Akşam yemeğine daha vakit vardı.
Konak o saatlerde tuhaf olurdu; herkes hazırlanır, ama kimse tam olarak bir yere ait hissetmezdi. Ben de öyleydim. Ne odama çekilmek istiyordum ne de aşağı inmeye.
Koridordan geçerken bir ses duydum.
“Bir dakika.”
Durdum.
Oydu.
Taylan’a âşık olan kız…
Adımlarını yavaşlattı, etrafına baktı. Sonra bana doğru yaklaştı. Yüzünde tuhaf bir sakinlik vardı; acımasız bir sakinlik.
“Bunu sana iyilik olsun diye söylüyorum,” dedi.
Sessiz kaldım.
“Bak,” diye devam etti, sesi alçaldı, kelimeleri seçerek konuşuyordu.
“Taylan sadece kadınlarla yatar… sonra yollar.”
Kalbim bir anlığına durdu ama yüzüme yansıtmadım.
“Sen farklı değilsin,” dedi. “Seni bu eve getirmesinin tek sebebi aşiret. Soy. Devam.”
Gözlerimin içine baktı.
“Senden bir çocuk olacak,” dedi. “Ondan sonra yüzüne bile bakmayacak.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Ve sen…”
“Bu eve gelen kadınları izleyeceksin.”
Sanki o an koridor daraldı. Nefesim sıkıştı ama geri adım atmadım.
“Bunları bana niye söylüyorsun?” dedim.
Gülümsedi. Soğuk bir gülümsemeydi.
“Çünkü gerçek bu,” dedi. “Ve sen ne kadar erken alışırsan o kadar az acır.”
Dönüp gitti.
Arkasından bakmadım.
Ama içimde bir şey kırıldı.
Sessizce.
***
Akşam yemeği her zamankinden kalabalıktı.
Ama ben tek başımaydım.
Taylan karşımdaki sandalyede oturuyordu. Bana bakmıyordu. Ben de ona bakmadım. Kaşık sesleri, tabaklar… Herkes konuşuyordu ama kelimeler bana ulaşmıyordu.
O cümleler kafamda dönüp duruyordu.
“Seni sadece çocuk için aldı.”
“Sonra yüzüne bile bakmayacak.”
Yemek bitti.
Ayağa kalktım.
“Taylan,” dedim. “Konuşmamız lazım.”
Herkes sustu.
“Yemekten sonra,” dedi. Sesi sakindi ama gergindi.
***
Odaya girdiğimizde kapıyı kapattı.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Bana yalan söylemeni istemiyorum,” dedim. “Beni neden aldın?”
Kaşları çatıldı. “Bu ne demek şimdi?”
“Ben senin için neydim?” dedim. “Bir görev mi?”
Sessizlik oldu.
“Biri bana bir şeyler söyledi,” dedim. “Ve ben bunun doğru olup olmadığını bilmek istiyorum.”
“Kim?” dedi sertçe.
“Önemli değil,” dedim. “Doğru mu değil mi söyle.”
Bana yaklaştı ama bu sefer yumuşak değildi.
“Beni bu evde herkesle bir tutma,” dedi. “Ben senin sandığın adam değilim.”
“Öyleyse neden susuyorsun?” dedim. “İnkâr etsene.”
O an sinirlendiğini gördüm.
“Çünkü bazı şeyler inkâr edilmez,” dedi. “Ama bu, söylediği her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez.”
Kalbim hızlandı.
“Ben bir eş miyim?” dedim. “Yoksa sadece—”
“Yeter!” dedi.
İkimiz de sustuk.
O an anladım.
Bu kavga bağırarak değil, susarak oluyordu.
Ve en çok da o suskunluk can yakıyordu.
Taylan dişlerini sıktı. Çenesi sertleşti.
“Kim söyledi?”
Bir an durdum. Sonra içimde tuttuğum her şey aynı anda boşaldı.
“Aylin!” diye patladım.
“Ne zaman tekrar konağa geldiyse… Aylin dedi!”
O an odadaki hava değişti.
Taylan geri bir adım attı. Sanki isminden bir şeyler kopmuş gibi. Elini saçlarının arasından geçirdi, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, bir saniyeliğine.
“Demek geri gelmiş,” dedi kendi kendine. Sesi kısık ama kontrollüydü.
Bu sakinlik beni daha çok yaraladı.
“Bunu biliyor muydun?” dedim.
“Burada olduğunu… bana bunları söyleyebileceğini?”
Gözlerini açtı. Bana baktı. Bu kez kaçmadı bakışlardan.
“Hayır,” dedi net bir şekilde.
“Bilseydim bu evin kapısından içeri adım atamazdı.”
Bir an duraksadım. Ama içimdeki şüphe hâlâ oradaydı.
“O zaman neden söyledikleri bu kadar kolay geliyor kulağıma?” dedim.
“Neden inkâr etmedin?”
Yaklaştı. Ama bana dokunmadı. Aramızda bir adım kaldı.
“Çünkü,” dedi yavaşça,
“bu evde herkesin geçmişi var. Benim de.”
Yutkundum.
“Ama sen,” diye devam etti,
“kimsenin yerine konulacak biri değilsin.”
Başımı iki yana salladım. “Buna inanmak istiyorum ama—”
“Aylin,” dedi sertçe,
“bu evden gitmesi gereken bir isim.”
Sesi ilk defa bu kadar keskindi.
“Ve sana bir daha yaklaşırsa,” dedi,
“bunu bana değil… doğrudan kendine sorun eder.”
Gözlerim doldu ama geri çekilmedim.
“Ben bu evde figüran olmak istemiyorum,” dedim.
“Bir gün yüzüne bakılmayacak biri de olmak istemiyorum.”
Bir an sustu. Sonra çok daha sakin bir sesle konuştu:
“Buna izin verirsem,” dedi,
“o zaman senin yüzüne bakmaya hakkım olmaz.”
O cümle…
İlk defa bir şeyin yerli yerine oturduğunu hissettirdi.
Ama kavga bitmemişti.
Sadece şekil değiştirmişti.
Ve ikimiz de biliyorduk:
Aylin bu eve sadece laf getirmemişti.
Bir kırılma bırakmıştı.