Ders boyunca arada bir Yağız Alp Bey’i—pardon, hocayı—dinlemeye çalışsam da beynimde dönüp duran olaylar konsantrasyonumu fena halde baltalıyordu. Adam hem benim hocammış, hem de Emine Teyze’nin oğluymuş! Bir de üstüne beni tanıyor ama sanki hiç tanımıyormuş gibi davranıyor. E haliyle ben de ona ağzıma geleni saydım, durdum. Şu ellerimi belime koyup mahalle karısı edasıyla “cemkirdiğim” sahne aklıma gelince bir “Hııh!” deyip elimle alnıma vurmaz mıyım?
Tabii bu dışarıdan bir nevi reenkarnasyon gibi göründü. Tüm sınıf şaşkınlıkla bana bakarken ben de gözlerimi kısıp tek tek hepsini süzdüm. Ramazan’ın “ne oluyor?” bakışlarından hızla kaçıp ayağa fırladım ve o çok yakışıklı hocama dönerek, "özür dilerim" deyip sınıftan zarifçe çıkıyordum ki…
“Sana çık demedim,” dedi.
Orada öylece çakılıp kaldım. Ağır çekimde arkamı döndüm, bir gülümseme iliştirdim yüzüme. Bence tüm bu yaşananları ‘hiç olmamış’ sayabilirdik. Sonuçta o da hatalıydı, değil mi? Ama işte, elindeki kalemi beyaz tahtaya iki kez vurdu ve “Bu soruyu sen çözeceksin,” dedi.
Sorunun ne olduğuna bakmadım bile. Direkt göz göze geldik. İkimiz de meydan okuyan bakışlarla birbirimizi süzüyorduk. Benim adrenalin tavan yapmış, vücudum “kaç mı, savaş mı?” diye sinyal gönderip duruyordu.
“Hadi,” dedi, kafasını tahtaya doğru eğerek.
Çantamı kaptığım gibi onun önüne, masasına bıraktım. Gözlerimi hiç ayırmadım ondan. Hâlâ soruya bakmamış olmanın tuhaf özgüveniyle elinden kalemi çekip aldım. Dudaklarıma da hafif sinsi bir gülümseme ekledim. Sonra kafamı çevirip soruya bir baktım ki... ASAF HOCANIN sorusu! Vallahi bu arkadaş beni sistematik olarak sabote ediyor olabilir!
Formülleri hatırlamaya çalıştım, hafif terlemeye başladım. Stres yaptığımı fark etmiş olmalı ki, “İyi misin?” diye sordu. Ama ben heykel gibi kaskatı kesilmiştim. Gözüm hâlâ soruda, rakamları beynimde oturtmaya çalışıyorum. Derken gözümün önüne çocukluk kesitleri gelmeye başladı. Anasınıfı... bağıran bir kadın... “Sakın çözmesin! Çözemezsin, sen akıllı değilsin!” diye yankılanan ses beynimde zonkluyor. Derken birden... vücut gevşedi. Kendimi boşluğa bıraktım. Gözlerim kapandı ama bayılmadım. Sadece karanlıktaydım.
Sesleri duydum... “İyi misin? Su getirin! Açılın!” falan...
Ama sonra biri beni kucağına aldı. Hafif, dikkatli adımlarla taşıyordu. Burnuma tarçın ve çam kokusu doldu. O huzurlu koku sayesinde karanlıktan çıkmayı başardım. Gözlerimi araladığımda, okulun revirine geldiğimizi fark ettim. Ve evet… Yağız Alp İstatistik Hocası’nın kollarındaydım.
Tarçın kokusu ondan geliyordu. Eskilerden bir şeyleri çağrıştırıyordu ama ne olduğunu çıkaramıyordum. Beni sedyeye bırakınca içimi bir üşüme aldı, titredim.
Hemşire, hoca ile konuşup durumu değerlendirdi: “Panik atak geçirmiş. Serum veriyorum, birazdan rahatlar,” deyip uzaklaştı.
Kafamı oynatamadan gözlerimi çevirdim, yanımda dikilen Yunan heykeline baktım. Yatarken daha uzun görünüyordu sanki. Bana alaycı bir gülümsemeyle bakıp, “Sorulardan bu kadar korktuğunu bilmiyordum,” dedi.
Kafamı çevirip burnumu havaya diktim. Hem suçlu, hem güçlüydü. Hâlâ hödüktü...
Serum bitene kadar ne konuşabildim ne de başımı çevirip o tarafa bakabildim. Gözlerim tavana sabitlenmiş, kalbim hâlâ biraz önce yaşadıklarımın yankısıyla çarpıyordu. Sessizliğimi bozansa onun hafifçe kısılan sesi oldu:
— İyi hissediyorsan kalkalım hadi. Serum bitti.
Kolumdan nazikçe tutup beni kaldırmak isterken hızlıca geri çektim kolumu.
— İyiyim, kendim halledebilirim... teşekkür ederim, dedim. Sesim, duygularımdan kaçmak isteyen bir suçlunun nefesi gibiydi.
O an gülümsedi mi bilmiyorum ama gözlerinin içi bir anlık yumuşadı sanki. Sonra ceketini toparladı, gözlerini kaçırmadan:
— Peki o zaman... geçmiş olsun Doğa. Sonraki derste görüşürüz, deyip gitti.
“İnsan bi ‘iyileştin mi?’ falan der ya. Hani yalandan bile olsa... Hodük işte, ne yapsın. Bu kadar mı zor empati kurmak? Nasıl Emine Teyze’nin oğlu olur bu adam ya? Kadın pamuk gibi, mis gibi çam kokar. O ise... huysuz dağ çalısı gibi.” İçimden saydırdım saydırmasına ama yerimde duramadım. Birden ayağa fırlayıp peşinden koştum. Ellerim önümde birleşmiş, cümle kuramadan kekelemeye başladım:
— Şey... yani... hocam... Yağız Bey... pardon yani... Yağız... şey...
O, tam sınıfın koridoruna adım atmak üzereyken durdu. Geri döndüğünde göz göze geldik. Hafif başını yana eğip sabırla sordu:
— Evet Doğa? Ne dedin?
Boğazım düğüm düğüm oldu. Sonunda sesim fısıltıyla çıktı:
— Abime söylemezsiniz değil mi?
Bir saniyelik sessizlik. Sonra dudak kenarları hafifçe yukarı kıvrıldı. O an gülümsedi. Gerçekten gülümsedi. Kalbim sanki o an “pling” sesiyle kucağıma düştü.
Ben de mecbur kaldım gülümsemeye. Mahçubiyetle gülmenin arasındaki ince çizgide yürüyordum. Ama o... birden ciddileşti. Dikleşti, gözlerini kıstı:
— Demek ki... argo kullanmadan da konuşabiliyormuşsun, dedi ve yavaşça yanımdan geçti.
Ben orada kala kaldım. Gözlerimle ardından bakarken kafamdan geçen ilk şey şu oldu:
"Ne demek şimdi bu? Kibar olmamı mı bekliyordu? Ben zaten hep kibarımdır... bazen..."
Tam o sırada Ramazan belirdi yanımda. Her zamanki densizliğiyle:
— Salyalarını sil de yürüyelim, diyerek kendince espri patlattı.
Ona dönüp öylece baktım. Ciddi ciddi düşündüm: Bu çocuğun kafasına küçükken ceviz mi düştü acaba? Beni bir güzel rezil etti ama nasıl etti! Gözlerimi yere indirip iç geçirdim:
— Kızım... bir soru görünce bayılmak nedir ya...
Ramazan da hâlâ gülüyordu:
— Vallahi hocam sorsaydı “Hocam bilmiyorum” der geçerdim. Kenara çekilirdim. Sen resmen sahnede devrildin.
İçimden “Sınıfta yalnızca soruyu çözemediğimi düşünüyorlar çok şükür” diye teselli bulmaya çalışırken, Asaf Hoca geldi aklıma. Hemen koridordan geri döndüm, odasına koştum. Ama odası bomboştu. Sadece masasının üstünde kitaplar ve çayı vardı.
Bir kâğıt bulup hızlıca yazdım:
“Hocam ben Doğa. Çantamı ve telefonumu sınıfta unuttum, acil çıkmam gerekti. Lütfen onları aldırır mısınız? Yarın sizden teslim alırım. Saygılar.”
Notu yazdım ama uçmasın diye köşesini güzelce yapıştırdım. Tam profesyonel kriz yöneticisi gibi. Gerçi içimde bir ses “Bu notu hocaya yazmak normal mi?” diye soruyordu ama... abimin arkadaşı kontenjanından kendime torpil geçtim.
Okuldan çıkar çıkmaz adımlarım beni doğrudan Emine Teyze'nin evine götürdü. İçimde hem utanç, hem merak, hem de dayanılmaz bir konuşma ihtiyacı vardı. Bahçe kapısını araladığımda o tanıdık sesle irkildim:
— Uyy kizum sen mi geldun? Hoş geldun, hoş geldun! Gel, buyur hele!
Gülümsedim, içimdeki karmaşayı o sıcaklık biraz olsun eritti. Hemen yanına gidip sarıldım. Sarılmak, bazen söylenmeyen bütün cümleleri onarmaya yeterdi.
Beraber oturduk, çayın demiyle sohbetin tadı karıştı birbirine. Annemden, evden, abimden konuştuk. Sonra konuya yavaşça girdim.
— Emine Teyze… Yağız Alp bizim okulda hoca olmuş.
Gülümsedi, gözlerinde hem şaşkınlık hem de gurur vardı:
— Evet kizum. Dün geldi, çok sevindum. “Doğa kizum orda, ona göz kulak ol” dedum. Hep senin aduni söyleyip durdum, hee!
İçimden “Göz kulak oluyor evet… hem de öyle bir göz ki, lazerle tarıyor, her hatamı 4K netlikte hatırlatıyor” diye geçirsem de belli etmedim. Daha fazla bilgi almak için ağzının içine bakarken, bahçeye yaklaşan siyah bir araba dikkatimi dağıttı.
Motorun sesi kesilir kesilmez Emine Teyze heyecanla ayağa kalktı.
— Oğlum geldii!
Arabadan inen Yağız Alp’in elinde tanıdık eşyalar vardı: Çantam ve telefonum. Gözlerimi kısıp bir an duraksadım. Gerçekten... getirmiş miydi?
Yanımıza doğru yürürken Emine Teyze bakışlarıyla sordu:
— O ne ola ki elinde?
O ise gayet düz ve mesafeli bir sesle:
— Doğa okulda unutmuş, ben de getirdim anne, dedi. Gözlerini bana hiç kaldırmadan çantayı önümüzdeki masaya bıraktı.
— Teşekkür ederim, dedim. Dudaklarım oynadı ama sesim çıkmadı gibi geldi bana.
Emine Teyze merakla baktı ikimize:
— Ne oldu uşağum? Küsmisunuz siz?
Bir ağızdan “Yoo!” dedik. Tıpkı suçüstü yakalanan çocuklar gibiydik.
Yağız, annesine dönüp alayla:
— O henüz benim öğretmeni olduğumu idrak edemedi, dedi.
Sözleri iğne gibiydi. Kalbim bir kez daha “tıss” sesiyle buruldu sanki. Öfke damarlarımı gezerken derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım. Göz göze gelmemeye özen göstererek ayağa kalktım.
— Ben gideyim Emine Teyze... sonra yine uğrarım. Sarıldım, içimde söylenmeyen onca şeyle birlikte kapıya yürüdüm.
Tam eşiği geçerken, adımın yankısı bahçeye yayıldı:
— Doğa!
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Sesinde öyle bir ton vardı ki… Kal diyecek sandım. Ya da… başka bir şey. Bir an umutla döndüm. Ama...
Elini çantama doğru uzatmıştı.
— Yine unuttun, dedi. Sırıtarak.
Pis pis gülüyordu. Ve evet... o sırıtış bile kalbe zarardı.