Dudakları benimkileri emmeye başladığında elim saçlarının arasına gitti. Belim kavislendiğinde düşmemem için sardı. Birbirine sarmalanan bedenlerimiz ve bana baskı uygulayan sertliği fazlasıyla gerçekçiydi. Ona da hak veriyordum. Nihayetinde benimle öpüşmek kolay değildi. Elbette sertleşecekti.
"Kestik!" Yönetmenin bağırışıyla yavaşça ayrıldık. "Evvet harikaydınız Doğanay, Hülya!"
Setteydim. Hani şu çok ünlü entirika dizisi var ya orda dublörlük yapıyordum. Mahkumlar Sokağı. Yine çok ünlü bir oyuncuyla öpüşüyorduk. Dizi sahnesi için yani. Esas oyuncuyla sahneler çekilmişti ve son olarak da benimle tekrarlanıyordu. Az önce Doğanay'ın ufaklığıyla da tanışmıştım bu vesileyle. Size sapıkça gelebilir -ki ben sapığın tekiyim- ama itiraf etmeliyim ki küçücüktü. Normal boyutlarda olsa biraz daha hissederdim ama bunu hissetmek için baya yapışmak zorunda kalmıştık. Neyse. Adam bekar diye böyle rahat sapıklaşıyorum. Yoksa çok da şeyimde.
"Neyse arkadaşlar. Bugünlük bu kadar. Bölüm montaja gidecek. Harika iş çıkarttınız. Haftaya görüşmek üzere."
Yönetmen açıklamayı yaptıktan sonra Doğanay ile konuşarak uzaklaştı. Ben de kendi karavanıma doğru ilerledim. Esasen dublörlere kişisel karavan verilmiyordu. Ben çok uğraşmıştım bu karavan için. Yönetmenle de aram iyi olunca ayarlamıştık.
Yün balıkçı yaka bir kazak ve kot pantolon giyerek -gelirken çantamda getirmiştim- hazırlandım. Kabanımı ve botlarımı da giyindiğimde tamamdı. İyice serinlemişti havalar.
Nihayet eve gitmek için hazırdım. Karavanımdan çıktım. Kapısını kilitledim. Anahtarı çantama atarak yürümeye başladım. Yolda gördüğüm birkaç kişiyle karşıdan selamlaştık. O kadar sıradan bir günki sıkıntıdan bayılabilirim heran. Buz gibi hava teninde esip geçiyor, insanın tüm enerjisini sömürüyordu. Kış günlerinde dışarı çıkmaktan nefret ediyordum. Sabahın sekizinde sıcacık yatağımı bıratığımdan beri tıpkı şimdi olduğu gibi yollara düşmüştüm. Yetmezmiş gibi onlarca insanla ağız ağıza metrobüse binmiş, o da yetmezmiş gibi bir sürü dedikoduya, pis kokuya ve toplum içinde nasıl davranılacağını bilmeyen insan hareketine maruz kalmıştım. Dün ki öpüşmeden bahsetmiyorum. Keşke o kadarla sınırlı kalsa.
Metrobüsten indikten sonra bir de metroya binerek Kasımpaşa durağında indim ve yürümeye başladım. Üşüyordum. Çantamdan bir bere çıkartarak başıma taktım. Asmalı Mescit'e doğru yürümeye başladım. Bizim yazarın çalıştığı yayınevi bu mahalledeydi. Komşu sayılırdık. Yaa! Acaba bir uğrasam mı?
Adımlarımı yayın evinin bulunduğu sokağa çevirdim. İşte karşımdaydı. Zillerin üzerindeki yazıları okuyarak onların katını buldum. Birkaç saniye soğukta titredim. Açılan kapıyla içeri süzüldüm.
"Patron bizi çok yoruyor arkadaşlar bence zam isteyelim." Yukarından erkeklerin diyalog sesleri geliyordu. Fazlasıyla tanıdıktı.
"Kesinlikle haklısın Çetin." Benim kurbağanın editörü hangisi acaba? İtiraf etmeliyim ki kitabı okuduğum ilk andan beri yazarını merak ediyorum. Zihnimde defalarca canlandırsam da en büyük korkum hayallerimin yıkılması. Belki de beni heyecanlandıran o değil gizemiydi. Onu gördüğüm anda bütün büyü bozulacaktı -derken onu gördüm. Kapıda dikilmiş bana bakıyordu. İnce uzun bedeni dim dik dururken yüzü bir garipti. Şaşkın. Sanki beni beklemiyormuş gibiydi.
"Merhaba. Ben Editör Kemal Beyle görüşecektim." Kitabın editörü Kemal bey burada çalışıyordu. Mesaili çalışandı. Yazarı soracak değildim ya.
"İçeride," dedi önce ama bir süre kapının önünden ayrılmadı. Hala bir şeyleri idrak edememiş gibiydi. Adama karşı garip bir çekime girdim. Umarım kurbağa sensindir. Değilsen de siktir et kurbağayı.
Bakıştık. Bir dakika boyunca çekilmeyince gülümsedim. "Girebilir miyim?" adam tam bir şaşkın ördekti. Bundan kurbağa olmazdı ya da olabilirdi. Bilemedim şimdi ama çalıştığı yayın evinden kitap bastıracak hali yoktu ya. Onun yüzünden metrodaki adamları bile o sanıyordum.
Bakışları ağzıma kaydı. Sonra yaptığı ayıbı fark etmiş olacak ki özür dileyerek geri çekildi. Ben içeri girdiğimde hala arkamda dikiliyordu. Zeka özürlü olabilir miydi? Saçmalama Hülya öyle olsa yayınevinde editörlük mü yapar? Gerçi artık yayın evleri kitap basmak için ya da editör almak için nitelik aramıyordu. Popülarite ve getireceği kazanç, hatta az ücret alması daha ön plandaydı.
"Kemal bey?" Ortaya konuşarak ofisi taradım. İki kapı dışında boşluk bir alana atılmış masalardan ibaretti. Editörler burada çalışıyordu. Kapılardan birinin üzerinde wc yazıyordu. Diğer oda da patrona ait olmalıydı.
"Merhaba," diyen erkek sesine döndüm. Kemal ve bıyıkları merakla bana bakıyordu. Ondan taraf ilerleyerek karşısına dikildim. Bu sırada az önce kapıyı açan Çetin -zira odada iki erkek vardı ve biri de Kemal olduğuna göre Çetin diğeri oluyordu- toparlanmaya başlamıştı. Odada bir de kadın vardı. Sanki kabız olmuş gibi kendini sıkıyordu. Ya da tam tersi. Bildiğimiz ishal canım. Kızarmaya da başladı. Yazık.
"Ben gidiyorum, matbaya uğramam gerek," diyen Çetin çıkışa yöneldi. Kitap felan teslim edecek desem mail atabilir. Amaan neyse canım bana ne.
"Merhaba Kemal. Ben Hülya. Sizinle bir kitabın yazarı hakkında konuşmak istiyorum. Sizin editlediğiniz bir kitap." Adımı söylediğimde değişen yüz ifadesi garipti. Neler oluyor yaaaaa huuu!
"Tabi. Lütfen oturun şöyle. Bir şeyler içer misiniz?"
"Sıcak bir şeyler fena olmaz aslında. Dışarısı buz gibi." İçerisi sıcaktı ama kendimi titremekten alamamıştım.
"Kahveyi ben yaparım. Yemek saatim geldi zaten." Kadın ayaklandığında bakışlarım ona döndü. İncecik bedenine çok yakışan bordo deri bir etek ve yarasa kol diye tabir ettiğimiz beyaz bir bluz giyinmişti. Göğüs dekoltesi yoktu ancak bluz iri memelerini sıkıca sarmıştı. Silikon mu acaba? Genelde zayıf insanların ki küçük olur.
"Sağol Nazik'ciğim." Adı gibi nazik olan kadın salınarak mutfağa gitti. Hayran kalmıştım zarafetine. Orada birisi daha vardı ama göremeyeceğim bir konumdaydı. Boğaz temizleme sesiyle bakışlarım Kemal'e döndü. "Nazik editör arkadaşlarımızdan. Eşi Ergün de arkadaşımız."
Oha! Adam beni lezbiyen sandı. Bir de ufaktan sana bakmaz diye ayar veriyor. Gülmemek için dudaklarımı dişlerimin arasına aldım.
"Anladım. Ben zaten erkek tercih ediyorum. Yazara gelirsek, kitabın adı Satır İçi Şehvet. Yazarının numarasını alabiliyor muyum?"
Nazik'in getirdiği kahvelerimizi aldık. Bir yudum aldığımda sıcak içime işledi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde avuçları arasına aldığı kupayı izliyordu. Düşünüyor olmalıydı.
"Hak verirsiniz ki yazarlarımızın kişisel bilgilerini paylaşmıyoruz. Etik olmaz."
"Öyle tabi ama bir erkeğin numarasını bir kadına vermekten ne zarar gelir ki? Telefon sapıklığı yapacak değilim ya."
Güldü. Baya baya sırıtıyordu. Kurbağa sen değilsindir umarım. Seni öpmek işe yaramaz silkmek lazım bir şeye benzemen için.
"Şöyle yapalım." Orta yolu bulmaya çalışıyor gibiydi. "Ben kendisine bir sorayım. Eğer o da sizinle görüşmek isterse iletişime geçsin sizinle."
"Nasıl olacak o?"
"Numaranızı bırakın. Ben kendisine veririm. İstemezse de haberdar ederim sizi."
Bana mı yürüyordu? Yok gayet ciddiydi. Numaramı arkadaşına eminim verecekti. O an neden bilmiyorum ama emin oldum. Masanın üzerindeki kalemlerden ve notluktaki kağıtlardan birini alarak numaramı ve adımı yazdım.
"Teşekkür ederim. En yakın zamanda dönüş bekliyorum."
Ayağa kalkarak tokalaştım. Nazik de baş selamı verdiğinde karşılık verdim. Yayın evinden çıktığımdaysa soğuk hava umurumda bile değildi. Hissetmiyordum ki. Heyecanıma odaklanmış olan beynim beni kapsama alanı dışı bırakmıştı.
Nihayet Jurnal Sokağa girdiğimde zamana meydan okuyan evim bana göz kırptı. Koştur koştur girdim demir kapıdan içeri. Mermer merdivenleri tırmandım. Apartmanda yerleşik düzen sadece benim ve ev sahibimin evlerindeydi. Dört kat, sekiz daireden oluşuyordu ve daireler gecelik kiraya veriyordu. Ev sahibim hacıydı. Tek şıkkının bu cenabet apartmanda yaşamak olması onu huysuz bir adam yapıyordu. Nihayet oturduğum kata geldiğimde karşımda beliren ev sahibime çığlık attım. Elinde dikdörtgen bir kutu sallıyordu. Öfkeli yüzünde birkaç damar kabarmış, sinirden kıpkırmızı olmuştu. Derin derin soluyordu. Ayy ölmesin.
"Terbiyesiz kadın! Bıktım senin sorumsuz ahlaksız hallerinden. Sen ne yüzsüz kadınsın. Bu ne böyle! Eve getirdiğin adamlar yetmiyor bir de böyle ahlaksız şeyler mi sokuyorsun?"
Sevişeceğim adamları evime getirmem. Riskli. Sonrasında uğraşamam. İşim bitince pantolonumu giyip evime geliyorum. Ev sahibime göre bütün arkadaşlarımla yatıyorum zaten. Evime giren her erkek potansiyel seks partnerim.
Elindeki muhtemelen benim dün sipariş ettiğim dildo. KARGOMU AÇMIŞ!!!!
"Hem kargomu açtınız hem de yüzsüz yüzsüz konuşuyor musunuz? Umarım elinizi sürmemişsiniz! Paket açılmışsa eğer yemin ederim getirir size iade ederim."
Elindeki paketi kaptığım gibi evime yöneldim. Kapıyı suratına çarptığımda aralıktan görünen yüzü bir katilin cinnet anı gibiydi. Kapımı kilitlesem iyi olacak.
Mırıldandığım şarkıyla nihayet evime gelmiş olmanın sevincini yaşarken nihayet akşam rutinime geçebilirdim.