Zaman, o loş ve nemli depoda anlamını yitirmişti. Günler ve geceler, tavandaki tekil lambanın ne zaman yanıp söndüğüne dair belirsiz bir ritimle birbirine karışıyordu. Berçim için geçen iki hafta, tek bir uzun, kesintisiz ana sıkışmış gibiydi. Vücudu, kısıtlamaların, soğuğun ve yetersiz beslenmenin acısıyla protesto ediyordu, ama zihni bir çelik yayı gibi gergin ve kırılgandı. Bu yay, her gün aynı saatte, Baron'un gelişiyle daha da geriliyordu. Bu, fiziksel bir işkence seansı değil, iki iradenin amansız bir çarpışmasıydı. **4. Gün** Baron, elinde porselen bir fincanla geldi. Buharı tüten kahvenin kokusu, küf kokusunu bir anlığına bastırdı. "Düşündüm ki, biraz medeniyet sana iyi gelir," dedi, kahveyi onun birkaç adım uzağındaki bir sandığın üzerine bırakarak. "Araf da kahve sever miydi? Y

