"Evlenmek istemiyorum dedim! Anlamaz mısınız siz hiç laftan?"
Sesim avlunun taş duvarlarına çarpıp yankılanırken, içimde zapt edemediğim bir öfke fırtınası kopuyordu. Babam Asım Ağa kaşlarını çatmış, o sarsılmaz otoritesiyle üzerime geliyordu.
"Oğlum inat etme!" diye çıkıştı. "Ailemize bir erkek torun lazım. Evlenmen gerekiyor, bırak artık Berivan’ın yasını!"
Bu sözler beynimde yankılanırken kan beynime sıçradı. Elime geçen ilk vazoyu bütün gücümle avlunun ortasına fırlattım. Parçalanan porselenin sesi avluda çınlarken, konağın çalışanlarının bana korku içinde baktığını görebiliyordum. Umurumda değildi. Kalbime kor ateşler düşmüştü de bir Allah'ın kulu halimden anlamıyordu. Acım daha kanarken, benden istedikleri bu şeyi aklım almıyor, vicdanım kabul etmiyordu.
"Acıma bile saygınız yok sizin!" diye bağırdım sesimdeki hayal kırıklığını gizleme gereği duymadan. "İnsanlığınız öldü mü? Nerede o tüm Midyat’ın 'en merhametli ağası' dediği adam? Bu mu senin merhametin?"
Sözlerim üzerine babamın iyice gerildiğini, yüzünün renginin değiştiğini fark ettim. Tüm Mardin’in dilinde biz vardık, biliyordum. Önce abimi, sonra karımı kaybetmiştim. Berivan’ın adı 'kısır kadına' çıkınca en çok dalga geçilen o olmuştu belki ama kimse benim omuzlarımdaki yükü bilmiyordu. Davulun sesi herkese uzaktan hoş geliyordu.
"Ben çok mu mutluyum sanıyorsun oğlum?" dedi babam, sesi titreyerek. "Sana aşkından vazgeç demiyorum, sadece bir torun istiyorum, çok mu? Kahveye gitmeye utanıyorum artık! Herkes bana 'sen ne biçim ağasın, bir oğluna söz bile geçiremiyorsun' dedikleri halde ben sen üzülme, sen kırılma diye tüm lafları hep yuttum ama yeter artık. Berivan’ın kısır olması aşiretimize yeterince gölge düşürdü. Gelinimi ben de severdim, ölsün ister miydim? Kuma almış gibi düşüneceksin."
Kuma almak, kan davası uğruna can almak... Onlar için bunlar ne kadar da normaldi. Doğunun bu kafa ağrıtıcı, nefes kesici kanunlarından artık iğreniyordum. Buralardan nefret eder hale gelmiştim.
"Onları diyeni getir karşıma da kafasına sıkayım!" diye kükredim.
"Kafaya sıkmakla çözülüyorsa her şey, ben kendi kafama sıkayım da bu şeyleri duymayayım!" diye bağırdı babam en sonunda. Eli göğsüne doğru giderken nefes alışverişleri hızlanmıştı.
Daralan boğazımı rahatlatmak için takım elbisemin kravatını hırsla çekiştirdim. Şirketten daha yeni gelmiştim. Oradaki personel eksikliği, bitmek bilmeyen krizler yetmezmiş gibi kapıdan girer girmez kafamı sikmeye başlamışlardı.
Bir ileri bir geri hırsla turlarken, "Abim öldü diye niye her şeyin faturası bana kesiliyor baba?" diye hiddetle bağırmaya devam ettim. "Neden bu aileye bir erkek evlat getirmek zorundayım? Yeni gelecek olan kadının erkek doğuracağı ne malum?"
"Kendine gel Hazar!" diye gürledi babam. "Soyumuz için bu gerekli! Bak kuzenlerine, paşa gibi oğulları oldu, sende hala iş yoktur. 28 yaşına geldin, artık bir yerden başlaman gerekir!"
O sırada annem Zeliha, başındaki yazmasını düzeltip araya girdi. "Baban doğru söyler oğlum. Büyüklerin ne diyorsa yap."
Hışımla anneme döndüm. "Bana evlen dedin, senin istediğin kızla evlendim zaten. Daha derdin nedir ana?"
"Çürük yumurta seçmişim, ne yapayım?" dedi hiç gocunmadan. "Hadi inat etme de birini bulalım sana. Bak kaç tane kız bekliyor seninle evlenmeyi. Yakışıklısın, işin gücün yerinde, inat etme be oğul."
Damarıma basmaya, kanıma girmeye çalışıyordu ama Nuh diyor, peygamber demiyordum.
"Evlenmeyeceğim!" dedim sesimdeki tüm kararlılıkla. En azından bu kadar kısa süre içinde evlenmek istemiyordum. Daha yasım bitmemişti, bu neyin acelesiydi?
İşte tam o esnada oldu. Babam elini kalbine bastırıp aniden yere yığıldı.
Korumalar anında etrafını sararken, avluyu dolduran çığlıklarla birlikte öfkem yerini buz gibi bir dehşete bıraktı. "Baba!" diye bağırarak yanına diz çöktüm. Yüzünün kıpkırmızı olduğunu, nefes alamadığını görünce korkuyla nefesimi tuttum.
Kalp krizi geçiriyordu.
Onu apar topar kucaklayıp arabaya bindirirken dudaklarımdan sadece dualar dökülüyordu. Hepsi benim yüzümden olmuştu. Eğer ona bir şey olursa kendimi asla affetmezdim. Karımı kaybetmiştim, bir de babamı kaybedersem tamamen mahvolurdum.
Hastaneye vardığımızda onu hemen sedyeye alıp müdahale odasına soktular. Koridorda volta atarken annem durmadan ağlıyor, beni suçluyordu.
"Ne olurdu he deseydin? Bir inat uğruna babanı kaybetsek daha mı iyi olacak senin için?" diye kızıp durdu.
Sustum. Konuşacak, savunma yapacak tek bir zerrem kalmamıştı. Sadece kapıya bakıyor, iyi bir haber bekliyordum.
Nihayet doktorlar çıkıp durumunun stabil olduğunu, ani bir kalp spazmı geçirdiğini söylediklerinde omuzlarımdan koca bir dağ kalktı. Derin bir nefes alıp odaya girdim. Babam yorgun ve bitkin gözleriyle bana bakıyordu. O an anladım; o yenilmeden ben yenilmeliydim.
Sıkkın ve ağır bir nefes verdim.
"Tamam," dedim sesimdeki mağlubiyeti saklayamadan. "Evleneceğim. Ama benden sakın düzgün bir karı-koca ilişkisi beklemeyin! Sadece çocuk olsun diye uğraşacağım, o kadar. Eğer bundan da olmazsa sakın beni zorlamayacaksınız." Gözlerimi anneme çevirdim. "Buradaki ağaların kızlarından birini istemiyorum. Buluyorsanız da başka bir kız bulun, sessiz sakin olsun."
Bu sözlerim odadaki o ağır havayı bir anda dağıttı. Babamın yüzünde yorgun bir tebessüm belirirken, annem Zeliha'nın gözlerindeki yaşlar anında kurumuş, zihninde çoktan yeni gelin adaylarını elemeye başlamıştı bile.
Ben ise kendi ellerimle yeni bir cehenneme imza atmıştım.