Demir bir kasırga gibi girdi. Eşofman altıyla üstü çıplak. Saçı dağınık, çenesi kenetlenmiş. Öfkeli bir Tanrı gibi duruyor.
“Delirdin mi sen?” diye bağırıyor.
“Sadece hava almak istemiştim.” diyorum hala yarı yarıya havalandırma kapağının içinde durarak. Eli kolumu tutuyor, nazik değil kaba hiç değil. İçeri çekiyor beni. Kapağı hızla kapatıyor.
Vücudundan yayılan sıcaklık, kaslarındaki sertlik bana bu kadar yakın oluşu da eklenince vücudumu istemsiz titretiyor. Korkudan değil, istemekten. Bu saf arzu dizlerimi zayıflatıyor ve beynim iyice düşünemez hale geliyor.
Üstüme yürüdükçe geri adım atıyor. Taki duvarla arasına sıkışana kadar. “Hareket sensörleri var. Çıkmaya çalışırsan önce vurulursun daha sonra ceset tanımlama devreye girer.” diye rahat bir biçimde söylüyor.
“Sen ne?! Beni ölüm tuzağına mı koydun?!” diye bağırıyorum.
“Hayır.” diyor basitçe “Seni hayatta tutuyorum.” diyip daha da yaklaşıyor sanki mümkünmüş gibi. Vücudu bedenime yaslı, kokusunu alabiliyorum. Sabun ve biraz ter ama kesinlikle rahatsız edici değil. Asıl tehlikeli olan erkeksi kokusu, aklımı kısa devre yaptıracak kadar etkili.
Artık öyle yakınız ki nefes almak bile zor. Koyu saçındaki seyrek gümüş telleri ayırt edebiliyorum, gözlerindeki stress çizgilerini bile sayabiliyorum, göğsünün her nefeste nasıl inip kalktığını görebiliyorum.
“Sen buna hayatta tutmamı diyorsun?” diyerek ellerimi göğsüne koyup onu itmeye çalışıyorum. Tabi bu mümkün değil, dağı oynatmak istemek gibi bir şey. Yerinden kıpırdamıyor hatta etkilenmiyor bile. “Seni öptüğüm gerçeğiyle baş edemediğin için beni kontrol altında mı tutmaya çalışıyorsun? Tanrı değilsin!” diye bağırıyorum.
“Seni kontrol ettiğimi mi düşünüyorsun?” eli boğazımı tutuyor, sıkmıyor ama sanki sahiplenici, baskın.
“Senin yanındayken aklımı kaybetmem!” diye itiraf ediyor sanki.
“En az benim kadar istediğini inkar etmeyi bırak öyleyse.” diyorum.
Çok yakın, dudakları dudaklarımın üstünde, öpmüyor ama değiyor. Bu sefer kesinlikle öpecek diyorum içimden. Oysa o hızla arkasını dönüp çıkıyor, çıkarken “Yat ve uyu Meyra!” diye homurdanır gibi bağırıyor.
Tanrım Demir Soykan tarafından reddedilmek lanetim oldu, diye düşünüyorum. Elbette uyuyamıyorum. Hatta oldukça rahatsız yatıyorum ve sabah olduğunda hemen kalkıyorum.
Kapımda bir çizelge asılı, tabi ki asılı. Çünkü burası bir hapishane ve ben Demir Soykan’nın gözetimi altındayım.
“07:00 kalkış
“07:30 talim
“08:00 kahvaltı
“09:00 antrenman
“12:00 öğle yemeği
“13:00 çizim
“15:00 okuma saati
“16:00 ekran süresi 1 saat
Not: Dışarıya mesaj yok!”
Tanrım! “Ne burası lanet bir hapishane mi?!” diye bağırıyorum boş koridora. Tabi ki cevap yok. Son zamanlarda hayatım için en uygun durum bu.
Çocukluğumda bu kadar baskı altında değildim diye düşünerek daha da öfkeleniyorum. Öfleyip bir tayt ve bir crop giyiyorum.
Onu güneş gören pahalı bir matın üzerinde buluyorum çıplak ayak. Bekliyor. Tamamen siyahlara bürünmüş. Ölümün kendisi oymuş gibi. Suçlulukla kurduğum tüm karanlık fantezilerimin vücut bulmuş hali gibi.
Daha mata ayağımı atar atmaz kolumdan tutup mata sırt üstü atıyor beni, uyarı yok, ısınma yok. Avucunu omzuma bastırarak orada tutuyor. Sanki bir mesajı vermek ister gibi.
Sinirle kalkıyorum. Çenem sıkılı.
“Tekrar.” diyor.
“Beni çamaşır torbası gibi yere sermeden önce bir şeyler söyleyebilirdin.” diyorum.
“Böyle daha hızlı öğrenirsin. Kendini savunmayı öğreneceksin.” diyor ve tekrar hareket ediyor bu sefer yavaş. Ama yine de onu takip ederken o bunu kolaylıkla savuşturuyor ve tek bir hamlede beni döndürüyor, yere tekrar düşüyorum.
“Buna alışsan iyi olur.” diyor Demir. Ellerini tekrar duruşuma yerleştiriyor. Sıkı ve sabit. Kişisel değilmiş gibi.
Ama hiç bir dokunuş bu kadar kişisel hissettirmiyor.
“Alışmak kelimesini kullanmazdım.” diye homurdanıyorum.
“Rahatsız insanlar daha yavaş ölürler.” diyor. “Tereddüt ederler.” diye yanıtlıyor.
“Kendi sesini duymaktan hiç sıkılmıyor musun?” diye söyleniyorum.
Cevap anında tereddütsüz “Hayır! Ama sen çok çabuk yoruluyorsun. Bu daha büyük bir sorun.” diye söyleniyor.
Cevap veremeden beni ayağıyla yine mata seriyor. Sertçe çakılıyorum. Ellerimi bileklerimden tutuyor ve üzerimde duruyor.
Dudaklarıma tek bir an bakışını yakalıyorum ve hemen bakışını kaçırıyor.
“Düşüncesizsin.” diyor alçak sesle. “Düşüncesiz insanlar daha çabuk ölür.”
Altında kıpırdanıyorum, nefesim kesiliyor.
“Bunu normal insanlar gibi “Dikkatli ol!” diyerekte anlatabilirdin.” diyorum.
“Dinlemezdin.” diyor.
“Tanrım! Bu yardımcı oluyor mu?” diye patlıyorum.
“Bu dinlediğin tek dil!”
“Neymiş o dinlediğim tek dil?” diye karşı çıkıyorum.
“Temas, baskı, sonuç.”
“Aşağılanmayı unutma.” diye ekliyorum.
Bu sanırım ona dokunuyor yüzü yüzüme eğliyor ve bir an kalıp ayağa kalkıyor.
“Bir gün bana teşekkür edeceksin.” diyor duygusuz bir tonla devam ediyor. “Çünkü her zaman yanında olup birini üzerinden çekemem.”
Bu beni kızdırıyor, ıslatıyor. Onu hem öldürmek hem sikişmek istememe neden oluyor, tercihen ikisini birden yapmak istiyorum.
“Kızarmışsın.” diyerek gülümsüyor.
“Kendini bir şey sanma!” diye hırlıyorum. Ama ağrıyan yerlerimin sporla alakası yok.
Talimler yoğunlaşıyor, Demir beni gerçekten güç kullandırmaya zorluyor, sınırlarımı aştırıyor. Nefes nefeseyim. Yaptığı her düzeltmenin ne kadar samimi olduğunu atamıyorum aklımdan ve titriyorum.
Her duruşumu düzeltmesi baştan çıkarma gibi. Her yere sermesi bir vaat gibi. Her tutuşunda onun nefesinin sabit ve yerinde kalırken benim nefesimin darmadağın olduğunun farkındayım.
Sonunda mata yığılıyorum.
“Bitti mi?” diyor.
“Siktir git!” diyip orta parmağımı ona gösteriyorum. Her yerim yanıyor ve kollarım titriyor.
Demir beni orada öylece bırakıp gidiyor. Eğitim adı altında erotik bir işkenceden çıkmış gibi hissettirerek beni bırakıyor.
Odamda yalnızım. Saçım hala terli, kızgın ve tahrik olmuş, bu psikolojik savaş saçmalığından tamamen bıkmış haldeyim. Ona dokunmaya cesaret edemeyen bir adam yüzünden kafayı yemek üzere olan bir kıza benziyorum.
Yatağa uzanıyorum ama hala Demir’in elleri, tutuşu, her teması elektrikle yüklü gibi hala bedenimde hissedebiliyorum.
Yataktan hızla kalkıyorum. Onun odasına gidiyorum. Kapıyı çalmıyorum direkt içeri giriyorum. Üstümde sadece siyah bir atlet ve siyah dantel kilot var.
Demir masasında sırtı bana dönük.
“Gitmemi söyle.” diyorum.
“Git!” diyor sesi duygusuz. Bu da öfkesinden daha kötü diye düşünüyorum.
Kımıldamıyorum.
Yere diz çöküyorum. Yavaşça sanki dini bir adak sunuyormuşum gibi. Ama tapındığım adam kontrol ve mahrumiyet konusunda uzman.
Gözlerimi sırtına dikip sesimin titremesine mani olamayarak söylüyorum.
“Kendimi güvende hissetmek istemiyorum. Seni hissetmek istiyorum.”
Adımları yavaş ve ağır. Döşemelerden duyuluyor. Ona bakmıyorum, başımı eğip bekliyorum.
“Bu aramızdaki hiç bir şeyi düzeltmeyecek.” diye söylüyor iç çekerek.
“Biliyorum.” diyip ona bakıyorum.
“O zaman neden yapıyorsun?” diye çenesi kasılarak soruyor.
“Çünkü daha ne yapacağımı bilmiyorum.” diyorum.
Bir sessizlik oluyor, acıya dönüşecek kadar uzun. Sonra eli saçlarımın arasına dolanıyor, sertçe. Başımı geri çekiyor ona bakana kadar. Çenesi kilitli, gözleri vahşi ve karanlık.
“Eğer başlarsam durmam, eğer başlarsam burdan gidemezsin!” diye hırlıyor.
“Gitmek istemiyorum.”diyorum sesim hem titrek hem güçlü çıkıyor.
Devam edecek…