Bölüm 1

1335 Kelimeler
Çok güzel öpüşürüm. Laf olsun diye söylemiyorum. Mesleki deformasyon olsa gerek, öpüşmeyi bilmeyen bir erkekle ilişkiye giremiyorum. Dudaklarını kullanmayı bilmeyen adamın seksten anladığını düşünmüyorum.  Nereden mi çıktı bu?  Bir halk otobüsünde mahsur kalmış durumdayım. Sağımdaki yaşlı teyze sarımsak kokuyor, solumdaki bey kolunu kaldırmış tutacakları tutuyor ve iğrenç terli. Önümdeyse bir liseli çift yiyişmekte. Az sonra bayılabilirim. Ya da az sonra adamı haşlayabilirim. Liseli durmuyor tabi, Fransız öpücüğünü deniyor galiba. Toplum kuralları denen şey yeni nesilde hiç yok. Tabi öpüşen ben olmadığım için söylemiyorum. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca otobüsün ilk durakta durması için durdurma tuşuna basıyorum. Muhtemelen başka bir adı var ama şu an konumuz o değil. Yağan sağanaktan kaçmak için önce otobüs durağına ilerliyorum. Ardından nemlenen saçlarımı sırtıma atıyorum. Bal köpüğüne boyattığım saçlarım belime kadar salınıyor. Ekru gömleğim bedenime yapıştı ve altındaki sutyenimin hattı belli oluyor. Siyah tonlarındaki kumaş pantolonum yağmuru anlamadı neyse ki... Yaz yağmurundan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Hele de bu en hazırlıksız olduklarımdan ve aniden bastıranlardan. Sete yetişmem gerekiyor ama ben maalesef buralarda sürünüyorum.  Set demişken, azcık da mesleğimden bahsedeyim. Ben Hülya Koç. Şu an reyting rekorları kıran bir dizide dublörlük yapıyorum. Otobüslerde sürünmemden başrol olmadığımı anlamışsınızdır herhalde. Entirika, yalan, ihanet ne ararsan var. Kim şeyi kimin şeyinde belli değil. Ben de esas kızın dublörüyüm. Dublörlük dediysem, öyle aksiyon sahneleri beklemeyin. Dublörü olduğum oyuncu öpüşme ve sevişme sahnelerini kabul etmediği için o işler de bana kalıyor. Türkan Şoray’dan sonra adet oldu bu da. Demiştim çok iyi öpüşürüm diye...  Neyse efendim, konumuza dönelim. Sıkıntıyla bakınıyorum. Arkamda kalan bir kitap kafe görüyorum. Oraya mı gitsem? Harika fikir! Çantamı başımım üzerine koyarak kafeye koşuyorum. Kitapçı kafe karışımı bu yerde bir sürü kitap var. Yağmur dinene kadar da burada mahsur olduğuma göre bir kitap ve bir çay fena olmaz.  Rastgele bir kitap alarak cam önü bir masaya kuruluyorum. Set amirine mesaj atsam iyi olacak.  [Yağan sağanak nedeniyle sete geç kalacak gibiyim.]  Samimi durmadı değil mi? Herhangi bir hitapta da bulunmadım ama sorun olacağını zannetmem. Çayımı getiren garsona teşekkür ediyorum. Kitabı alacağım sıra mesaj geliyor. Set amiri w******p grubundan bildiri yapmış.  [Sağanak nedeniyle set iptal arkadaşlar. Yarın görüşmek üzere.] Altına dolan mesajlar ilgimi çekmediği için telefonumu bırakıyorum. Harika! Bütün günümü boş geçireceğim. Kurumuş olan saçlarımı ensemde toplayarak kitaba dönüyorum.  Satır İçi Şehvet. Yazar: öpülenkurbağa. Nickname kullanmış. Hımmm. Yazar adı da çok orjinal doğrusu. Ardını çeviriyorum. Kitapların arka kapakları her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Kitabını etkileyici bir yazıyla anlatabilen yazar içeriğinde de döktürmüştür bana göre. Kitap hakkında çok şey anlatan, hatta en çok şeyi anlatan yerdir burası.  Sen Ela, söyle bana esmer güzeli, teninden daha güzel, gözlerinden daha parlak ışık var mıdır? Tenin tenime bulanırken, şehvet doruklarında yaşanırken, adımı sayıklar mısın?  "Daha... daha... daha..." Daha ne? Merakla açıyorum kitabı. Yuh! Elli sekizinci baskı ne? Üç yüz elli bin adet satmış. Konusu ne acaba? Rast gele bir sayfayı açıyorum. Hayatımın nasıl değişeceğinden haberi olmayan gözlerim dolanıyor satırlarda... Dilini klitorisin üzerinde daire şeklinde hareket ettirip dişlerinin arasına aldı. Oha! Biranda kapatıyorum kapağı. Açar açmaz düştüğüm sayfaya bak! 'Satırlar İçi Şehvet' tabi ya! Kitabın arkasını çeviriyorum. En alta mini minnacık bırakılmış +18 ibaresini görünce -daha doğrusu pek gördüğüm söylenemez mikroskop falan lazım- anlıyorum. Kitap erotik. Hatta erotikten de öte seks konulu. 'Daha... daha... daha...' anladın mı şimdi Hülya?  Geçen yıl dizinin çekimleri için Roma'ya gitmiştik. Orada melez bir çocukla takılmıştım. İtiraf etmeliyim ki... Ay neyse itiraf etmeyeyim. Daha düşünürken ateş bastı be. Nedensizce aklıma gelen bu ayrıntı kasıklarımı sızlattı. Kitabın kapağını tekrar açtım. Çayımdan bir yudum aldım. Alt dudağımı dişlerimin arasına aldığımda, şehvet yüklü satırların büyüsüne kapılmaya başlamıştım.  Kama Sutra, seksin kanunlarının yazılı olduğu zevk kitabı. M.Ö 400. Yıllara kadar uzanan bu aşk oyunlarının günümüzde kullanan kaç kişi var? Kitabımızın bu bölümünde üzerine ekleme yaparak size pozisyonları ve partnerinizi mutlu etme yöntemlerini canlandırma yöntemimle anlatacağım. Anlattıklarımı hayal etmek, karakterlerin arasındaki hareketleri çözümlemek size kalmış. Mistik sevişme sanatı otuz altı pozisyondan oluşuyor ama en önemlisi partnerinizin en çok zevk aldığı bölgeleri keşfetmek. Partnerinizin en çok zevk aldığı yerleri diğer bölümlerde bulmuştuk zaten. Değil mi? O zaman zevkin doruklarına çıkma vakti. Uyarmadan geçmeyeyim, topluma açık yerlerde okumayın! Pozisyonları okurken bile boşalabilirsiniz.  Hadi bakalım! Bu kadar kodoman konuştuktan sonra güzel bir kitap bekliyorum. Kafenin ortasına boşalmak da istemem tabi ama hakkını verirsin umarım. Kitabın sayfalarını merakla çevirmeye başladım. Cidden merak etmiştim. Yazarak nasıl şey olunurdu ki? Kitabın satırları aktıkça cevabımı alıyorum. Bacak bacak üzerine atarak yerimden yaylanıyorum. Cidden evde mi okusaydım? Az sonra kafe sahibinin üzerine atlamam umarım.  "Dayanamıyorum." Dedi adam Ayy ben de dayanamıyorum diye bağırasım geldi be yazar! Yazarı kim acaba? Hayır düşünsene bu satırları yazan kısa boylu, tepesi kel, balkonlu bir kurbağa çıkıyormuş. Iyk! Neyse ben bol baklavalı bir şey hayal edeyim.  Onun izlemesi bile zevk veriyordu kadına. Daha fazla kıvranmam hoş görünmeyecek. Yavaşça çayımı bitiriyorum. Kitabın ve çayın parasını ödemek için toparlanıyorum. Titreyen bacaklarıma inat dik yürümeye çalışıyorum. Kitabı çantamın altına sakladığımı söylemiş miydim? Hayır kapağı gören bile yürüyüşümün sebebini anlayabilir. Sakin adımlarla kasaya varıyorum. Gözümde beliren sahneler hiç yardımcı olmuyor. Zar zor çıkarttığım cüzdanımdan iki yüzlük banknotu alıp veriyorum. Para üstünü nasıl aldım, kafeden nasıl çıktım bilmiyorum. Taksiye mi binsem? Hayır yürüsem daha iyi. Serin hava biraz toparlar en azından.  Seri adımlarla ilerliyorum. Yolda gördüğüm bir büfeden kendime ekmek arası alıyorum ve yolda yiyorum. Önümde kocaman boş bir gün ve okunması gereken fevkalade bir kitap var. Ve galiba küvetimi buzlu suyla doldurup okumak benim için daha sağlıklı olacak.. Beyoğlu... ahh İstanbul. İstanbul yeni gelin, esen meltem onun nazıydı. Tatlı tatlı salınıyor, tenini okşarken cilveleniyordu. Tarihi belki de bin dokuz yüzlerin ortalarına kadar dayanan bir apartmanda yaşıyordum. Eski olmasına rağmen yapılan bakım sayesinde bebek mavisi rengiyle, göz dolduruyordu. Zemin katı gençlerin takıldığı klas bir bar olarak kullanıyordu ve apartmanın içinden bara bir geçiş vardı. Demir kapıdan içeri girerken, işlemelerinde gezindi parmaklarım. Bir demiş işçisinin emekleriydi.  Mermerle kaplı girişe basan ayaklarım tok bir ses çıkarttı. Öyle enfes bir görüntüydü ki, her geldiğimde beğeni ile izlemekten kendimi alamıyordum. Eski, demir parmaklıklarla çevrili asansör kilitli duruyordu. Sanki dekor amaçlı koyulmuş bir tablo, bir vazo gibi...  Evimin beyaz renkli ahşap kapısını açarak içeri girdim. Penceremden yansıyan yağmurlu havaya inat evim sıcacıktı.  İlk işim çişe gitmek oldu. Dışarıda yapamadığım için eve kadar tutmak zorunda kalıyordum. Çay içip üstüne de üşüyünce çişim gelmişti. Boncuklu kapı perdesinin şıngır şıngır sesi eşliğinde sağ taraftaki banyo ve tuvalete giden dar koridora girdim. Karşıda el yıkamak için bir lavabo vardı. Önde banyo, arkada tuvalet vardı. Kimse oturmamasına rağmen klozetin kapağına ve oturma bölümüne dezenfektan sıktım. Rahatça oturabilirdim.  İşimi gördükten sonra soyunarak banyoya girdim. Yağmurdan ıslanmıştım ve hasta olmak istemezdim. Banyoda saçlarımı taramış ve kurutmuşum. Çıkınca tepeme bir topuz yaptım. Beni dışarıda topuzlu, at kuyruklu ya da saçlarımın hepsi arkaya atılı şekilde göremezsiniz. Kepçe kulaklı her kız gibi bunu saçlarımla kamufle ediyorum.  Banyo ve tuvalete giden koridorun karşısı mutfaktı. Oraya giderek bir bardak kırmızı şarap doldurdum kendime. Şişeyi ve kendim için hazırladığım peynir tabağını da alarak, camla kaplı duvarıma ilerledim. Camla kaplı dediysem öyle lüks modern bir şey hayal etmeyin, tahta çerçeveli camlardan bahsediyorum. Şarabımdan bir yudum içerek kitabı aldım elime.  Yatak odam mutfağın yanındaydı. Ondan yatmaya gidince bahsederim. Oturma odamda camın önünde üçlü ekru renkli bir kanepe mevcuttu. Zaten başka da bir kanepem yok. Sol tarafında kalan kısımda demir iskeletli bir kitaplık -içi film, obje ve birkaç kitapla dekore edilmiş- iki yanında büyük süs bitkileri, karşımda bir büyük ekran tv ve etrafında özlediğim güzel ailemin resimleri... Hızla yerimden kalkıyorum ve televizyondan seksi notalı, adamın içimi gıdıklayan sesiyle kulaklarımı bile azdıracak bir müzik açıyorum. Fısıldayarak söylenen sözleriyle nemi arşa çıkartacak bir müzik... Şehvet dolu kitabımın kapağını aralayarak ıslak dakikalara ilk adımı atıyorum. Satırlar arasındaki şehveti gördükçe kendimden geçtiğimi söylemeden edemeyeceğim. Kendini tatmin etmeyi bilen bir kadın olarak -ki bundan asla utanmamışımdır- beni bile yaktı kavurdu yanık kurbağa! Müzik, tutkulu çiftin yaptıkları ve benim zaten yükseklerden düşmeyen libidom harika bir öğleden sonra yaşatıyor. Bir süredir erkek arkadaşım yoktu ve bir kitabın ihtiyacımı gidereceği aklıma gelmezdi. Deniz tüm ihtişamıyla göğe yükselirken hışımla yere iniyor! Bedenim gelen rahatlamanın etkisiyle kanepeye çekiliyor. Sular biranda duruluyor ve orgazm olmanın verdiği rahatlama beni bir girdap gibi içine çekiyor... Ve anlıyorum ki, insanı en iyi kendisi becerirmiş..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE