladım. Kapının önünde duruyordu, içeri girdi. Ben de arkasından… Kapıyı kapattı. Oda sessizdi. Yalnızca duvardaki saat tik tak ediyordu. Tam konuşmaya başlayacaktım ki kapı tıklandı. Bir hizmetçi başını uzattı. “Akşam yemeği hazır. Sultan ana sizi bekliyor.” Taylan derin bir nefes verdi. Bana baktı. “Sonra,” dedi kısaca. Başımı salladım. *** Yemek salonu her zamanki gibi kalabalıktı. Uzun masa, çeşit çeşit yemekler… Ama kimsenin gözü tabakta değildi. Herkes bize bakıyordu. Sultan ana baş köşedeydi. “Geçin,” dedi. “Yan yana.” Oturduk. Bir süre sadece çatal bıçak sesleri vardı. Sonra biri dayanamadı. “Bugün bahçede at binmişsin Alya,” dedi Taylan’ın amcası. Başımı kaldırdım. “Evet.” “Biliyordun mu Taylan, kız çok iyi duruyordu atın üstünde,” dedi başka biri. Taylan bana baktı. Gözleri kısa bir an yumuşadı. “Fark ettim,” dedi sadece. Sultan ana söze girdi. “Bazı yetenekler bastırılmaz,” dedi. “Sahibi ne kadar isterse istesin.” Bu cümle masaya ağır bir sessizlik bıraktı. Yemek zor geçti. Ama bitince rahatladım. *** Odamıza çıktığımızda kapı kapanır kapanmaz Taylan arkasını döndü. “Konuşacağız,” dedi. Sesi sert değildi. Ama kaçamak da değildi. Koltuklardan birine oturdu. Bana da eliyle karşısını işaret etti. Oturdum. “At meselesi,” dedi. “Bundan sonra kimse sana karışmayacak.” Şaşırdım. “Gerçekten mi?” “Gerçekten,” dedi. “Ama bana bir şey söylemen lazım.” Kaşlarımı çattım. “Ne?” “At… senin için sadece bir at mı?” Bir an sustum. “Değil,” dedim. “Ama anlatırsam… hafiflemiyor. Daha çok can yakıyor.” Taylan başını salladı. “Zorlamayacağım.” Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. “Bugün seni izlerken,” dedi sırtı dönükken, “ilk defa gerçekten… kendin gibi görünüyordun.” Kalbim hızlandı. O an anladım. Bu konuşma sadece bir atla ilgili değildi. Ve belki de… İlk defa aynı yerden bakıyorduk. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bu bakışta uzun süre kalırsam, kendime bile itiraf edemediğim şeyler açığa çıkacaktı. Parmaklarımı birbirine kenetledim. Sessizlik, kelimelerden daha ağırdı. “Ben…” diye başladım ama cümle yarım kaldı. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Çünkü ilk defa, ne hissettiğimi de bilmiyordum. Taylan sesimi beklemedi. Yavaşça konuştu. “Sen o ata bakarken…” dedi. “Sanki bu evden, bu hayattan, her şeyden uzaklaşıyordun.” Başımı kaldırdım. Gözleri hâlâ bendeydi. “Ben kaçmak istemiyorum,” dedim sonunda. “Sadece… nefes almak istiyorum.” Bu kez o sustu. Bir adım geri çekildi. Aramızdaki mesafe yeniden oluştu ama artık eskisi gibi değildi. Sanki ikimiz de o mesafenin neden var olduğunu biliyorduk. “At senin,” dedi net bir sesle. “Kimse senden alamaz.” Şaşırdım. “Bunu… Sultan ana mı söyledi?” dedim. Başını hafifçe iki yana salladı. “Hayır. Ben.” Bu tek kelime, içimde bir yere dokundu. Sahiplenilmek gibi değil… korunmak gibiydi. Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu. Arkasını dönmeden konuştu. “Bu evde herkes seni izliyor Alya,” dedi. “Ama herkes seni göremez.” Kapı kapandı. Odamda yalnız kaldım. Ama garip bir şekilde… eskisi kadar yalnız hissetmiyordum. Pencereye yürüdüm. Bahçeye baktım. Beyaz at hâlâ oradaydı. Başını kaldırmış, sanki beni izliyordu. Elimi camın üzerine koydum. “Belki de,” diye fısıldadım kendime, “bu evde ilk defa… yanlış yerde doğru kişiyleyim.” Ve o düşünce… Korkutmuyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE