8.bölüm

1629 Kelimeler
Zarfı elimde tutarken, kâğıdın ağırlığının normalden fazla olduğunu düşündüm. İncecik bir şeydi ama içindeki cümle, salondaki herkesin omuzlarına çökmüştü. Kırmızı mürekkep hâlâ tazeydi; aceleyle değil, bilerek yazılmıştı. Mesaj verilmek istenmişti. Ve alınmıştı da. Tuğra zarfı elimden aldı, yazıyı bir kez daha okudu. Yüzünde öfke yoktu, panik hiç yoktu. Onun yerine, bir askerin kötü bir önseziyle tanıştığı o an vardı. “Bu biriyle kişisel,” dedi. “Ama bizi de içine çekmek istemiş.” Ekin yere düşen mermiyi aldı. Elinde tarttı, başparmağıyla kenarını yokladı. “Gösteriş,” dedi kısaca. “Korkutmak için değil. ‘Buradayım’ demek için.” Miran’ın az önceki kahkahalarından eser kalmamıştı. Sessizce ayağa kalktı, pencereye yaklaştı. Perdeyi aralayıp sokağı süzdü. “Bu mahalle fazla sakin,” dedi. “Beni bu korkutur.” Atilla derin bir nefes verdi. “Savcım,” dedi bana dönerek. “Bu mesajın muhatabı siz misiniz?” Bir an sustum. Zihnimde yıllardır kilitli duran bir kapı aralanmıştı sanki. Babamın odası… o dosyalar… yarım kalan sorular… “Evet,” dedim sonunda. “Ama sebebini henüz ben de bilmiyorum.” Tuğra bana baktı. “Geçmişten biri mi?” diye sordu. “Geçmişten kalan bir şey,” dedim. “Henüz adı yok.” O sırada telefonum titredi. Ekranda bilinmeyen numara yazıyordu. Kalbim hızlandı ama bunu belli etmedim. Aramayı açtım. “Serin Soykan,” dedi karşıdaki ses. Netti. Tanıdık değildi ama özgüvenliydi. “Soruların hâlâ cevapsız mı?” Tuğra’nın bakışını üzerimde hissettim. Konuşmayı hoparlöre aldım. “Sen kimsin?” dedim. Kısa bir duraksama oldu. Sonra alaycı olmayan, soğuk bir nefes sesi. “Kimliğim önemli değil,” dedi. “Önemli olan, doğru yerlere bakmaya başlamış olman.” “Ne istiyorsun?” dedim. “Henüz bir şey istemiyorum,” dedi ses. “Sadece haber veriyorum. Bazı dosyalar yeniden açılıyor. Bazı evler… izleniyor.” Evin içi buz kesti. “Bu eve yaklaşma,” dedim sertçe. Karşıdan hafif bir gülümseme hissediliyordu. “Ben zaten yaklaştım,” dedi. “Ama merak etme… şimdilik.” Hat kapandı. Telefonu indirdiğimde kimse konuşmadı. Ekin ilk sessizliği bozdu. “Bu bir uyarı,” dedi. “Ama saldırı değil.” “Atak öncesi yoklama,” diye ekledi Atilla. Tuğra derin bir nefes aldı. “Bu ev,” dedi yavaşça, “artık sadece bir ev değil.” “Karargâh mı?” dedi Miran. “Hayır,” dedi Tuğra. “Bekleme noktası.” Pencereye yöneldim. Sokak lambasının altında kimse yoktu. Ama içimde garip bir his vardı; biri az önce buradaydı ve iz bırakmadan gitmişti. Babamın sesi yıllar sonra ilk kez bu kadar net yankılandı kulaklarımda. Tehlike bazen bağırmaz, Serin. Bazen sadece kapını çalar. O gece kimse dağılmadı. Kimse uyumadı. Çünkü artık hepimiz biliyorduk: Bu bir başlangıç değildi. Bu, bir şeylerin fark edildiğinin ilanıydı. Gecenin en karanlık, sinirlerin en gergin olduğu saati geride kalmıştı. Serin, babasının dosyasındaki bir ayrıntıya odaklanmaya çalışıyordu ama mutfaktan gelen fısıltılı tartışma, bir operasyon planından ziyade iki anaokulu öğrencisinin kavgasına benziyordu. Atilla Eline bir kepçe almış, Miran’ın kafasına yavaşça vuruyor "Miran, diyorum ki taktiksel olarak bu evin en zayıf noktası buzdolabı. Eğer düşman buradan sızarsa, tüm lojistik desteğimiz yani salamlar gider." Miran Çelik yeleğinin üzerine mutfak önlüğü bağlamış, ciddiyetle silahını kurcalarken "Atilla, sen bir strateji dehasısın ama bir şeyi atlıyorsun. Ben o salamları az önce yedim. Yani düşman artık sadece boş rafları ele geçirebilir. Lojistik imha edildi!" Kime diyorum "Çocuklar... biraz sessiz olabilir misiniz? Burada bir şeyi çözmeye çalışıyorum." Atilla: koşarak Hızla salona girer, hazırolda durup elindeki kepçeyle"Savcım! Özür dileriz. Miran arkadaşımız uykusuz kalınca hayali düşmanlarla savaşıyor. Az önce tost makinesine 'parolayı söyle' dedi." Miranda Arkasından gelip,omzuna bir rulo kağıt havluyla "Söyleseydi yapmazdım Savcım! Ama makine sessizliğini korudu, ben de onu etkisiz hale getirdim. Ayrıca Atilla , az önce Savcı Hanım’ın evindeki son üç tane zeytini 'delil topluyorum' diyerek midesine indirdi. Suç duyurusunda bulunuyorum!" Tuğra Salona anlını ovarak girerken "Ben bunları niye yanıma aldım? Neden yani? Dağda ayı boğarlar, şehirde birbirlerini yiyorlar. Atilla, bırak o kepçeyi sende!" Kepçeyi silah kılıfına sokmaya çalışıp"Komutanım, bu bir psikolojik harp aracıdır. Düşman kapıdan girince karşı tarafta 'Bordo Bereli' bekleyecek, ama ben karşısına kepçeyle çıkacağım. Adamın devresi yanacak, 'Ben yanlış eve mi geldim?' diyecek. O an... bam! Paket." Duyuyor ve arttırıyorum diyen bu kez mirandı "Mantıklı. Ben de fırın eldivenlerini giyeyim, ateş ederken ellerim yanmasın. Savcım, sizde pembe eldiven var mı? Düşmanı iyice aşağılamak istiyorum." Kalemimi bırakıp arkama yaslandım , gülmemeye çalışarak "Miran, pembe eldivenim yok ama istersen sana çiçekli bir mutfak önlüğü verebilirim. Belki o zaman karşı taraf pes eder." Atilla gozlerını büyütüp işaret parmağını bana doğru şıklatıp "Savcım, işte bu! Hukuki bir hamle! Düşmana 'çiçekli önlük' şoku! Miran, hemen mutfağa dön ve operasyonun ikinci safhasına geç. Yani çay demle. Ama bu sefer çayı içine çay koyarak demle, geçen seferki gibi sıcak su içmeyelim." Miran asker selamı verip emrendersiniz! Savcım, çayınıza kaç şeker istersiniz? Ya da boşverin, ben şeker yerine içine mermi atayım, sert olsun. Ne de olsa Bordo Bereliyiz!" Tuğra anlını bir kez daha ovuşturup sinirine hakım olmaya çalışıp "Miran... koçum beni sinirlendirmeden Git!" Miran Kaçarken "Gidiyorum komutanım... bir an duraksayıp Ama Savcım, eğer o telefon tekrar çalarsa Atilla’ya açtırın. Adamla öyle bir konuşur ki, adam numarasını iptal ettirip Tibet’e yerleşir." Ormanın derinliklerinden gelen o uğultu, aslında yaklaşan fırtınanın değil, Siren Timi’nin ayak sesleriydi. Hedef, uçurumun kenarına bir kale gibi inşa edilmiş eski bir maden hangarıydı. İçerideki belgeler, yıllardır peşinde olduğum o karanlık ağın anahtarıydı. Katran, en önde, elindeki lazerle yolu işaretliyordu. Bir kaya bloğunun arkasına sindiğimizde telsizden o buz gibi sesi duyuldu: “Radar, durumu bildir.” Hemen yanımızdaki yüksek bir tepede, adeta bir hayalet gibi ağaçların arasına gizlenmiş olan Radar (Ekin), tüfeğinin dürbününden dünyayı izliyordu. “Nizamiyede üç hedef, kulede bir keskin nişancı. İçeride ısı imzaları var, sayıları on iki. Joker, sağ kanat senin, dikkat et, fenerler o tarafa dönüyor.” “Anlaşıldı Radar,” dedi Joker (Miran). Sesi telsizde bile sırıtır gibiydi ama emniyeti açma sesi o alaycı tavrın altındaki profesyonelliği ele veriyordu. “Ben onlara güzel bir şaka hazırladım, ışıkları sevecekler.” Tam o anda, Radar’ın tüfeğinden çıkan sessiz ama ölümcül bir mermi, kuledeki keskin nişancıyı etkisiz hale getirdi. Bu, hücumun başladığının ilanıydı. “Matkap, kapıyı indir!” diye emretti Katran. Matkap (Hayri), elindeki ağır koçbaşı ve patlayıcıyla öne fırladı. O devasa cüssesiyle bir engel tanımıyor, adeta betonun içinden geçiyordu. Büyük bir gürültüyle kapı infilak ettiğinde, Kırlangıç (Cesur) bir gölge gibi içeri sızdı. Onun hızı, bir kuşun kanat çırpışından farksızdı; düşman ne olduğunu anlamadan Kırlangıç çoktan iki hedefi paketlemişti bile. silahımı sıkıca kavrayıp Katran’ın hemen arkasından içeri daldım. Barut dumanı görüşü kısıtlıyordu, tam o sırada sol taraftan bir namlu parladı. “Sis, yat!” diye kükredi Karaca (Atilla). Aynı anda Karaca, havada asılı kalmış gibi bir çeviklikle üzerime siper oldu ve saldırganı saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Toz duman arasında bana dönüp o her zamanki haylaz ama koruyucu tavrıyla göz kırptı. “Savcım, bu herifin dosyasına ‘Karaca’ya bulaşma’ diye not düşeriz, olur mu?” “İşine bak Karaca!” dedim nefes nefese, bir yandan da ana bilgisayara doğru ilerliyordum. İçerisi tam bir cehennem alanına dönmüştü. Joker, odanın ortasında el bombasını havaya fırlatıp tutup düşmanla adeta dalga geçiyordu. “Beyler, bu parti biraz sönük geçmiyor mu? Biraz daha aksiyon!” diye bağırırken, üzerinden gelen mermilerden dans eder gibi kaçıyordu. Katran telsizden bağırdı: “Sis, belgeleri al! Diğerleri, çevre emniyeti! Kimse bu kapıdan canlı çıkmayacak!” Ana odada belgeleri çantama tıkıştırırken dışarıdan Radar’ın sakin sesi geldi: “Üç hedef kaçmaya çalışıyor, batı yönü… Üzgünüm beyler, kaçış yok.” Ardından gelen üç seri atış, dışarıdaki kaçışın sonlandığını anlatıyordu. Gördüğüm şey benı yanıltmıyorsa kı yanılmadım. İçeride, babamın davasına dair kilit bilgilere sahip olan bir şüpheli köşeye sıkıştırılmıştı. Ancak şüpheli, elindeki son el bombasını patlatmakla tehdit ediyordu. Tuğra, silahını indirmeden, soğukkanlı ama ölümcül bir tonla şüpheliye doğru bir adım attı. "Tuğra, dur!" diye bağırdım . Sesim deponun boş duvarlarında yankılandı. "Adamı canlı almamız lazım. Eğer üzerine gidersen pimi çeker, her şey havaya uçar!" "Canlı alacak zamanımız yok Serin!" diye adeta kükredi Tuğra, arkasına bile bakmadan. "Bu adam bir canlı bomba. Benim önceliğim senin dosyaların değil, timimin güvenliği. Eğer o pimi çekmeye yeltenirse, beynini duvara kazırım!" Tuğra’nın yanına kadar gelip kolunu tuttup"Bunu yapamazsın! O adam bizim tek tanığımız. Eğer onu öldürürsen adalet yerini bulmaz, sadece susturulmuş olur. Bu bir operasyon, infaz değil!" Tuğra aniden durdu ve bana doğru döndü. Gözleri öfkeden kor gibi yanıyordu. "Adalet mi? Serin, biz burada mahkeme salonunda değiliz. Burada hukuk kitapları değil, mermiler konuşuyor. Senin güvenli bölgede kalman gerekirken gelmiş bana taktik veriyorsun!" "Ben sana taktik vermiyorum, sana yasayı hatırlatıyorum Yüzbaşı!" parmağımı Tuğra’nın göğsündeki çelik yeleğe sertçe vurup"O tetiği çekersen, seni görevi kötüye kullanmaktan bizzat ben yargılarım. Anlıyor musun beni?" Tuğra üzerime yürüdü; aramızdaki o gerilim barut kokusunu bile bastırıyordu. "Yargıla beni o zaman Savcı Hanım! Ama önce şu adamın pimi bırakmasını sağlayacağım. Geri çekil!" "Geri çekilmiyorum! Ve çekilmeyeceğim Yüzbaşı !”Tuğra ile şüphelinin arasına, doğrudan namlunun önüne geçtim. Timin geri kalanı, nefeslerini tutmuş bu deliliği izliyordu. Miran telsizden fısıldadı: "Karaca, Savcı Hanım Yüzbaşı’ya meydan okuyor... Eğer Yüzbaşı ateş ederse, Savcıyı da vuracak." Tuğra, Serin’in bu hamlesiyle donup kaldı. Silahını yavaşça indirdi ama öfkesi dinmemişti. "Sen... Sen ne yaptığını sanıyorsun? Çekil oradan!" "Hayır," dedi Serin, sesi bu sefer mermer kadar soğuk ve sertti. "Benim üzerimden geçmeden o adamı vuramazsın. Şimdi izin ver, onunla ben konuşacağım. Hukukla halledemediğimizi sen silahla halledersin, ama önce bana bir şans vereceksin." Tuğra dişlerini sıktı, boynundaki damarlar şişmişti. Bir süre Serin’in kararlı gözlerine baktı. O an, Serin’in sadece bir savcı değil, bir savaşçı olduğunu ilk kez bu kadar net anladı. "İki dakikan var," dedi Tuğra, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi. "İki dakika içinde o pimi yere bırakmazsa, seni oradan zorla alırım. Ve inan bana Serin, o zaman kuralların hiçbir önemi kalmaz." Serin, Tuğra’nın yanından geçerken hafifçe omuz attı ve şüpheliye doğru ilerledi. Tuğra ise silahını hazırda tutarken mırıldandı: "ruhhastasısın sen... Tam bir ruh hastasısın." Dışarıda Ekin (Radar), dürbünün arkasından mırıldandı: "Komutanım, Savcı Hanım'ın bu inadı bizde olsaydı, sınırı Mars'a kadar çekmiştik.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE