Kampüste ilk gün. Demir beni götürüyor. Kot pantolon ve kısa bir kazak var üstümde.
“Gayet iyi görünüyorsun.” diyen Demir’e ters ters bakıyorum.
Konuşmak istemiyorum ama öğrenmem gereken bir şey var. “Kampüste ne yapacaksın? Dersime girip çizim mi yapacaksın ya da benim yanımda mı duracaksın?” diyorum.
“Hiç biri. Çıkış saatinde sadece seni gelip alacağım.” diyor sakince.
“Gerçekten mi?” diye şaşkınca soruyorum.
“Evet!” diyerek arabayı sürmeye devam ediyor.
Kampüse geldiğimizde arabadan iniyorum o da iniyor. Mimarlık fakültesinde öğrenciyim. Özlemişim burayı. Burçin koşarak yanıma geliyor ve boynuma atlıyor, “Vay be, Paris’in yıldızı hoşgeldin!” diyerek beni kucaklıyor.
“Dur, Burçin!” diye gülüşüyoruz. Demir’in gözleri hep bende olduğunu görmek biraz farklı hissettiriyor.
Biri arkamdan sarılıyor. “Dur! Kaburgalarım!” diye bağırıyorum, gerçekten de çok sıkı bir kucaklama, canımı yakıyor. Gördüğümde Cenk, beyaz altın gülüşüyle bana bakıyor, keşke ona aşık olabilseydim bende onun bana aşık olduğu gibi. Kesinlikle favori bir çift olurduk.
“Akşam görmüştün.” diye takılıyorum.
Flörtöz bir gülümsemeyle “Sana olan özlemim ne yapsam geçmez!” diyor. Burçin “Vay! Alev alıyor buralar!” diyip el sallayıp gidiyor. Sude geliyor tam bu sırada. Önce beni yanaklarımdan öperken sonra Demir’e selam veriyor. Demir sadece başıyla yanıtlıyor onu, konuşmuyor.
“Çıkışta burda bekleyeceğim.” diyerek arabasına atlıyor ve yanımızdan ayrılıyor.
Cenk “Bu adam hep yanında mı olacak?” diye soruyor. “Bilmiyorum şimdilik öyle görünüyor.” diye söyleniyorum.
Bu sene son senem.
“Hadi derse girelim.” diyorum. Cenk arkamdan bana yetişiyor ve “Bu akşam benimle yemeğe çıkar mısın?” diye soruyor. “Bilmem, düşüneceğim.” diyip ayrılıyoruz. O siyaset bilimleri okuyor.
Sude “Şu çocuğa ümit vermesen artık.” diye söylüyor.
“Ümit vermiyorum ki hep peşimde olan o.” diye söyleniyorum.
“Adı gibi Demir korumanla ne yapmayı düşünüyorsun peki?” diye soruyor.
“Onu baştan çıkarıp başarısız olmasını sağlayacağım sanırım. Aklıma ilk gelen bu. Bunu babama açıklayamaz ve böylelikle hayatımdan çekip gider, diye düşünüyorum.” diye söylüyorum.
“Bence ateşle oynuyorsun Meyra!” diye uyarıyor.
“Evet ama başka şansım yok, her şeyime karışıyor. Bebek değilim, bakıcıya ihtiyacım yok!” diye hırslanarak söylüyorum bu sefer.
Kampüs aynı, profesörler aynı. Sıkıcı bir günün ardından Demir tam saatinde dediği yerde beni bekliyor.
Kapımı açıyor ve göstermiş olduğu nezakete şaşırıyorum. “Teşekkür ederim.” diyorum ve arabaya yerleşiyorum.
“Günün nasıl geçti?” diye soru soruyor. Nedense hoşuma gitse de onunla öyle bir samimiyet kurmak istemiyorum. “İyi!” diyip geçiştiriyorum.
Başka da konuşmuyoruz. Cenk yolda mesaj göndermiş, açıp baktığımda “Güzellik akşam için ne diyorsun?” diyor. Aslında iyi olabilir, Demir’le kalmaktansa diye düşünüyorum ve “Tamam saat 8’de evin arka tarafına gel!” diyorum. Eğer hala ordan kaçabilirsem Cenk’le görüşebilirim. Eskiden de bu tarz kısıtlamalara maruz kaldım ama Demir’le olanı en baskıcı olan, nefes almak bile güç…
O zaman kaçtığım yangın merdivenleri vardı şimdi de ordan çıkmayı başarabilirdim, eski günlerdeki gibi. Heyecanla biraz gülümsedim ve Demir’in gözlerinin üzerimde olduğunun yeni farkına vardım.
Kendimi toparlayıp zaten gelmiş olduğum evin otoparkından eve doğru ilerledim.
“Çizimim var, bu akşam odamdan çıkmayacağım.” dedim ve ona bakmadan odama geçtim.
Kısa bir duş aldım. Paris’ten aldığım ipek iç çamaşırlarına gitti elim, onları giydim. Fıstık yeşili bir elbise tercih ettim. Kısa olsa da çok mini değildi. Küpelerimi taktım boynuma da bir gerdanlık. Saçlarımı daha da dalgalandırdım ve makyajımla gerçek bir fıstık gibi görünüyordum.
Cenk geldiğini belirten bir mesaj göndermişti. Cenk’in ne zaman magazine yakalanacağı belli olmazdı bu yüzden babacım kızını son derece asil haliyle görsün istiyordum. Topuklu ayakkabılarımı elime aldım. Odamın kapısı zaten kilitliydi.
“Hadi bakalım Meyra!” diyip kendime odamdan aşağı inen yangın merdivenlerine yöneldim. Çok heyecanlıydım. Aksiyon ve adrenalin pompalanıyordu sanki damarlarımda.
Demir’i atlatmanın bunda payı elbette çok çok fazlaydı.
Cenk spor arabasına yaslanmış beni görünce yanıma koştu. “Harika görünüyorsun.” dedi. O da beyaz bir spor takım elbise giymişti. Altın çocuğun altın saçlarına bu takım oldukça yakışmıştı. Atletik bir vücudu vardı ama kasları Demir’le tabi ki mukayese edilemezdi. Demir kesinlikle daha iri ve kas konusunda Cenk’i ikiyle çarpıp üçe bölerdi.
Eğildi ve ayakkabılarımı giydirdi. Bileklerime öpücük kondurdu. “Cenk!” diye huylanarak söylendim. Onun bu randevudan dolayı benimle ilgili umutlanmasını istemiyordum.
Beni lüks bir restorana getirdi. Yemeklerimizi o söyledi bana danışmadan söylemesini garipsemedim. Fransız şarabı söylerken de cömert bir seçimde bulundu. Şarabın mayhoşumsu tadı biraz farklı gelmiş olsa da bir kaç kadeh içmiştim.
Hoş sohbet eşliğinde yemeğin nasıl bittiğini anlamadım tabi vaktin nasıl geçtiğini de. Ayağa kalktığımda başım gözüm dönüyordu. Normal de iki kadeh şarapla sarhoş olmazdım.
“Prenses, dikkat et!” diyip tuttu Cenk beni. Ateşim var gibi her yerim yanıyordu. Cenk sanki kulağıma fısıldıyor, sırtımı gövdesine yaslıyordu. “Neler oluyor? Bu normal değil!” diye düşünsem de kafam yerinde değildi.
Ateş gibi yanıyordum. Serin havaya çıktığımda Cenk beni kendi bedenine yaslayarak ilerletti.
“Aman Tanrım, Prenses sarhoş oldun!” dedi.
“Hayır Cenk sarhoş değilim.” diye itiraz ettim. Beni arabasına yaslayarak vücudunu bana bastırdı ve boğukça “Biliyorum prenses, sarhoş değilsin, sadece seni iyi hissettirmeme ihtiyacın var.” dedi ve erekte aletini karnıma bastırarak vücut kıvrımlarımda ellerini gezdirdi.
“Ne yaptın bana? Cenk dokunma!” diyordum ama faydasızdı. Vücudum da onun dokunuşlarını memnuniyetle kabul ediyor gibiydi.
“Hayır, sen beni ilaçladın!” diye sızlanarak söylendim. “Çekil üstümden!” diyerek onu üstümden atmaya çalıştım. Ama başarılı olamadım. Tam bu sırada sert bir ses duyuldu, gölgelerin içinden çıktı. Demir!
“Kızı duydun, bırak onu!” diye bağırdı.
“Eh yetti! Çok oldun!” diyen Cenk ağırlığını üstümden çekti ve Demir’e doğru yöneldi. Demir öyle hızlı bir kafa geçirdi ki Cenk burnu kan içinde kalarak yere düştü.
“Cenk!” diye acıyla bağırdım.
“Ne yaptın sen?” diye Demir’e bağırdım ona doğru bakarak. Yere çömelmeme izin vermeden beni kolumdan sıkıca tuttu, öyle sıkı tuttu ki canım yandı ve gözlerim doldu acıdan.
“Dur canım yanıyor!” diyince gevşetti biraz ama tutmayı bırakmadı.
Arabasına bindirdi ve sürmeye başladı. Tek kelime etmedi, bu sessizlik daha kötüydü. Ya cezalandırırsa beni. Hem korku hem arzuyla kıvranıyordum sanki. Cenk’in verdiği ilaç özümü sıcaklaştırıyordu.
Camı açtım sonuna kadar. Bacaklarımı birbirine sürttüm. Demir’den çekinmesem göğüslerimi okşayacak raddedeydim.
“Çok fenayım.” diye mırıldanır gibi söylendim.
Demir küfür mırıldanırken beni eve getirdi ve kucaklayıp daireme çıkardı. Banyomun içine sokup soğuk duşun altına soktu.
“Demir!” diye haykırdım. “Lütfen!” diye mırıldandım ve onu kendime çektim. Suyun altında ikimizde ıslanıyorduk. Gözlerime ve dudaklarıma bakıyor, hiç bir şey yapmıyordu.
“Dokun bana, yanıyorum.” dedim.
Cevap vermedi. Dudaklarımı dudaklarının üstüne bastırdım ama karşılık vermedi. Tanrım bu sert adamın dudakları ne kadar sıcak ve yumuşaktı.
Devam edecek…