5. BÖLÜM 🤍

897 Kelimeler
/15 MART 2026/ Askerlik celbi geldiği günü hatırlıyorum, çok korkmuştum itiraf ediyorum. Acemi birliğine teslim olduğum o gün, benliğim “Ben buraya ait değilim!” diye bağırıyordu. Ama şimdi… sanki asker olmak için doğmuşum gibiyim. Zuhal komutanı görünce daha çok bağlanıyorum askerliğe ve bu şanlı üniformaya. Kadının yürüyüşü bile “disiplin” diye bağırıyor. Fizik öğretmeniyim ama hiç işimi yapmadım. Ne kadar tuhaf değil mi? Yıllarca oku, onlarca sınav atlat, KPSS’den iyi puan al… Sonra mülakatta elen. Bu sistem var oldukça çok fazla “Zeynep hoca” işini yapamayacak, ne yazık ki. Ama artık üzülmüyorum. Çünkü burada da bir çeşit ders veriyorum: “Hayatta kalma 101.” Elif’le birlikte ustalık birliğine geldiğimizde, ilk gün öğle yemeğinde yanımıza biri oturdu. Kendinden emin, gözleri parlayan, başörtüsü sıkı sıkıya sarılmış bir kız. Tabağını koydu, sonra gülümseyip dedi ki: — Selam kızlar! Ben Kader. Adım kadar da sinir bozucu biriyimdir, peşin uyarı! Elif göz kırptı. Ben “Tanıştığımıza memnun oldum, ben Zeynep, bu da Elif” dedim. Kader başını salladı. “Biliyorum, siz Yozgat acemi birliğinden geldiniz. Sizi kantinde anlatıyorlardı.” Ben şaşırdım. “Nasıl yani, ünlü mü olduk?” “Yani, sizinki komutanın tüfek eğitimi sırasında güldüğü ilk birlikmiş. Tarihi bir olay olmuş bu!” Elif hemen övünür gibi “Benim fikrimdi!” dedi. Kader kaşını kaldırdı. “Tebrik ederim Elif, senin sayende ben üç gün ceza nöbeti tuttum. Kahkaha bulaşıcıymış.” Ben kahkaha attım. “Aramıza hoş geldin Kader, şimdiden kaderimizi değiştirdin.” Kader’i tanıdıkça daha çok sevdim. 23 yaşında, Amasyalı, tesettürlü bir kız ama öyle bir enerji yayıyor ki, yanına oturanın morali otomatik yükseliyor. “Polis olacağım,” dedi bir akşam, çay içerken. “Bu askerliği aradan çıkarayım, sonra akademiye başvuracağım.” Elif hemen atladı: “Silah kullanmayı seviyor musun?” Kader kaşlarını kaldırdı, “Ben dua ederken bile hedefi tam ortadan vuruyorum, sen silahı düşün.” Zeynep’in (yani benim) fizikçi mantığım bile sustu o an. Kız ciddi ama komik olmayı beceriyor. Sonra gözleriyle bana baktı. “Sen niye öğretmenliği bırakıp geldin?” “Bırakmadım,” dedim. “Devlet beni bıraktı.” Üçümüz de bir saniye sessiz kaldık, sonra aynı anda güldük. Burası böyle bir yerdi işte; acı bile kahkaha atılarak anlatılıyordu. Bir gün eğitim alanında komutan “Sürün asker!” diye bağırdı. Elif zaten panik, “Ben sürünemem, dizim hassas!” diye mırıldanıyor. Kader yanına eğildi, “Dua et, toprağa yakın olmanın sevabı var.” Elif ona ters baktı, “Ben sevap değil, sabır biriktiriyorum!” Ben gülmemek için kendimi ısırıyordum. Komutan dönüp “Ne var orada?” diye bağırınca Kader hiç bozuntuya vermedi: “Komutanım, arkadaşla yer çekimini test ediyorduk!” Komutan başını iki yana salladı, “Kadınlar... bilime fazla kaptırmayın kendinizi.” O günün akşamı kantinde herkes Kader’in o cevabını konuşuyordu. “Yer çekimini test etmekmiş…” O günden sonra Kader’in lakabı “Newton Hatun” oldu. Kader’in dini yönü de çok güçlüydü ama asla sıkıcı değildi. Bir sabah eğitimden önce “Kızlar sabır, sabır!” dedi. Elif “Sabır tükendi, şimdi kafein zamanı,” deyince Kader ciddiyetle, “Sabır biter ama kahve kalp çarptırır,” dedi. Yine gülmekten yerlere yattık. O her cümlesini atasözü gibi bitiriyordu. Bir gün nöbet sırası bendeydi, gece 2 civarı. Kader geldi, battaniyesini omzuma attı. “Donma öğretmen hanım, ülke senin fiziğine muhtaç.” “Fiziğime değil fiziğime, Kader!” “İkisi de işe yarar,” dedi, göz kırptı. Bazen düşünüyorum, bu kız olmasa burada kimse gülmezdi. O kadar ciddi ortamda bile insanlıktan çıkmamızı engelliyordu. Birliğin yarısı onun fıkralarıyla sabahı ediyordu. Ama Kader’in de bazen içine döndüğü anlar oluyordu. Gülmediği, espri yapmadığı, sadece önüne baktığı… İşte o anlarda anlıyordum; herkesin neşesi kendi zırhıydı aslında. Bir akşam yemekten sonra koğuşta sessizlik vardı. Elif yatağında telefonuna bakıyordu, ben botlarımı çözerken Kader pencerenin önünde duruyordu. Cam buğulanmış, dışarısı kapkaranlık. Yanına yaklaştım. — Ne oldu Newton Hatun? Yer çekimi mi canını sıktı? Gülümsedi ama o gülümseme yarımdı. — Bazen insan çok güler ya Zeynep, kimse fark etmesin diye… Bir şey demedim. Çünkü bazı cümleler cevap istemez, sadece duyulmak ister. Bir süre sonra kendi kendine konuşur gibi devam etti: — Polis olmayı istiyorum ama korkuyorum da. Ya olmazsa? Ya yine sınavlar, beklemeler… Sonra bir de diyorlar ya, “Tesettürlüysen zor.” O an boğazım düğümlendi. Fizik öğretmeni olup sınıfa giremeyen ben, ona ne diyebilirdim ki? — Bak, dedim. — Biz şu an buradayız. Üniformadayız. Soğukta nöbetteyiz. — Eğer burayı yapabiliyorsan, hayalini de yaparsın. — Olmazsa da… başka bir yol buluruz. Biz kadınlar hep buluyoruz zaten. Kader derin bir nefes aldı. — Sen iyi ki öğretmen olmuşsun, dedi. — Ders anlatmıyorsun ama insanın içini topluyorsun. O an anladım… Belki ben sınıfta değildim ama hâlâ öğretmendim. Sadece tahtam değişmişti. Ertesi sabah Kader yine eski Kader’di. İçtima alanında sıraya girerken Elif’e fısıldadı: — Bugün çok ciddiyim, kimse güldürmesin. Elif daha “tamam” demeden komutan ayağı kayıp sendeledi. Kader dudaklarını ısırdı, gözleri doldu… Ve patladı: — Komutanım dikkat, yer çekimi aktif! Ceza mı? Tabii ki vardı. Ama üçümüz birlikte çektik. Çünkü burada yalnız bırakmak yoktu. Akşam koğuşta Elif dedi ki: — Biz burada ekip olduk galiba. Zühal başını salladı: — Ekip değil, kader birliği. Kader göz kırptı. — Adım boşuna Kader değil. Ben yatağıma uzanırken düşündüm… Belki askerlik bize disiplin öğretiyordu. Ama asıl öğrettiği şey şuydu: Güçlü olmak, hiç düşmemek değil; düştüğünde yanında birilerinin olmasıydı. Ve ben artık şunu biliyordum: Bu üniformayı bir gün çıkaracaktım. Ama burada tanıdığım kadınlar… Onlar hayatımın en sağlam rütbesi olarak kalacaktı. Şafak 131
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE