Eylül 'ün anlatımıyla devam
Masamın başında biyoloji notlarıyla boğuşurken aniden çalan kapı zili, sessizliği böldü.
Yerimden fırladım. Kalbim ağzımda, babam uyanacak da o mahmurlukla söylenecek diye ödüm koparak kapıya koştum. Zinciri hızla çekip kapıyı araladığımda karşımda kanlı canlı, enerjisi kapı eşiğinden içeri taşan Gizem duruyordu.
"Gel canım, gel geç içeri," dedim nefes nefese.
Gizem, sanki dünyanın en gizli operasyonunu yürütüyormuşuz gibi fısıltıyla, "Naber Eylül? Azıcık sohbet ederiz diye damladım, müsait misin?" dedi.
Gözleri her zamanki gibi ışıl ışıldı, sanki az önce kapıda beklerken piyangodan ikramiye kazanmış gibi bir hali vardı.
"İyi yaptın, geç hadi. Babam salonda, biliyorsun durumları..."
Hızla koridoru geçip benim odama sığındık. Burası aslında gündüzleri evin ikinci oturma odasıydı, karşılıklı iki eski çekyat, köşede benim her yeri kitap dolu çalışma masam...
Gündüzleri misafir ağırlanan bu oda, gece olunca çekyatın açılmasıyla benim, yatak odama dönüşürdü.
Gizem, her zamanki gibi sokağa bakan taraftaki çekyata adeta kendini fırlattı. Daha oturur oturmaz ellerini çenesinin altında birleştirip bakışlarını cama dikti. Birkaç saniye geçmeden o meşhur, ciğerinden kopup gelen iç çekiş sesini duydum.
"Ayyy... Eylül, bak yine gelmiş. Köşede takılıyor her zamanki gibi," dedi, sesi titreyerek.
Yanına oturdum. Perdenin kenarından dışarı baktım. Ali, mahallenin yeni sakini, sokağın köşesinde öylece duruyordu. Üzerindeki salaş hırkasıyla sanki oraya ait değilmiş ama oradan ayrılmaya da niyeti yokmuş gibi bir havası vardı.
"Gizem," dedim, sesimdeki merakı gizleyemeyerek. "Sahi, seninle bu Ali arasında gerçekten bir şey var mı? Hep 'Alim, Alim' diye sayıklıyorsun ama daha konuştuğunuzu bile görmedim. Çocuk mahalleye geleli şurada ne kadar oldu ki?"
Gizem, bakışlarını bir an bile yoldan ayırmadan omuzlarını düşürdü.
Omuzlarındaki o ani çöküş, içindeki kırgınlığı ele veriyordu. "Ah be Eylül... Nerede bende o şans? Ali'nin bana baktığı, beni fark ettiği bile yok. Ben burada kendi kendime gelin güvey oluyorum işte."
Gözlerindeki o duru üzüntüyü görünce içim cız etti. Elini tuttum, parmaklarını hafifçe sıktım. "Öyle deme canım. Sen çok güzel bir kızsın, eminim seni fark edecektir. Sadece biraz zaman lazım, hem belki o da çekiniyordur."
"Sağ ol canım ya, moral depomsun resmen," dedi ve birden silkinip kendine geldi.
Yüzündeki o hüzün bulutunu eliyle dağıtır gibi yaptı. "Neyse, benim aşk acımla vaktini öldürmeyelim. Sen asıl kendinden haber ver. Sınava şurada ne kaldı? Hazır mısın o büyük güne?"
Derin bir nefes aldım. Masamdaki test kitaplarına bakmak bile mideme kramplar girmesine yetiyordu. "Korkuyorum Gizem. Gerçekten çok korkuyorum. Ya kazanamazsam? Ya bunca emek boşa giderse?"
Gizem yerinde dikleşti, kaşlarını "saçmalama" der gibi çattı. "Korkma kızım! Böyle yaparsan baştan kaybedersin. Sen gördüğüm en zeki kızsın. Ben eminim, ileride çok ünlü bir cerrah olacaksın. Hatta bak, şimdiden söylüyorum, sen estetik cerrah olmalısın!"
"Nedenmiş o?" dedim gülerek.
"E daha ne olsun? Gelir burnumu yaparsın bedavaya!" dedi ve eliyle burnunun ucunu yukarı kaldırıp öpücük attı.
Onun bu çocuksu neşesi, odadaki o ağır havayı dağıtıvermişti. Gerçekten çok güzel bir kızdı, fındık gibi burnu, gencecik yüzüyle estetiğe hiç ihtiyacı yoktu aslında. Bilerek yüzüme sert, ciddi bir ifade takındım.
"Saçmalama Gizem! Estetik cerrah olsam bile senin o fındık burnuna dokunmam. Orijinal kalsın o."
"Ayy, gerçekten fındık gibi mi diyorsun kız?" diye kıkırdadı. Ama gülüşü uzun sürmedi.
Başını tekrar yavaşça cama doğru çevirdi. Sokaktaki o sessiz figüre, Ali’ye baktı ve odanın içine sığmayan o derin iç çekişlerinden birini daha bıraktı.
İnsan bazen o kadar çok şey söylemek isterdi ki, ama sadece bir pencere camının arkasından dünyayı izlemekle yetinirdi. Gizem de o an tam olarak bunu yapıyordu.
hayalleriyle gerçekler arasındaki o ince cam bölmede asılı kalmıştı.
"Hadi ama Gizem, kalk şu camın önünden," dedim koluna hafifçe dokunarak. "Çocuğu izleye izleye bitireceksin. Birazdan çocuk eriyip gidecek senin bakışlarından."
Yavaşça bana döndü, gözleri hafif buğulanmıştı ama dudaklarında o meşhur yarım yamalak gülümsemesi vardı. "Eylül, sence gerçekten fark eder mi? Yani, ben burada onun için bu camın önüne kurulduğumu bilse, bir kere olsun başını kaldırıp bakar mı?"
"Bakar tabii," dedim, aslında içten içe ben de emin değildim ama arkadaşımın bu kadar çaresiz görünmesine dayanamıyordum. "Ama sen böyle içeriden gizli gizli bakarsan ancak camdaki yansımanı görür. Biraz cesur olman lazım."
Gizem tekrar camdan dışarı kaydırdı gözlerini. "Cesaret bende ne gezer kızım? Adam mahalleye yeni geldi ama sanki hep buradaymış gibi bir havası var. Karizmatik, sessiz... Tam benim imkansızım işte."
O sırada yan taraftaki salondan babamın hafif horultusu duyuldu. İkimiz de aynı anda birbirimize bakıp kıkırdadık, ama biz yine de sesimizi biraz daha alçalttık.
Sohbetimiz koyulaştıkça zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Gizem bir ara tekrar cama yaklaştı, dışarıya baktı ve bu sefer yüzünde kocaman bir gülümseme açtı.
"Eylül! Bakıyor! Vallahi bu tarafa bakıyor!"
Hızla yanına gittim, tülün arkasına gizlenerek dışarı baktık. Ali, sokağın köşesinde durmuş, başını bir anlığına bizim binaya doğru kaldırmıştı. Tesadüf müydü yoksa gerçekten hissetmiş miydi bilmiyorum ama Gizem’in o anki heyecanı, sanki kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpması her şeye değerdi.
"Bak, gördün mü?" dedim fısıltıyla. "Belki de o da seni fark etmenin bir yolunu arıyordur."
Gizem elleriyle yanaklarını yelpazeledi. "Ay çok sıcak oldu burası, ben en iyisi bir su içeyim."
Gizem’in mutfağa giderken bende peşinden gittim. Heyecanla, elleri titreyerek su bardağına uzanırken ben de hemen peşinden mutfağa daldım.
Yüzündeki o kızarmış halini görünce kendimi tutamadım, tezgaha yaslanıp ona takılmaya başladım.
"Kızım, dur bir sakinleş! Sadece kafasını kaldırıp o tarafa baktı diye bu kadar heyecan yaptın," dedim, sesimdeki muzip tonu gizlemeyerek. "Bir de karşısına çıksan, iki kelime etmeye kalksan herhalde orada bayılır kalırsın. Rezil olursun çocuğa, demedi deme!"
Gizem bardağı dudaklarına götürürken bana ters bir bakış attı ama gözlerinin içi gülüyordu. "Gülme Eylül ya, insanın kalbi ağzında atınca mantık falan kalmıyor. Sen de bir aşık ol da gör bakayım o kitaplardaki cerrah soğukkanlılığı kalıyor mu?"
Tam ona cevap verecekken kapının zili bir kez daha çaldı. İkimiz de aynı anda duraksadık, göz göze geldik. Başka kim olabilirdi ki?
"Kesin Elif," dedik aynı anda.
Koşarak kapıya gittim, zinciri hızla kurtarıp açtım. Karşımda Elif, yüzünden belli olan bir yorgunluk ile saçları tepesinde darmadağın toplanmış bir halde duruyordu. Yüzünde tatlı, hafiften sitemkar bir kızgınlık vardı.
"Aşk olsun ya! Bir araya gelmişsiniz, kaynatıyorsunuz ama beni çağırmak yok!" dedi, daha içeri girmeden söylenmeye başlayarak.
"Gel canım gel, Gizem de yeni geldi aslında, daha ısınamadık bile," diye savunmaya geçtim ama yalanım uzun sürmedi.
Elif içeri dalıpı kaşlarını kaldırdı. "Ne yenisi kızım? İki saattir burada! Annem sağ olsun bugün yine temizlik krizine girdi, camları silerken gördüm Gizem’in size geldiğini."
Gizem o sırada mutfak kapısının pervazına yaslanmış, elindeki boş bardağı sallayarak bize bakıyordu. "Aman ne ağladın be Elif! Geldim kapınıza kadar, tam zile basacaktım ki içeriden annen 'Şurayı da sil, burayı da çitile' diye bağırıyordu. Kıyamadım sana, kadın seni temizliğe hapsetmişken ben gelip dışarı mı çıkarsaydım? Kızma boşuna, kalbim seninleydi."
Elif derin bir iç çekip yanımıza oturdu, ellerini havaya açtı. "Ah o annem ah! Temizlik hastası kadın, yemin ederim. Beni bir gün deterjan imalatı yapan biriyle evlendirecek diye ödüm kopuyor. Çeyizime çamaşır suyu koyarsa şaşırmayın."
Biz bu haline kahkahalarla gülerken, yan odadan o tanıdık, yorgun ses yükseldi. Babam uyanmıştı.
"Hoş geldiniz kızlar"
Gülüşmelerimiz bıçak gibi kesildi ama bu korkudan değil, ona olan hürmetimizdendi.
Kızlar hemen toparlanıp kapı eşiğine yöneldiler. "Hoş bulduk Kemal Amca, uyandırdık seni galiba, kusura bakma ne olur," dediler mahcup bir sesle.
Babam, her zamanki babacan tavrıyla, "Yok kızım, estağfurullah... Zaten vakti gelmişti. Nasılsınız bakalım?" dedi. Sesi her zamankinden biraz daha kısık, biraz daha takatsiz geliyordu kulağıma.
"İyiyiz Kemal Amca, çok şükür. Sen nasılsın, nasıl hissediyorsun?" diye sordu Elif.
Babam, yatağın içindeki o hareket edemeyen bedenini, güçsüz ellerini hafifçe hareket ettirerek işaret etti. Acı bir tebessüm kondu dudaklarına. "Halim ortada kızım... Şükür bugünümüze ama yorgun işte, hep yorgun..."
O sesindeki o gizli hüzün, o kabullenmişlik içimde bir yerleri sızlattı. Daha fazla dayanamadım, yanına gidip boynuna sarıldım.
"Babam..." dedim fısıltıyla. Onun o kendine has, ilaç ve kolonya karışımı kokusunu içime çektim.
Kızlar bu duygusal anımızı sessizce izlediler. Odadaki neşe, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Benim hayatım, aslında şu küçük odanın içindeki o koca çınardı. Annem ve babam... Benim hem en büyük şansımdı onlar hem de en derin yaram.
Babamın elini öpüp. "Hadi siz geçin içeri, ben babama bir su vereyim, sonra yanınıza gelirim," dedim.
Kızlar anlayışla başlarını sallayıp odaya dönerken, ben babamın gözlerindeki o mahzun ifadeye bakıp kendi kendime söz verdim, Bu evdeki bu kederi bitirecektim. Ne pahasına olursa olsun.
Eylül’ün Anlatımıyla devam
Odaya girdiğimde Gizem camın önünde durmuştu. İnce tül perdeyi iki parmağıyla aralamış, sokağa bakıyordu. Elif çekyatin üzerine bağdaş kurmuş, hararetle bir şeyler anlatıyordu. Gizem başını sallıyor ama aklı başka yerde gibiydi.
Kapıyı kapatıp içeri doğru yürüdüm.
“Yeter artık Gizem,” dedim, ellerimi belime koyarak. “Cidden yedin bitirdin çocuğu.”
Elif hemen atıldı. “Ay vallahi! Çocuk iki laf etti diye kız kafasında evlilik planı kurdu.”
Gizem bir anda arkasını döndü. Gözleri parlıyordu. “Abartmayın ya! Sadece heyecanlandım.”
Elif kollarını iki yana açtı. “Heyecanlandım diyor bir de!. Benim arkadaş olma işimden nereye geldi.!
Ben yatağın kenarına oturdum. “Durun bakalım, ne arkadaşı?”
Elif yüzünü bana çevirdi, dudaklarını büzdü. “Murat bana haber yollamış. ‘Arkadaş olmak istiyorum’ diye.”
Bir an sessizlik oldu. Gizem bir çığlık attı.
“ Ay kabul et! Ne olur kabul et! Murat’la Ali zaten arkadaş. Sen kabul edersen ben de Ali’ye bir adım yaklaşırım.”
Elif şaşkın gözlerle bize baktı. “Siz iyi misiniz ya?”
Ben de en az onun kadar şaşkındım. “Bir dakika… Ali ve Murat yakın mı? Çocuk mahalleye yeni geldi. Nasıl bu kadar samimi oldular?”
Elif sanki büyük bir sır açıklıyormuş gibi eğildi. “Kuzenler canım. Teyze çocukları. O yüzden birlikte takılıyorlar.”
“Ha…” dedim. İçimde garip bir his belirdi ama belli etmedim.
Gizem çekyatin üzerine atladı, yüzüstü uzandı.
“Ay ama Murat çok düzgün çocuk ya. Bakışı falan… Bir de Ali…” İç çekti. “İnsan nasıl uzak durayım?”
Elif yastığı kapıp Gizem’e fırlattı. “Uzak durursun işte! Aklınla hareket edersin.”
Ben onları izlerken içimde hem gülme isteği hem de bir huzursuzluk vardı. Mahalleye yeni gelen çocuk, bir de adı sürekli fısıltıyla anılan biri daha…
Gizem birden doğruldu. “Bu arada duydunuz mu? Paşalı çıkıyormuş.”
“Paşalı kim?” dedim.
Elif bana döndü. “Halime teyzenin torunu. Beş yıl önce hapse girmişti.”
“Niye?”
Gizem gözlerini büyüttü. “Kavgaya karışmış. Adam yaralamış.”
Bir an odanın havası değişti sanki.
“Ciddi misiniz?” dedim.
Elif başını salladı. “Yakında çıkacakmış.”
İçimdeki huzursuzluk büyüdü. “Kızlar… Murat ve Ali bu adamla yakınsa bence dikkat edin.”
Gizem tekrar cama döndü. Sokaktan geçen birini izler gibi yaptı ama yüzünde bambaşka bir ifade vardı. “Ama baksana… Nasıl yakışıklı ya. İnsan böyle birine nasıl mesafe koysun?”
Elif , “Sen akıllanmazsın.” dedi.
Ben gülümsedim ama içimde bir sıkışma vardı. Buraya geleli iki yıl olmuştu. İlk geldiğimiz günleri hatırladım. Evimizin kapısı kapanırken annemin titreyen ellerini, babamın hastane odasındaki sessizliğini… O kazadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Babam hayattaydı, buna her gün şükrediyordum ama düzenimiz dağılmıştı. Okulum, arkadaşlarım, alıştığım sokaklar… Hepsi geride kalmıştı.
Bu mahallede tutunduğum ilk şey Gizem ve Elif olmuştu. Deli dolu halleri, gereksiz kahkahaları, abartılı hayalleri… Onlarla birlikteyken kafam dağılıyordu.
Gizem yanıma geldi, omzuma yaslandı. “Eylül, sen niye bu kadar ciddisin?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Sadece… dikkatli olmak lazım.”
Elif başını salladı. “Eylül haklı. Mahalle küçük. Herkes herkesi tanıyor. Adı çıkmış biriyle yan yana görünmek bile mesele.”
Gizem dudaklarını büzdü. “Tamam ya. Abartmayın. Sadece bakıyoruz.”
Hepimiz güldük.
Bir süre daha konuştuk. Murat’ın mesajı, Ali’nin bakışları, Paşalı’nın çıkışı… Laf lafı açtı. Saatin nasıl geçtiğini anlamadım.
Akşamüstü kızlar kalktı. Kapının önünde vedalaştık. Gizem beni sararken kulağıma fısıldadı. “Sen yine de Elif’e gaz ver. Murat’ı kaçırmasın.”
“Saçmalama,” dedim ama gülümsedim.
Kapıyı kapattığımda ev bir anda sessizleşti. İçimdeki boşluk yine kendini gösterdi. Mutfağa geçtim. Dolabı açtım, ne varsa çıkardım. Annem yorgun gelecekti. En azından yemek hazır olsun istedim.
Tencerenin altını açarken babam geldi aklıma. Eskiden mutfağa girdiğimde “Prensesim aşçı olmuş” diye takılırdı. Şimdi konuşurken bile nefes nefese kalıyordu.
Yemek pişerken sofrayı hazırladım. Tabakları dizerken içimden “Biz güçlüyüz” diye geçirdim. Annem için güçlü olmalıydım.
Kapı açıldığında saat epey ilerlemişti. Annem içeri girdi. Omuzları düşüktü. Çantasını sandalyeye bıraktı.
“Anne,” dedim, mutfaktan seslenerek. “Gel, yemek hazır.”
Şaşkınlıkla bana baktı. “Kızım, sen mi yaptın?”
Başımı salladım. “Evet.”
Elini yanağıma koydu. “Uğraşmasaydın. Ben yapardım.”
“Anne,” dedim, hafifçe sitem ederek. “Bunu kaç kere konuştuk? Sen zaten yoruluyorsun.”
Bir an sustu. Gözleri dolacak gibi oldu ama toparladı. “Tamam. Haklısın.”
Masaya oturduk. Annem ilk lokmayı alırken yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “Güzel olmuş.”
“Gerçekten mi?” diye sordum, çocuk gibi.
“Gerçekten.”
Bir süre sessizce yedik. Sonra dayanamadım.
“Nasıl geçti?
Annem çatalı bıraktı. “Yorucu.”
“Halime Hanım çok mu yordu?”
Omuzlarını silkti. “Bu hafta her gün gideceğim. Pazartesi torunu geliyormuş. Ev kalabalık olacakmış. Yemek, dağıtım, misafir…”
“Eeee .”
“Aldı zaten. Bana da ‘yanına birini bul’ dedi.”
Bir an durdum. İçimden bir şey kıkırdadı sanki.
“Ben gelirim,” dedim.
Annem kaşlarını çattı. “Olmaz.”
“Niye?”
“Seni el kapısına götürmem.”
Ses tonu sertti ama altında korku vardı.
“Anne,” dedim, gözlerinin içine bakarak. “El kapısı değil. Çalışacağız. Alın teriyle. Ne var bunda?”
Başını iki yana salladı. “İstemem.”
“Niye istemiyorsun? Utanacak bir şey mi yapıyoruz?”
“Hayır ama…”
Sözünü kestim. “Ben de bu evin evladıyım. Sorumluluğum var.”
Annem sustu. Gözleri doldu. “Kızım, sen okuyacaksın. Güzel bir hayatın olacak. Benim gibi oradan oraya koşturmayacaksın.”
Elini tuttum. “Okuyacağım. Ama şimdi sana destek olacağım.”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda başını yavaşça salladı.
“Pazartesi erken kalkarız,” dedi.
İçimde garip bir heyecan belirdi. Sanki bir karar verdim ve geri dönüşü yoktu.
O gece yatağıma uzandığımda tavana baktım. Kızların söyledikleri, Paşalı’nın adı, Murat’ın mesajı, annemin yorgun yüzü… Hepsi birbirine karıştı.
Kendi kendime “Her şey yolunda gidecek” diye fısıldadım.
Ama içimde bir yer huzursuzdu.
Pazartesi sabahı erkenden kalktık. Annemle birlikte evden çıktık. Mahalle henüz sessizdi. Ilık hava yüzümü keserken içimde tuhaf bir gerilim vardı.
Halime Hanım’ın evi büyük ve kalabalıktı. Kapıyı açtığında annemi görünce memnun oldu.
“Hoş geldin,” dedi. Sonra beni fark etti. “Bu da kızın mı?”
Annem bir an tereddüt etti ama sonra başını salladı.
“Yardım edecek,” dedi.
Halime Hanım beni baştan aşağı süzdü. “İyi. Genç el lazım.”
İçeri girdim. Evde telaş vardı. Halime hanım heyecanla etrafındaki insanlara bir şeyler anlatıyordu sürekli. Mutlu olduğu her halinden belli oluyordu. Mutfakta tencereler kaynıyor, salonda sandalyeler diziliyordu. Ben önlüğü takarken kalbim hızlı atıyordu.
Bir yandan çalışıyor, bir yandan etrafı izliyordum. İnsanlar gelip gidiyor, bir isim sürekli fısıldanıyordu.
“Paşalı bugün geliyor.”
“Beş yıl sonra…”
“Çok değişmiştir.”
Elim titredi. Kaşığı düşürdüm. Eğilip aldım.
Annem yanaştı. “İyi misin?”
“İyiyim,” dedim.
Ama değildim.
Kapı bir anda açıldı. Evdeki sesler kesildi. Ayak sesleri ağır ağır içeri girdi.
Başımı kaldırdım.
İçeri giren adamı ilk kez görüyordum ama herkesin neden adını fısıldadığını anladım.
Sert bir yüz, keskin bakışlar… Üzerinde sade bir kıyafet vardı ama duruşu bile farklıydı.
Halime Hanım gözleri dolarak sarıldı. “Hoş geldin oğlum.”
O an gözleri bir anlığına bana kaydı.
Nefesim kesildi.
Bakışlarını üzerimde bir saniye fazla tuttu. Sanki bir şey arar gibi baktı. Sonra başka tarafa çevirdi.
Kalbim göğsüme sığmıyordu.
İçimden “Sakin ol” dedim.
Ama o an, bilmediğim bir şey vardı.
Hayatımın yönü değişiyordu.
Ben sadece anneme yardım etmek için oradaydım.
O ise beş yılın ardından geri dönmüştü.
Ve yollarımız kesişmişti.
O gün attığım adımın beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum.
Sadece içimde büyüyen o tuhaf hissi bastırmaya çalışıyordum.
Kader sessizce yapacağını yapıyordu.